Kırmızı Ay gecesinden sonra Adrian için hiçbir şey aynı değildi. Julian’ın kulağına fısıldadığı o sözler, okulun taş duvarları arasında yankılanmaya devam ediyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla okula girdiğinde, koridorun sonundaki dolabının önünde Lera’yı gördü. Lera heyecanla Adrian’ın yanına koştu. "Adrian! O çocukla, yani Julian’la dün gece ne konuştunuz? Seni ormanda tek başına bırakıp gittiğini sandım ama sonra sanki havada eriyip gitmiş gibiydi!"
Adrian, Lera'yı geçiştirmeye çalıştı. "Sadece gökyüzü hakkında konuştuk Lera, abartma." Ama kalbi aksini söylüyordu.
Okulun Arka Bahçesi: Sessiz Bir İtiraf
Öğle arasında Adrian, kalabalıktan kaçıp kütüphanenin arkasındaki eski bahçeye sığındı. Julian oradaydı; elinde antik, deri ciltli bir kitapla tek başına oturuyordu. Bakışları, kitapta değil, boşluktaydı. Adrian yaklaştığında Julian başını kaldırdı. O Stefan-vari hüzünlü bakışlarında bu kez bir davet vardı.
"Gel otur, Adrian," dedi Julian, sesi her zamankinden daha yumuşak ve sıcaktı.
Adrian yanına oturduğunda aralarındaki o tuhaf enerji tekrar canlandı. "Dün gece söylediklerin... Ruhların birbirini görmesiyle ilgili olan. Gerçekten buna inanıyor musun?"
Julian kitabı kapattı ve Adrian’ın ellerine baktı. "İnanmıyorum Adrian, biliyorum. Bazı insanlar birbirlerine görünmez iplerle bağlıdır. Kaç yıl, kaç asır geçerse geçsin, o ip kopmaz."
Adrian cesaretini toplayıp sordu: "Senin ipin kime bağlı Julian?"
Julian cevap vermedi ama bakışlarını Adrian’ın kahverengi gözlerinden bir an bile ayırmadı. Hafifçe elini Adrian’ın elinin üzerine koydu. Bu kez o teni sadece soğuk değil, aynı zamanda güven vericiydi. "Bunu sana gösterebilirim. Eğer... benimle gelirsen."
Julian’ın Evi: Soluk Bir Sır
Okul çıkışında Julian, Adrian’ı kasabanın en dışındaki, ağaçların arasına gizlenmiş o eski malikaneye götürdü. Ev, tıpkı Julian gibi; asil, hüzünlü ve zamanın ötesindeydi. İçerisi eski kitap kokusu ve piyano sesiyle (veya sessizliğiyle) doluydu.
Julian, Adrian’ı şöminenin yandığı geniş kütüphaneye götürdü. Duvarda büyük bir tablo asılıydı ama üzeri kadife bir örtüyle kapatılmıştı.
"Neden beni buraya getirdin?" diye fısıldadı Adrian.
Julian, Adrian'ın çok yakınına geldi. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Adrian Julian'ın nefesini hissedebiliyordu. Julian’ın o 'canlı ve insansı' yüzü, şöminenin titrek ışığında daha da büyüleyici görünüyordu.
"Çünkü," dedi Julian, eliyle nazikçe Adrian'ın yanağını okşayarak. "Senin yanında kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar 'burada' hissediyorum."
Julian’ın parmakları Adrian’ın teninde dolaşırken, Adrian bir an için korkuyu tamamen unuttu. Julian hafifçe eğildi ve Adrian’ın alnına uzun, huzurlu bir öpücük kondurdu. Bu bir saldırı değil, bir mühürleme gibiydi.
"Adrian," diye fısıldadı Julian, yüzü Adrian'ınkine santimetrelerce uzaktayken. "Seni korumak istiyorum ama aynı zamanda senden korkuyorum. Çünkü sen, benim dünyamı aydınlatan o tehlikeli ışığı temsil ediyorsun."
Adrian, Julian'ın buz gibi ellerini tuttu ve onları kalbinin üzerine koydu. "O zaman karanlığı birlikte paylaşalım."
Julian’ın gözlerinde bir parıltı çaktı; buzul mavisi gözleri bir anlığına kehribara dönüştü ve geri geldi. O an, malikanenin sessizliğinde, bir vampirin ve bir insanın kaderi geri dönülmez bir şekilde iç içe geçti.