Malikanenin kütüphanesindeki şömine, çıtırtılarla sönmeye yüz tutmuştu. Adrian’ın kalbi, Julian’ın buz gibi eli göğsündeyken deli gibi çarpıyordu. Aralarındaki o romantik çekim, yerini ağır bir gerçeğe bırakmak üzereydi.
Adrian fısıldadı, "Neden bu kadar soğuksun Julian? Ve neden... neden sana baktığımda sanki bu zamana ait değilmişsin gibi hissediyorum?"
Maskenin Düşüşü
Julian, elini Adrian’ın kalbinin üzerinden yavaşça çekti. Yüzündeki o hüzünlü Stefan-vari ifade, yerini derin bir keder ve ciddiyete bıraktı. "Bazı sırlar, öğrenildiği an seni sonsuza kadar değiştirir Adrian. Bir kez gördüğünde, bir daha asla eski sen olamazsın."
Julian, kütüphanenin köşesindeki o örtülü tabloya doğru yürüdü. Eliyle kadife örtüyü kavradı ama çekmedi. "Bu evde gördüğün her şey, benim gibi Solgun bir hatıranın parçası. 160 yıl... Dile kolay geliyor ama her günü bir yük."
Adrian şaşkınlıkla bir adım geri attı. "160 yıl mı? Julian, neden bahsediyorsun sen? Bu imkansız."
Julian aniden, Adrian’ın bile takip edemeyeceği bir hızla –adeta bir gölge gibi– Adrian’ın tam önünde bitti. Adrian korkuyla nefesini tuttu. Julian'ın o buzul mavisi gözleri, şimdi yoğun bir açlık ve kederle koyulaşmıştı.
"İmkansız olan benim, Adrian," dedi Julian. Dudakları titredi ve o meşhur insansı yüzü değişmeye başladı. Gözlerinin altındaki damarlar koyu mor bir renk alarak belirginleşti, bakışları yırtıcı bir hal aldı. "Ben, güneşin altında yanmayan ama ayın gölgesinde yaşayan bir canavarım."
Gerçekle Yüzleşme
Julian, üzerindeki o ağır kadife örtüyü sertçe çekip yere fırlattı. Tabloda, tam 1860 yılına ait bir çizim vardı. Çizimdeki kişi, bugün karşısında duran Julian’ın tıpatıp aynısıydı; yanında ise Lera’ya çok benzeyen ama daha klasik elbiseler içinde bir kadın duruyordu.
"O bendim," dedi Julian, tablodaki kendisini işaret ederek. "Ve o kadın... benim son insanlık kırıntımdı. Şimdi ise sen geldin. Kokun, kalp atışın... Hepsi bana nefes aldığımı hatırlatıyor ama aynı zamanda içimdeki karanlığı uyandırıyor."
Adrian, titreyen elleriyle Julian'ın yüzüne dokunmak için uzandı. Julian önce geri çekilmek istedi, Adrian'a zarar vermekten korkuyordu. Ama Adrian vazgeçmedi. Parmağıyla Julian'ın göz altındaki o mor damarlara dokundu.
"Korkmuyorum," dedi Adrian, sesi titrese de kararlıydı. "Sadece... neden ben?"
Julian, Adrian'ın elini tutup avucunun içini öptü. O an, odanın kapısı aniden gürültüyle açıldı. İçeriye nefes nefese kalan Lera daldı. Elinde eski bir günlük vardı.
"Adrian! Kaç oradan!" diye bağırdı Lera. "Onun hakkında her şeyi öğrendim! O... o kasaba kayıtlarında ölü olarak görünüyor! 19. yüzyıldan beri!"
Lera, Julian'ın değişmiş yüzünü ve belirginleşen damarlarını gördüğünde donup kaldı. Julian, Adrian'ı korumak için önüne geçti, sırtı Lera'ya dönüktü ama omuzları gerilmiş, yırtıcı bir aslan gibi hazır bekliyordu.