İçeriğe geç

Solgun Hatıra

Bölüm 3 · 2 dk okuma

Solgun Hatıra

Bölüm 3

BÖLÜM 3: MÜHÜRLENMİŞ ANLAR

Kırmızı Ay gecesinden sonra Adrian için hiçbir şey aynı değildi. Julian’ın kulağına fısıldadığı o sözler, okulun taş duvarları arasında yankılanmaya devam ediyordu.

​Sabahın ilk ışıklarıyla okula girdiğinde, koridorun sonundaki dolabının önünde Lera’yı gördü. Lera heyecanla Adrian’ın yanına koştu. "Adrian! O çocukla, yani Julian’la dün gece ne konuştunuz? Seni ormanda tek başına bırakıp gittiğini sandım ama sonra sanki havada eriyip gitmiş gibiydi!"

​Adrian, Lera'yı geçiştirmeye çalıştı. "Sadece gökyüzü hakkında konuştuk Lera, abartma." Ama kalbi aksini söylüyordu.

​Okulun Arka Bahçesi: Sessiz Bir İtiraf

​Öğle arasında Adrian, kalabalıktan kaçıp kütüphanenin arkasındaki eski bahçeye sığındı. Julian oradaydı; elinde antik, deri ciltli bir kitapla tek başına oturuyordu. Bakışları, kitapta değil, boşluktaydı. Adrian yaklaştığında Julian başını kaldırdı. O Stefan-vari hüzünlü bakışlarında bu kez bir davet vardı.

​"Gel otur, Adrian," dedi Julian, sesi her zamankinden daha yumuşak ve sıcaktı.

​Adrian yanına oturduğunda aralarındaki o tuhaf enerji tekrar canlandı. "Dün gece söylediklerin... Ruhların birbirini görmesiyle ilgili olan. Gerçekten buna inanıyor musun?"

​Julian kitabı kapattı ve Adrian’ın ellerine baktı. "İnanmıyorum Adrian, biliyorum. Bazı insanlar birbirlerine görünmez iplerle bağlıdır. Kaç yıl, kaç asır geçerse geçsin, o ip kopmaz."

​Adrian cesaretini toplayıp sordu: "Senin ipin kime bağlı Julian?"

​Julian cevap vermedi ama bakışlarını Adrian’ın kahverengi gözlerinden bir an bile ayırmadı. Hafifçe elini Adrian’ın elinin üzerine koydu. Bu kez o teni sadece soğuk değil, aynı zamanda güven vericiydi. "Bunu sana gösterebilirim. Eğer... benimle gelirsen."

​Julian’ın Evi: Soluk Bir Sır

​Okul çıkışında Julian, Adrian’ı kasabanın en dışındaki, ağaçların arasına gizlenmiş o eski malikaneye götürdü. Ev, tıpkı Julian gibi; asil, hüzünlü ve zamanın ötesindeydi. İçerisi eski kitap kokusu ve piyano sesiyle (veya sessizliğiyle) doluydu.

​Julian, Adrian’ı şöminenin yandığı geniş kütüphaneye götürdü. Duvarda büyük bir tablo asılıydı ama üzeri kadife bir örtüyle kapatılmıştı.

​"Neden beni buraya getirdin?" diye fısıldadı Adrian.

​Julian, Adrian'ın çok yakınına geldi. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Adrian Julian'ın nefesini hissedebiliyordu. Julian’ın o 'canlı ve insansı' yüzü, şöminenin titrek ışığında daha da büyüleyici görünüyordu.

​"Çünkü," dedi Julian, eliyle nazikçe Adrian'ın yanağını okşayarak. "Senin yanında kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar 'burada' hissediyorum."

​Julian’ın parmakları Adrian’ın teninde dolaşırken, Adrian bir an için korkuyu tamamen unuttu. Julian hafifçe eğildi ve Adrian’ın alnına uzun, huzurlu bir öpücük kondurdu. Bu bir saldırı değil, bir mühürleme gibiydi.

​"Adrian," diye fısıldadı Julian, yüzü Adrian'ınkine santimetrelerce uzaktayken. "Seni korumak istiyorum ama aynı zamanda senden korkuyorum. Çünkü sen, benim dünyamı aydınlatan o tehlikeli ışığı temsil ediyorsun."

​Adrian, Julian'ın buz gibi ellerini tuttu ve onları kalbinin üzerine koydu. "O zaman karanlığı birlikte paylaşalım."

​Julian’ın gözlerinde bir parıltı çaktı; buzul mavisi gözleri bir anlığına kehribara dönüştü ve geri geldi. O an, malikanenin sessizliğinde, bir vampirin ve bir insanın kaderi geri dönülmez bir şekilde iç içe geçti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.