Julian, Adrian’ın boynundan sızan o sıcak kanı dudaklarında hissettiği an, malikanenin havası bir kez daha değişti. Viktor’un hançeriyle ruhuna zerk edilen o zehir, Adrian’ın saf ve koruyucu kanı damarlarına karıştıkça etkisini kaybetmeye başladı. Julian’ın buzul mavisi gözleri, aldığı güçle anlık olarak kör edici bir parlaklığa ulaştı; tenindeki o ölümcül solgunluk yerini yeniden o "canlı ve insansı" görünüme bıraktı. Yarası hızla kapanıyordu.
Ancak bu kan bağı sıradan bir iyileşmeden çok daha fazlasını tetiklemişti. Adrian, Julian’ın asırlık acısını, 1860 yılındaki o kayıp anılarını zihninde bir sinema şeridi gibi görürken başının döndüğünü hissetti.
Julian, Adrian’ı kollarına alıp endişeyle sordu: "Adrian, iyi misin? Ne hissettiğini biliyorum... Kanım artık senin zihninde."
Adrian, gözlerini zorlukla açarak fısıldadı: "Ben... Seni gördüm Julian. Çok uzun zaman önceki halini."
Kasabanın Diğer Ucunda: Mery
Aynı dakikalarda, kasabanın birkaç kilometre uzağındaki eski bir evde, bambaşka bir kırılma yaşanıyordu. Mery, odasında masanın üzerinde duran eski bir kolyeyi inceliyordu. Anneannesinden kalan bu antik gümüş kolye, Kırmızı Ay gecesinden beri garip bir şekilde sıcak geliyordu gözüne.
Mery, kasabada kendi halinde yaşayan, içine kapanık bir genç kızdı. Hayatı boyunca hep diğer insanlardan farklı hissetmişti; bazen birinin ne söyleyeceğini o konuşmadan önce anlıyor, bazen de odadaki mumların kendi kendine titrediğini fark ediyordu. Ama hepsini sadece tesadüf sanmıştı. Bugüne kadar.
Malikanede Julian ve Adrian’ın kanı birbirine mühürlendiği an, kasabanın tüm mistik enerjisi adeta bir dalga gibi yayıldı. Mery, göğsünde ani bir sıkışma hissetti. Baş dönmesiyle elini masaya dayadı.
"Neler oluyor bana?.." diye fısıldadı.
O anda, içindeki korku ve şaşkınlık duygusu kontrolden çıktı. Mery'nin göz bebekleri anlık olarak tamamen siyaha döndü ve ellerinden odaya doğru gözle görülür, saydam bir enerji dalgası yayıldı. Masanın üzerindeki tüm ağır kitaplar, mumlar ve eski eşyalar havada asılı kalmaya başladı.
Mery çığlık atarak ellerini çektiğinde, odadaki pencerelerin camları büyük bir gürültüyle çatladı ve havadaki her şey sertçe yere düştü. Kendi ellerine bakarken titriyordu. Parmak uçlarından sızan o görünmez sıcaklığı hissedebiliyordu. O sıradan bir insan değildi; o, kasabanın asırlardır uyuyan cadı soyunun, güçlerini henüz yeni keşfeden en son temsilcisiydi.
Yolların Kesişmesi
Malikanede Viktor’un yarattığı yıkımın ardından Julian, Adrian'ın güvende olması için onu hemen evden çıkarmıştı. Arabasıyla kasaba merkezine doğru ilerlerken, ikisi de ne hissedeceğini bilemez bir sessizlik içindeydi.
Tam Mery’nin oturduğu sokağın yakınlarından geçerken, Julian aniden arabayı durdurdu. Elini göğsüne götürdü.
"Bu... bu his de ne?" dedi Julian, buzul mavisi gözlerini sokağın sonundaki eve dikerek. "Havadaki büyü kokusunu alabiliyorum. Çok güçlü, saf ama tamamen kontrolsüz bir enerji."
Adrian, zihnindeki kan bağının verdiği o tuhaf hisle Julian’ın ne demek istediğini anladı. "Sanki bir şey... yeni uyanmış gibi, değil mi?"
Julian başını salladı. Viktor hala dışarıda bir yerlerdeydi ve bu kontrolsüz gücü ondan önce bulursa, kasaba için hiçbir umut kalmayabilirdi. Julian arabayı o eve doğru sürerken, Mery odasında kırık camların arasında diz çökmüş, ellerindeki o yabancı ve korkutucu gücü anlamaya çalışıyordu.