Kütüphanedeki hava bir anda buz kesti. Lera, elindeki eski günlükle kapıda donakalmış, Julian’ın yüzündeki o korkunç ama bir o kadar da büyüleyici değişime bakıyordu. Adrian ise Julian'ın arkasında, hem onun güven veren gölgesinde saklanıyor hem de az önce öğrendiği gerçeğin ağırlığıyla nefes almaya çalışıyordu.
Julian, Lera’nın korku dolu nefes alışlarını duyabiliyordu. İçindeki vampir dürtüleri, sırrını öğrenen bu insanı susturmasını söylüyordu ama o, Stefan gibi merhametli kalmayı seçmişti. Adrian'a zarar gelmesini ya da onun gözünde bir canavara dönüşmeyi asla istemiyordu.
Vampir Dürtüsü
Julian, Adrian’ın önünden çekilmeden, Lera’ya doğru çok yavaş ve sakin adımlarla yürümeye başladı. Yüzündeki o mor damarlar ve vahşi parıltı yavaşça kayboldu; yerine yine o 'insansı', hüzünlü maskesi geri geldi.
"Lera," dedi Julian, sesi o kadar kadife ve hipnotize ediciydi ki, Lera istemsizce gerilemeyi bıraktı. "Buraya gelmemeliydin."
Lera titreyen sesiyle Adrian'a bağırmaya çalıştı: "Adrian, ona yaklaşma! O bir..."
Aniden Julian, Lera'nın tam önünde belirdi. O kadar hızlıydı ki, odadaki mumlar bile rüzgarından sönecek gibi oldu. Lera’nın gözlerinin içine, buzul mavisi derinlikleriyle kilitlendi. Lera’nın bakışları bir anda bulandı, sanki bilinci bir sis bulutunun arkasına saklanmıştı.
Julian fısıldadı: "Bu eve hiç gelmedin Lera. Günlükte hiçbir şey bulamadın. Adrian’ı şenlikte kaybettin ve eve tek başına döndün. Şimdi arabana binecek ve güvenle evine gideceksin."
Lera, sanki bir rüyadaymış gibi başını salladı. Elindeki günlüğü yavaşça yere bıraktı, arkasını döndü ve robotik adımlarla malikaneden çıkıp gitti.
Geride Kalan Karanlık
Kapı kapandığında Julian omuzlarını düşürdü, sırtı Adrian’a dönüktü. Bir insanı, üstelik Adrian'ın en yakın arkadaşını bu şekilde yönlendirmek canını yakmıştı.
"Ona ne yaptın?" diye sordu Adrian, sesi titriyordu ama içinde bir nefret yoktu.
Julian arkasını döndü, buzul mavisi gözlerinde derin bir keder vardı. "Onu korudum Adrian. Seni korudum. Bu sır bir insanın taşıyabileceği bir şey değil. O artık hiçbir şey hatırlamıyor."
Adrian yerdeki günlüğe, sonra da duvardaki o 1860 yılına ait tabloya baktı. Julian’ın 160 yıldır bu yalnızlıkla nasıl yaşadığını şimdi çok daha iyi anlıyordu. Adımlarını hızlandırdı ve Julian’ın yanına gidip ona sarıldı. Julian, onun bu ani şefkati karşısında şaşırsa da, kollarını Adrian’ın beline doladı. Bir mermer kadar soğuktu ama Adrian için şu an dünyanın en güvenli yeriydi.
Tam o sırada, malikanenin dışından acı bir fren sesi ve ardından bir uluma yükseldi. Bu, kasabanın sıradan kurtlarına ait bir ses değildi. Julian aniden Adrian’dan ayrıldı, bakışları pencerelere döndü ve kehribar rengi bir parıltı gözlerinde çaktı.
"Geldiler," diye fısıldadı Julian. "Geçmişimin diğer hayaletleri... bizi buldu.