Yakıcı güneş, pazar sabahında insan etini ısıtıyordu. Altı günlük, yoğun çalışma ve tempodan sonra tatil günüydü. Tatil günü olmasına rağmen İsra erkenden kalkmış, evi altından temizlemişti. Toz kaplı koltuk altları, örümcek ağı bağlamış duvar köşeleri, birbirine girmiş çekmeceler... Temizlemediği yer kalmamıştı. Öğlene kadar sürdü, öğlen de yemeğe girişti bu kez. Çeşit çeşit yemek yapıp dolaba dizdi. Yemek bitince bu kez de ağzına kadar dolmuş üç tane kirli sepetini aldı önüne. Çamaşır makinasını doldurdu, makine yıkayınca astı, güneş kurutunca toplayıp katladı, yerine yerleştirdi.Annesi evdeki hiçbir işe elini sürmezdi. Yemek yapmazdı, sofra kurmazdı, çamaşırları makinaya atmazdı, süpürmezdi. Öğlen saatlerinde kalkar, kendine bir kahve yapardı. Kahvesini sigara eşliğinde içer, televizyonun karşısına geçerdi. Öğle programlarını izledikten sonra eline bir örgü alıp balkona geçerdi bu kez. Akşam çökene kadar örgüsünü yapardı. Akşam İsra döndüğünde günün tek öğününü onun elinden yer, gidip yatağına girerdi. Arkasını toplayan biri vardı. Haftanın bir günü, tüm haftaya yetecek kadar yemek yapıp dolaba dizen, işten döndüğünde günün birikmiş bulaşıklarını yıkayan, dinlenmeden evi toparlayan, onun çıkardığı pijamayı bile kaldırıp dolabına koyan biri vardı.Pazar akşamı babasına ve annesine yemek sofrası kurarken abisi Kıraç girdi içeri. Diğer abisi Özer eve pek gelmezdi. Orada burada yatıp kalkardı. Kıraç ceketini çıkarmadan, ayakkabılarını fırlatarak ve anahtarı dış tarafta bırakarak içeri girdiğinde anladı İsra. Anladı bir sorgunun, bir savuruşun, bir ıstırabın başladığını."İsra!" diye haykırdı abisi. İsra tezgahın önündeydi, ellerinde sofraya koyacağı bardaklar vardı. Hasta yatağında ecelini bekleyen bir hasta gibi bekledi abisini. Kıraç mutfağa girdi burnundan soluyarak. Burun kanatları genişliyor, yüzündeki kızarıklık artıyor, kabardıkça kabarıyordu."Kiminle sürtüyorsun sen sokaklarda?" Adımları büyüktü, iki adımda yanaşıp koca elini İsra'nın sırtına geçirdi. İsra sarsıldı, ellerindeki bardaklar mermer zemine düşüp parça parça oldu. "Ben sana erkeklerle göz göze bile gelmeyeceksin demedim mi?" O kemikli eli bir kez daha vurdu İsra'nın sırtına.Kimse müdahale etmedi, İsra da kendini savunmadı. Ebeveynleri, doğurdukları çocuğun kaderini yine diğer çocuklarına bırakmışlar gibi sessizce yediler yemeklerini. Annesinin kulakları sağır değildi ama duymuyordu. Babası da haftada bir mutlaka tekrarlanan bu andan bunalmış ve sıkılmış olduğundan artık umursamıyordu."Kiminle sürtmüşüm?" dedi İsra acıyan sırtı sesini titretirken. Sırtı acıyordu ama gözleri nemlenmemişti bile."Yine mi kaçıp gideceksin? Milletin diline dolayacaksın bizi, yine mi? Niye terbiyenle işine gidip gelmiyorsun? Arsız! Arsızsın sen. Seni kabul etmemize şükredip terbiyenle duracağına yine erkeklerin peşinde dolanıyorsun!" Kelimeleri bir süre sonra çirkinleşti. İsra, onun derdinin bu olmadığını biliyordu. Abisi birkaç aya evlenecekti, nişanlıydı. Nişanlısı daha baba evinde olduğundan ne zaman kavga etseler hıncını ondan alamıyordu. Dönüp dolanıyor, elinin altındaki en güçsüz varlığa, İsra'ya sarıyordu."Yine Alev mi sıktı canını? Bu kez ne istiyormuş? Kış tatili mi?" Nişanlısının istekleri bitmiyordu. Son model telefon, bileğine pırlanta bileklik, boğazda yemek isterdi. Kıraç yeni çalışmaya başladığından nişanlısına para yettiremiyordu. Zaten nişan şatafatlı ve epey masraflı olmuştu. Onun borcu altında beli bükülmüştü."Alev'i karıştırma," dese de gözünden anlaşılıyordu. "Bir daha kulağıma erkeklerle gezdiğin gelirse gebertirim seni. Duydun mu?" Elini üçüncü kez vurdu İsra'nın sırtına. "Yeter Kıraç," dedi babası o sıkılgan ifadesiyle. "Rahat bırak kızı, Pazar Pazar canımızı sıkma." Abisi tehditkar bir bakış atıp ellerini yıkadı, masaya geçti. "Yemek koy bana."İsra yemeğini koydu, eğildi kırık cam parçalarını toparladı sonra. Hoyrat bir ele bırakılmış narin çiçek değildi. Bir fırtınada oradan oraya savrulan kağıt parçası, yıkılmasına birkaç tuğla kalmış duvar da değildi. Her yanı kaskatı kesilmiş bir etti, ağlamadı o yüzden. İnsan alışırdı bir süre sonra. Herkesin birbirine bağırdığı bir evde kısık sesler garipsenirdi. Herkesin birbirine gücünün yettiğince hükmettiği bir evde ağlayan zayıf olandı ve ayıplanırdı.Çöp dolunca poşetin ağzını bağlayıp kovasıyla beraber aldı. Terliklerini giyip merdivenleri indi. Çöp kovası sokağın ortasındaydı. Sokak lambalarının aydınlattığı serin sonbahar akşamında, ağır ağır yürüdü. Sadece yemek artıkları, ambalajlar, çay demi ya da elma kabukları yoktu poşetinde. Sırtındaki acıyı, etindeki sızıyı, titreyen sesini, dilinin ucuna yığılmış kelimeleri de doldurmuştu içine. Taşıması ağır olduğundan yavaş yürüyordu. Yoksa yirmi yaşında gencecik kız neden seksen yaşında, feleğin çemberine doğru seksek oynayarak gitmiş ama beli bükük dönmüş yaşlı bir kadın gibi yürüsündü ki?Kovadaki poşeti çıkarıp konteynırın içine attı, bir kedi korkarak sıçradı. Tiz bir tıslayıştan sonra konteynırdan uzaklaşıp sokak başına doğru yürüdü. İsra'nın sarı gözleri sokağın evlerini buldu.Başka evlerin pencerelerinde güzel perdeler vardı. Neşeli sesler taşıyordu dışarı. Perdeler salınıyor, ailecek oturmuş insanları gösteriyordu. Bir anne çocuğunu azarlıyor, çocuk ağlayınca kucaklayıp öpüyordu. Bir çift meyve yerken film izliyordu. Bir kadın balkonda elbise sererken kocası sigara içiyor, ona tatlı tatlı sataşıyordu.Başkalarının evlerinde yemekler beraber yenirdi. Duvarlarda güzel anılara dair çerçevelenmiş fotoğraflar vardı. Başka evlerde babalar otoriterdi, çocuklarının kaderini birbirleri ellerine bırakmıyordu. Başka evlerde anneler hala dualarla yemek yapıyordu, kızlarının saçlarını örüyordu. Başka evlerde kardeşler birbirini sırtından vuruyor ama sonra dönüp birbirlerini kucaklıyorlardı."İsra!" Birkaç bina öteden seslenen kıza döndü gözleri. Çocukluk arkadaşı Hatice'ydi. Birkaç sene öncesine kadar siyam ikizleri gibiydiler. Elindeki çöp poşetini sallayarak yanaştı. "Nasılsın?" Cevap vereceği sırada aynı binanın zemin katındaki pencereden annesi seslendi Hatice'ye."Çabuk ol Hatice!""Geliyorum anne." Elindeki poşeti konteynıra atıp el salladıktan sonra koşarak geri döndü."Ben sana o kızla konuşmayacaksın demedim mi? Gir içeri, asabımı bozma." Hatice korkuyla merdivenleri çıkıp binadan içeri girdi. İsra'nın cevabı ağzının içinde kalmıştı. Döndü dolaştı, kesti kanattı, tükürmedi ama, yuttu.Tırnaklarını avuç içine geçirip arkasını döndüğünde birkaç metre ötesindeki Seyit'le göz göze geldi. Seyit'in üzerinde siyah bir takım vardı ama normalde giymezdi bu takımı. Bu daha özel günler için alınmış, özel dikim, üzerine tam oturan bir takımdı. İçindeki beyaz gömleğin birkaç düğmesini açmış, ellerini ceplerine sokmuştu. Tıraş olmuş, saçları alnına dökülüyordu. Dudakları arasında yanan bir sigara vardı. Şimdi olgun bir adamdan çok, yeni yetişmiş bir gence benziyordu.Pazar sabah ona kadar uyumuştu çünkü evde onu rahatsız edecek kimse yoktu. Uyanınca bir süre yatağında kitap okuyup sigara içmişti. Güneş bunaltınca kalkıp giysi dolabını boşaltmış, ne varsa ütüleyip asmıştı. İkindi sonrasına bir randevusu vardı. Annesi çok gönüllü olmasa da babası evlenmesi konusunda üzerinde baskı yapıyordu. Babası beş sene önce emekli olmuş, köye dönmüştü. Annesi gitmemişti çocukları daha okul okuduğundan. Eve finansman desteğini sağlayan Seyit'ti. Evden ayrılmasını istemediğinden annesi evlilik hakkında konuşmasa da babası eski arkadaşlarının kızlarıyla randevular ayarlıyordu.Ütüden sonra kendisine kahve yapıp içmiş, evi toparlayabildiği kadar toparlamıştı. Sonra tıraş olmuştu su lekeleri olan aynanın önünde. Tıraş olmaktan nefret olduğu halde, nezaketsizlik olur diye yapmıştı. Tıraşı bitince takımını giyinip evden çıkmıştı. Bir otobüsle buluşacakları kafeye geçmiş, kızı beklemeye başlamıştı.On beş dakika sonra çıkıp gelmişti. Uzun boylu, yuvarlak yüzlü, güler yüzlü bir kızdı. Seyit'i fotoğraflardan görüp beğenmiş, o yüzden süslenmişti. Pembe bir elbisenin içerisinde çiçeğe benziyordu. Karşılıklı oturduklarında Seyit, onu ilgiyle dinlemiş, muhabbet etmiş, tüm efendiliğini konuşturmuştu. Konuşma boyunca kızın yüzündeki gülümseme silinmemiş, saatlerce oturmuşlardı kafe masasında.Üç saat süren randevudan sonra kız numarasını vermiş, bir daha görüşmek istediğini söylemişti. Seyit, onu otobüsle de olsa yaşadığı semte kadar geçirmiş, gerisin geri dönmüştü. Sokağın girişinde bir sigara yakmış, evine dönerken İsra'yı görmüştü. Bir de kızına İsra'yla konuştuğu için kızan anneyi."İyi akşamlar İsra.""İyi akşamlar Seyit Bey."Birkaç adımla ortada buluşup karşı karşıya kaldılar. Seyit dudakları arasındaki sigarayı yere atıp ayak ucuyla ezdi. İsra kovanın kolunu iki eli arasında tutup olduğu yerde salındı."Düğünden mi geliyorsunuz?""Hayır. Randevum vardı." İsra'nın kaşları havalandı, kafasını salladı anladığını belirticesine. "Nasıl geçtiğini sormayacak mısın?""İyi geçmemiş gibi." Dedi İsra bir tahminde bulunarak."Aksine. Çok iyi geçti.""Evlenecek misiniz yani?" Seyit güldü duyduğu soruyla."Daha yeni tanıştık, ne evlenmesi?""Ama iyi geçmiş ya.""Çok sakin ve güzel bir kızdı ama ısınmadı kanım. Bir arkadaş olabilir ama eş olur mu emin değilim.""Niye ki?""Yaşıyordu," dedi, Seyit ayak ucunu zemine sürterken. "Hobileri vardı. Ne yapıp yapmayacağına karar verebiliyordu. Mutluydu. Gözleri ışıl ışıldı. Benim doldurabileceğim hiçbir eksiği yoktu," Bir taşı sürükleyip ileri attı. "Ama gerçekten hayatında hiçbir boşluk yoktu. Ben biraz iri bir adamım, sığamam onun hayatına.""Siz gerçekten bir kadınla mı görüştünüz yani?" deyiverdi birden İsra. Seyit duralayıp kafasını kaldırdı. İsra'nın sarı gözlerine baktı. "Abim sizin için şey demişti.""Ne demişti?""Yanarlı dönerli." Seyit'in kaşları çatıldı. İsra'nın ne kastettiğini anlayamamıştı. "Yani hiç kadın görmemişler yanınızda. Erkek ortamlarında kadın konusu açılınca kalkıp gidiyormuşsunuz. Kadınları sevmediğinizi söylemişlerdi.""Öyle mi," Kendisi hakkında böyle şeyler söylendiğini bilmiyordu Seyit. "Ben kadınlar hakkında ileri geri konuşup şov yapmalarına katlanamadığımdan adımı çıkarmışlar demek.""Siz biraz kibarcıksınız. Ben anlamıştım zaten.""Neyim neyim?" dedi Seyit gülerken. İsra onun yumuşamış yüz hatlarına, sarsılan omuzlarına, mavi gözlerindeki haylaz ifadeye baktı inceleyerek. Çok gülmeyen bir adam olduğundan mı gülüşü böyle sıcak ve güzeldi? Ağzı mı daha güzel gülüyordu, gözleri mi? Hep gülse, normalleşir miydi?"Kibarcık." Seyit'in kafası arkaya düştü, genzinden bir kahkaha koptu. Boynu gerilmiş, damarları kabarmış, âdem elması kendini göstermişti. İsra kaküllerini düzeltip kıvrılan dudaklarını kemirdi. "Hay Allah'ım ya." Seyit nefeslenip kafasını iki yana salladı."Affedersiniz." Dedi İsra. "Boş bulundum bir an.""Başka lakabım var mı? Yanarlı-dönerli, kibarcık... Başka ne var?""Muhallebi çocuğu diyorlar bir de. Çok kitap okuyormuşsunuz.""Akşam akşam ne güzel şeyler söylüyorsun İsra," dedi, dudağının kenarında istihza dolu bir kıvrım konan Seyit. "Özgüvenim tazelendi.""Ama siz sordunuz Seyit Bey. Başkaları söylüyor hem. Başkaları hep yalancıdır, dedikoducu ve kıskançtır. Ben başkalarını sevmiyorum, dinlemiyorum, sağırım onlara. Sizde öyle olun." Kederin ve yaşanmışlıkların durağan öfkesi kondu İsra'nın gözlerine. Birer kıvılcım gibi yanıp söndüklerinden gördü Seyit. "Başkaları senin arkandan ne diyor peki?""Arsız, diyorlar. İyi yetiştirilmemiş, nankör, diyorlar. Küfürlü kelimeler de kullanıyorlar ama siz kızarsınız şimdi.""Kızarım," dedi, Seyit ellerini ceplerine sokarken. "Sana değil ama, başkalarına kızarım. İstersen abinden başlayarak kulaklarını çekeyim."Yetişkin, efendi, kıskanılan bir adamdı. Çocukken notları hep iyiydi. Annelerin örnek gösterdiği komşu çocuğuydu. Büyümüştü, kaliteli bir mesleği, iyi bir maaşı vardı. Yakışıklı ve düzgün bir adamdı da. Kimsenin ağzına laf vermediğinden iftiralar da bulunuyorlardı. Böyle bir adam İsra'yı herkesten, kendinden bile koruyabilirdi. Kulaklarını çekerim, derse yapardı. Yetişkin bir erkek tarafından hiç korunmadığından nasıl bir his olduğunu bilmiyordu ama arkasına sığınsa kimse görmezdi. Kimse dilini, gözünü, elini uzatamazdı ona. İstediği gibi yaşardı.Ağzını açacakken bir el indi sırtına. Abisi, onu bir erkekle konuşurken görmüştü. Erkeğin kim olduğuna bakmadan evden ayağında terlikle fırlamış, zebani gibi dikilmişti tepesine. Zaten onlar için mühim olan erkekler ve ne yaptıkları değildi. Onlar için önemli olan kadındı. Kadının davranışları, kadının kuyruk sallaması, kadının göz süzmesiydi. Bir kadın kuyruk sallamasa neden düşsündü ki erkekler peşine?"Çöp atmaya diye çıkıp erkeklerle mi buluşuyorsun sen? Yürü eve."İsra, Seyit'e daldığından fark edememişti abisini. Beklenmedik bir darbe olduğundan sarsılmış, son anda Seyit kavramıştı omuzlarından, düşmesine izin vermemişti."Kıraç!" Seyit'in öfkeli sesi Kıraç'ın gözlerinin iri iri açılmasına sebep oldu."Sen miydin abi? Kusura bakma, başkası sandım." İsra'nın omuzlarını bıraktı Seyit, ayakları üzerinde durduğunu görünce."Başkası olsa ne olacaktı? Kürek gibi elinle kıza vurmaya utanmıyor musun?""Abisiyim ben onun. Severim de döverim de.""Pek sever gibi durmuyorsun Kıraç." Seyit uzanıp onun yakasını düzeltti önce. Sonra yakasından kavrayıp kendine çekti. "Bende senin abin sayılırım. Severim de döverim de. Değil mi?" Kıraç'ın rengi attı. Erkekler arasındaki keskin hiyerarşi de Seyit birkaç basamak üstündeydi. Meydan okuyan bakışlar ve saçtığı eril enerjiyle Kıraç'ın gözünün içine içine bakıyordu."Öyle abi." Kıraç'ın yakasından sarsarak bıraktı."Eline koluna sahip çık, asabımız bozulmasın." İsra'yı kontrol etti yan bir bakışla. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Öyle boşluğa bakar gibi abisine bakıyordu. "Arkamdan yanarlı-dönerli diyormuşsunuz." Kıraç'ın gözleri iri iri açıldı yine."Yok abi. Kim demiş onu?""Siz demişsiniz oğlum," Elini kemerine attı. "Size kanıtlamak şart oldu." Kemerini çözeceği sırada Kıraç uzanıp elini kardeşinin gözüne kapattı telaşla."Aman abi! Ne yapıyorsun Allah aşkına?" Seyit kemerini düzeltip ellerini ceplerine koydu. "İki oldu Kıraç. Üç olursa yakarım çıranı." Boyu uzun olduğundan öfkelendiğinde devleşiyordu. Ürkütüyordu karşısındakini. "Olmaz abi." Dedi Kıraç elini indirirken.İsra, Seyit'in abisinin üzerindeki tahakkümüne baktı hayranlıkla. Mesele kendisi olunca zorba bir adamken, Seyit'in karşısında bir çocuk gibiydi. El-pençe divan duruyordu. Rengi atmış, ne yapacağını bilemez haldeydi. Kendini Seyit'in yerinde olmak isterken buldu. Bir kez olsun abisinin ona vurduğu gibi, Seyit'in eliyle abisinin sırtına vurmak isterdi.Seyit elini kaldırdı, Kıraç'ın sırtının ortasına vurdu birkaç kez. Kıraç sırtına inen ağır, kemikli ve iri elle sarsıldı ama ayakları zemine sağlam basıyordu. "Bir daha kardeşini böyle seversen, ben de seni severim." Kıraç yutkunup kafasını salladı."Gel bir çayımızı iç abi, yeni koymuştuk.""Yok. Yarın pazartesi, haftanın başı. Sonra gelirim, arkamdan konuştuklarınızı anlatırsın." Kıraç'ın rengi birkaç ton daha attı. Seyit'in arkasından konuşmak kolaydı ama yüzüne konuşmak cesaret isterdi. Laflarıyla, lafları yetmediğinde yumruklarıyla benzetemeyeceği adam yoktu mahallede. Seyit'i şimdiye kadar üç kez kavga ederken görmüşlerdi. O üç kez, senelerdir ona bulaşmamaları için yeterli olmuştu."Yok abi öyle bir şey," dedi kıvırarak. "Yalan söylemişler.""Doğrusunu sen anlatırsın Kıraç." Dedi Seyit öfkeyle parlayan gözlerini onun üzerinde gezindirirken."Peki abi." Kardeşinin kolundan kavrayıp yanına çekti. "Eve geçelim biz. Hadi iyi akşamlar." Kardeşini peşinden sürükleyip yürümeye başladığında İsra kafasını çevirip Seyit'e baktı. Bir elinde yakmadığı sigarası, bir eli cebinde, kısılmış bakışlarıyla onlara bakıyordu. Keşke elinden tutup peşinden götüren o olsaydı. Vurmazdı, sövmezdi, bileğini böyle kangren olacakmış gibi sıkmazdı."İyi akşamlar Seyit Bey.""İyi akşamlar İsra."Mümkün müydü sahiden? Akşamlar iyi olabilir miydi? Değildi ama umuyordu ikisi de.
Bölüm 3
3. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.