İçeriğe geç

SOLDA SIFIR

Bölüm 2 · 15 dk okuma

SOLDA SIFIR

Bölüm 2

2. Bölüm

Hava henüz aydınlanmaya başlamış, banyonun soluk ışığı İsra'nın yüzüne vuruyordu. Nemlenmiş mermer duvarlar arasında, ihtiyaçlarını gideriyordu. Rutinlere sadıktı, daha doğrusu hayatı rutinlerden ibaretti. Dişlerini sakince fırçaladı. Birkaç kez midesi ağzına geldi ama son anda bastırabildi uykulu olmasına rağmen. Aynadaki yansımasına çevirdi gözlerini. Gözleri şişmiş, kanlanmıştı. Diş macunu dudaklarından taşmış, dudaklarındaki çatlakları yakıyordu naneli olduğundan.Yüzünü yıkayıp lavabodan çıkması için kapıyı tekmeleyen abisinin buz camın ardındaki siluetine baktı bıkkın gözlerle. Böyle yaptığında onu boğazlamak istiyordu ama kuvveti yetmezdi. Abisinin bir yumruğuyla nakavt olacağını biliyordu. Telaş etmeden yüzünü kurulayıp saçlarını taradı. "İsra, çık şuradan!" Saçlarını ensesinden başlayarak ördü, ucuna lastik takıp diş fırçasını, havlusunu ve sabununu alıp kapıyı açtı. Ortanca abisi Kıraç kapının önünde kıvranıyordu. Gözleri kısılmış, çenesi kasılmıştı. Tuvaletini tutmakla alakalı çocukluktan beri sorun yaşıyordu. İsra'yı kolundan kavrayıp banyodan çıkardı, içeri girip kapıyı çarparak kapattı.İsra savrulan kaküllerini tarayıp düzelterek odadan içeri girdi. Ev üç artı bir, eski bir apartmanın dördüncü katındaydı. Bir oda misafir odası, bir ota televizyon odası, bir oda abilerinin, bir oda da anne-babasınındı. İsra'nın odası yoktu. Televizyon odasındaki kanepede yatıyordu. Eşyaları kanepeler arasındaki küçük dolap ve televizyon vitrinindeydi. Babası sabah haberlerini izlemek için kalkmış, İsra'nın yerine uzanmıştı. Sabahları o uyanır uyanmaz gelip televizyonu açıyor, gece geç saatlere kadar izliyordu. İsra uyumak için onun televizyonu kapatıp gitmesini bekliyor, sonra kanepe altından çıkardığı yorgan, çarşaf ve yastığı kanepeye serip uykuya geçiyordu.Beyaz örtülerin serildiği kanepeler arasındaki dolaptan bir kapüşonlu ve kot pantolon alıp odadan çıktı. Annesinin uyuduğu odaya girip üzerini değiştirdi, eşofman ve badiyi kirli sepetine atıp televizyon odasına döndü. Televizyon vitrinine eğilip çantasını çıkardı. Birkaç şey ararken babası "İsra çekil, göremiyorum televizyonu." Dediğinde aceleyle oturdu. Eşyalarını çantasına tıkıp mutfağa geçti bu kez. Annesi dışında herkes uyanmıştı. Kaynayan suyla çay demleyip abilerine ve babasına kahvaltı hazırladı. Bir yandan da gözleri saatteydi. Metroyu kaçırmamak için kontrol ediyordu ha bire.Kahvaltı hazır olunca babası ve abilerini çağırdı. Üçü masaya geçtiklerinde çaylarını doldurup fırındaki ekmekleri çıkardı. Önlerine bıraktığında üçü de dörder-beşer alınca İsra havada asılı kalan elini indirdi. En azından bir dilim ekmek alıp metroya aç binmemek gibi bir düşüncesi vardı ama ekmek kalmamıştı. Tepsiyi fırına geri koyup bir elma aldı dolaptan, evden çıktı. Güneş doğdu, saçaklarından yayılan ışıklar pencerelerden içeri sızdı. Hemen bir sokak ötedeki altı katlı apartmanın üçüncü katındaydı Seyit. İşe gitmesine daha vardı ama kardeşleri ayaklanmış, odadan odaya koşturuyor, okula hazırlanıyorlardı. Biri lise öğrencisiydi, biri üniversite. Yüz üstü yattığı yatakta dönüp uykulu bakışlarını tavana dikti.Aydınlan odada bir ölü kadar sessizdi. Çalışmayı seviyordu ama sabah yataktan kalkmak ölüm gibiydi. Beyni uyuşuktu. Kardeşlerinin gürültüsü bıçak gibi saplanıyordu kafasının içine. Abilerinin uyduğunu bildikleri halde gürültü yapmaya devam ediyorlardı. Bedenindeki kuvvet henüz yerine gelmemişti. Yerine gelmiş olsaydı da kalkıp kızmazdı. Alışmıştı artık."Para vermedin anne.""Otur kahvaltını yap.""Karnım aç değil. Sen harçlığımı ver, hadi.""Git abinden iste."Tavandaki bakışlarını kapıya çevirdi. Kapısı tıklatıldığında sessiz kaldı. Kardeşi kapıyı yavaşça açıp kafasını içeri uzattı, göz göze geldiler. Diğerine göre bu daha çok benziyordu ona."Abi.""Pantolonumu ver." Kardeşi sırıtıp sandalyeye asılı pantolonu aldı, Seyit'in tepesine tünedi. Doğrulup sırtını yatak başlığına yaslayan Seyit pantolonun cebinden cüzdanını çıkardı, yüzlük çıkarıp kardeşine vardı. Seyit daha elini indirmeden ışık hızıyla çıktı kardeşi odasından. Seyit pantolonunu kenara bırakıp ayaklarını yataktan sarkıttı. Ellerini yüzünde gezdirip uykusunu dağıtmaya çalıştı. Gece yatmadan güneşliği çekmediğinden yakıcı güneş çıplak göğsüne çarpıyordu. Ellerini indirip ayaklandı, camı aralayıp odanın havalanmasına izin verdi. Güneş yakıcı olsada hava soğuktu. Ürperip omuzlarını kastı, göğsünü kaşıyıp odasında döndü. Bir yatağın, çalışma masasının, dolabın bulunduğu küçük bir odaydı. Kitaplarını koyacak yer olmadığından boş duvar dibine dizmişti. Beş sıraydı, tavana kadar uzanıyorlardı. Çarşaflarını kaldırıp silkeledi, yatağını toparlayıp düzeltti. Yerdeki kirlileri çalışma masasının altındaki sepete atıp dolabına ilerledi, üzerine atlet geçirip gömleklerin asılı olduğu diğer dolabı açtı. Askıda ne gömlek ne kumaş pantolon vardı. Hepsi askılığın altına bırakılmıştı.Ütü masasını kurup seçtiği beyaz gömleği ütüledi önce. Ardından kravatını ve kumaş pantolonunu da ütüleyip üzerine geçirdi. Kravatını bağlarken aynanın karşısına durdu, karışmış saçlarına baktı memnuniyetsiz gözlerle. Tıraş olması da gerekiyordu ama üşeniyordu. Kafasından silip kravatını bağladı. Odasından çıkıp banyoya geçti. Dişlerini fırçalayıp elini yüzünü yıkadı. Parmaklarını saçlarından geçirip düzeltmeye çalıştı. Asi ve şekil almayan saçları vardı karakterinin tam zıttı olarak. Biraz spreyle sabitleyip mutfağa geçti. Annesi ve küçük kardeşi kahvaltı ediyordu."Günaydın.""Günaydın oğlum." Birkaç salatalığı ağzına atıp odasına döndü. Paltosunu üzerine geçirip çantasını aldı, ayakkabılarını giyinip evden çıktı. Merdivenleri inip dış kapıyı açtığında birkaç adım gerideki İsra'yı gördü. Kapüşonlusunu yine başına geçirmiş, kulaklıklarını takmıştı. Uykulu gözleri sarıdan kehribara çalıyordu. Elmasını ısırdığı sıra göz göze geldiler."Günaydın." Dış kapıyı kapatıp merdivenleri indi, İsra'nın yanında durdu. İsra aceleyle elmayı yuttuğunda boğazında kaldı. Göğsüne vura vura elmayı çıkardı soluk borusundan. Ağzından çevirip yuttu."Günaydın." Dedi kızarmış yüzüyle. Seyit'in dudakları kıvrıldı, gülmemek için burnunun ucunu kaşıdı. Henüz erken olmasına rağmen evden çıkmak için acele etmişti. İsra'da erkenden çıkıyordu evden. Sebepleri benzerdi.Yan yana dar sokakta ilerlemeye başladılar. İsra'nın kulaklığından taşan sesler Seyit'e kadar varıyordu aralarında iki adım kadar mesafe olmasına rağmen. Sabahın bu vaktinde o hüzünlü şarkıları neden dinlediğini merak etti Seyit. Oldum olası hazzetmezdi hüzünlü şarkılardan."Böyle şarkılar dinlemek için çok genç değil misin?" İsra kulaklığını çıkarıp kapüşonlusunun yakasından içeri itti. Kaküllerini tarayıp düzelterek kafasını kaldırdı."Şarkıların yaşı mı var ki?" diye sordu merakla."Var tabii. Eğlenceli şarkılar dinlemelisin." Dudakları büküldü, elma çöpünü yanından geçtikleri konteynırın içine fırlattı. İsra sonu kötü biten filmler izler, hüzünlü şarkılar dinler ve dramatik kitaplar okurdu. İçinde mutluluğun olduğu hiçbir şey ona gerçek gelmiyordu. Onun için sahici olan hüzündü."Neden?" Seyit birkaç dakika bu soruya ne cevap vereceğini düşündü. Beyni yeni yeni açılıyordu, konuşmaya da pek alışkın değildi. Kravatını düzeltip zaman kazanmaya çalıştı ama İsra zaten sabırla bekliyordu.Kuşlar coşmuş, üzerlerinden geçerken çığlıklar atıyorlardı. Birkaç saniye ne konuştuklarını unutup kafalarını kaldırdılar, martı sürüsüne baktılar. Mahalle denize on beş dakika uzaklıktaydı. Güneş doğmaya başladığında martılar sürüler halinde denize giderken estetik olmayan çığlıkları mahalleyi doldururdu."Çok gürültücüler." Dedi yüksek sesten hoşlanmayan Seyit. Bir adım daha atmıştı ki gökten düşen beyaz sıvı ceketinin omzuna kondu. Kafasını çevirip omzundaki sıvıya baktı iğrenerek. İsra parmaklarını dudaklarına örtüp gülüşünü bastırmaya çalıştı. "Sakın gülme." Dedi çenesini sıkan Seyit. İsra kafasını uslu bir çocuk gibi sallayıp çantasından çıkardığı ıslak mendili uzattı. Seyit parmakları arasından çekip bir tane çıkardı, ceketindeki pisliği temizledi."Gecikeceğiz." Islak mendili geri alıp çantasına koydu İsra. Sakin sokaktan yürüyüp geçtiler. Beraber yürüyen iki yabancılardı. Birbirlerini görmenin zoraki birlikteliği içerisindelerdi. Konuşmak yerine varmak istiyorlardı.Metro merdivenlerini inip kartlarını okuttular, yürüyen merdiveni geçip birkaç metre arayla bekleme alanında durdular. İsra kulaklıklarını takmış, o hüzünlü şarkıları dinliyordu. Elma yemişti ama midesi kazınıyordu. Kızarmış ekmek kokusu hala burnunda tütüyordu. Seyit bir elini cebine sokmuş, ayak uçlarına bakıyordu. Kahvaltı yapmayı seviyordu ama genelde o kalkana kadar sofrada bir şey kalmıyordu. Ütüsünü yapıp odasını toparlayana kadar iştahı kalmıyor, kendisine bir şey hazırlamıyordu. Hafta sonları kendi kahvaltısını hazırlıyor, bu kez de yalnız olduğundan pek bir şey yemiyordu. Arkadaşı olsaydı kahvaltı için mesaj atardı ama son beş senedir hiç arkadaşı olmamıştı. Eski arkadaşlarıyla da düğünden sünnete ancak görüşüyordu. Sıkıntılı bir nefes alıp ayakkabısının ucunu zemine sürttü.Metro varıp da kapılar iki yana açılınca kalabalığın içerisine dalıp birbirlerini kaybettiler, zaten çok yan yana durma hevesleri yoktu, bu yüzden aramadılar birbirlerini. Metro yolculuğu sakin geçti. İnmesi gereken durakta inen İsra aceleci adımlarla çıkışa yürüdü. İnşaat firmasının bir şubesinde, şantiyede mutfaktan sorumlu olarak çalışıyordu. Toprak yokuşu çıkıp düzlüğe girdi. İnşaat halindeki devasa binaların arasından geçip üst üste dizilmiş konteynırların önünde durdu. Hava bugün rüzgarlı olduğundan merdivenler sallanıyordu. Toprak ve çamur olan paçalarını silkeleyip merdivenleri çıktı. Üçüncü katın kapısını sonuna kadar açıp mutfağa geçti.Günün ilk çayını demlediğinde Seyit içeri girmişti. Herkesten erken geliyor, herkesten geç çıkıyordu. Sabahları bir poşet dolusu simit alıyor, kendine bir tane ayırdıktan sonra poşeti mutfak masasına bırakıyordu. Her gelen içinden bir simit alıyordu. Bazen öğlene doğru poşette son bir simit kalınca onu da İsra alıyordu. Böyle bir adamdı Seyit. Kapıdan girerken ayağına galoş giyiyordu İsra'nın sildiği yerler kirlenmesin diye. Günde belki beş belki altı kez sahaya çıkıyordu. Her seferinde kapıda ayaklarını silkeliyor, ayağına galoş geçirip öyle geliyordu içeri. İstemek yerine çayını kendi alıyor, kahvesini kendi yapıyor, odasını kendi temizliyordu. İş yerindeki herkesin dilindeydi nezaketi, temizliği ve efendiliği.İsra, onun nezaketinden ve efendiliğinden nefret ediyordu. Çevresindeki hiçbir erkek, hatta hiçbir kadın böyle değildi. Henüz yirmisinde olduğu için onu çocuktan sayıyorlar, ellerinin altında götürüp getiriyorlar, öğütleriyle sıkıyorlardı. Seyit ona bir şeylerin yanlış olduğunu hissettirdiğindendi nefreti."Kolay gelsin." Elindeki simit dolu poşeti masaya bırakıp kendine temiz bir tabak seçti. Üzerine peçete serip sıcak simidi koydu. Ardından üzerinde adı yazan kupayı seçip çay doldurdu. Bardağını ve tabağını alıp mutfaktan çıktı. Temiz ve tertipliydi. İsra'nın abileri mutfakta su içerken bile ortalığı kirletir, başına iş çıkarırlardı.Seyit odasına girip elindeki tabağı ve bardağı masasına bıraktı. İş çantasını sandalyesine asıp odanın camlarını açtı. Köşeye çektiği çiçeklerini camın önüne dizip suladı, yapraklarındaki tozu aldı. Daha sonra masasının tozunu da alıp gönül rahatlığıyla sandalyesine oturdu. Çok uzun zamandan beri kendi işini kendi görüyordu. İnsanların onun işini görmesinden, onun alanını işgal etmesinden, ona ait olan bir şeye dokunmasından hazzetmiyordu. En büyük çocuk olduğundan evle alakalı birçok şeyle de o ilgilendiğinden sorumluluk sahibi bir yetişkin olmuştu. Kimine göre pimpirikli, kadın gibi ya da enayiydi. Efendi olmanın bedeliydi bu tarz söylemler.Simidini yiyip çayını bitirene kadar herkes gelmişti. Boşalan bardağı ve tabağı alıp odasından çıktı, mutfağın kapısından içeri girdiğinde patronun sekreterini ve İsra'yı karşılıklı kahvaltı ederken buldu."Daha çok gençsin. Buralarda sürünüp millete çay mı yapacaksın hep. Sınava tekrar gir, okulunu oku. Beni dinle kızım." Patronun sekreteri Fatıma elli sekiz yaşındaydı. Lise mezunuydu, birkaç tanıdık sayesinde sekreterliğe başlamış, on beş senedir firmanın farklı şubelerinde çalışıyordu. İsra burada çalışmaya başladığından beri haftada en az bir kez bu öğütleri veriyordu."Bana bak örnek al. Yıllardır başkalarının ağız kokusunu çekiyorum. Kolunda bir altın bilezik olmadıkça böyle yerlerde hakir görüp ezerler insanı. Burnu büyüktür bunların, bakma böyle düzgün giyinip entelektüel takıldıklarına. Çoğu sonradan görme, Anadolu'nun köylerinde büyümüş köylü ana babanın evlatları. Böyleleri daha fena oluyor. Zaten varlık içinde büyümüş insan ne şov yapar ne de üstün görür kendini. Bunlar sonradan buldumcuk. Kendilerine benzeyen birini gördüler mi, bir zamanlar çektikleri sefaletin içinden gelen birini gördüler mi tepelerine binerler. Ezerler de ezerler."İsra'nın yüzünde bıkkın bir ifade vardı. İlk zamanlar kulağına küpe olan bu söylemler zamanla ağırlaşıp kulağını yırtmıştı. Boş bakışlarla ezbere bildiği lafları dinliyordu. Yüzünde ne hayret vardı ne öfke ne de heves."Hiçbir şeye layık görmezler. Ben de ezilerek büyüdüm de böyle yerlere geldim, sen de aynısını yaşa derler. Gurur kırıklığı biler insanı, diye düşünürler. Gururunu paramparça ederler. Kendilerinden yüksekte birine tapar, kendilerinden aşağıda birini ayakları altında çiğnerler. Hey yavrum hey. Zalimin okumuşu canavar gibidir. Okumamışı en fazla fiziksel zarar verir. Okul görmüşü ruhunun ağzına sıçar, senelerce toparlanamazsın da. Öyle afili lafları senelerce çıkmaz aklından."Seyit konuşulanları dinledikçe hayreti artıyordu. Fatıma'nın dilinin kemiğinin olmadığını, herkesin ondan çekindiğini, asla ağzına laf vermediklerini duymuştu. Ama ilk kez onun ağzından çıkanları dinliyordu."Biraz kılık kıyafetini düzelt. Aylardır çalışıyorsun, telefonun milattan kalma. Lise mezunu olduğunu biliyorlar, bari biraz düzgün giyin ki seni adamdan saysınlar. Su saçlarını tara, toparla. Gencecik kızsın. Biraz süslen Allah aşkına. Fakirlik başka özensizlik başka."İsra, ona fakir olmadıklarını söylemedi. Evleri kendilerine aitti, abilerinin kullandığı babaları üzerine bir araba da vardı. Babası emekliydi, abisi yeni çalışmaya başlamıştı. İsra'nın maaşı elinde kalmıyordu. Abisi yakında evlenecekti. O yüzden annesi her ay başında tüm parasını alıyor, düğün için biriktiriyordu. Kısacası madden fakir değillerdi, orta halli bir ailelerdi. Manen fakirlerdi. Sevgi fakiri, hoşgörü fakiri, anlayış fakiriydiler. İsra genç kızdır, ihtiyaçları vardır, güzel giyinmek ister diye düşünmezlerdi. Elindekiyle yetinsin, sesini kıssın, göze batmadan işten-eve gidip gelsin isterlerdi. O da yetmez, evi temizlesin, yemek yapsın, kimseyle görüşmesin isterlerdi.Seyit bu konuşmalardan rahatsız olmaya başladı. İsra'nın yaşamını az-çok biliyorlardı. Aynı mahallede büyümüşlerdi, aileleri tanışıyordu. İsra dişli bir kızdı ama etliye sütlüye karışmazdı. Abilerinin hükümranlığı ve annesinin otoritesi altında yaşıyordu. İsra'nın arkadaşları onun evinin civarında yaşıyordu. İsra oynamak için kapılarına gelirdi, görürdü onu. Biraz oynardı ki annesi sokağın başından bağırırdı."Oynamayı bırak gel şu bulaşıkları yıka.""Abilerinin karnı acıkmış, gel yemek ısıt.""Makine bitirdi, çamaşırları as."İsra elindeki bebekleri/taşları/topu bırakır, ses etmeden gerisin geri dönerdi. Seyit erkek olmasına rağmen toplumda kabul gören erkek modeli değildi. O da küçük yaştan beri her işi yapardı. Çamaşır da asardı, bulaşık da yıkardı, ütü de yapardı. Annesi onun efendiliğini, uysallığını ve sakinliğini kullanırdı ama ders başındayken veya arkadaşlarıyla oynarken asla rahatsız etmedi. Eskiden bu yana İsra'nın daha bu kadar küçük yaşlardan itibaren annesi tarafından böyle kullanılmasından hoşlanmazdı. Elbette yaşadıkları evde temizlik yapabilirdi, yemek yapmayı ve kendisine bakmayı öğrenebilirdi. Ama bunlar bir eziyet gibi olmamalıydı. Annesi bazen laf arasında 'Bu kız annesinin kuması sanki.' Derdi."Türk kahvesi nerede İsra?" Kahvenin yerini bilmiyor değildi. Hatta İsra çalışmaya başladığından beri ilk kez ona bir şeyin yerini soruyordu. Bu soruyu sorma sebebi İsra'yı bu muhabbetten kurtarmaktı. İsra anında anladı onun ne yapmak istediğini. Ayaklanıp tezgaha yürüdü. Dolaptan kahve çıkarıp bıraktı."Nasıl içersiniz?" dedi cezveyi ve fincanı da çıkarırken."Sade." Dedi Seyit gözleri mutfaktan çıkan Fatıma'yı takip ederken. "Bu hep böyle çok mu konuşur?""Evet. Çenesi açıldı mı saatlerce konuşur. Babasının iki kez evlendiğinden, annesinin kumasının ne kadar fena olduğundan, kocasının onu aldattığına kadar anlatır." İsra'nın söyledikleriyle bir an gülecek gibi oldu ama son anda tuttu kendini. Tebessüm kumral yüzünde takılı kaldı.Seyit çok yakışıklı bir adamdı. İsra, onu gülerken, kahkaha atarken, haylazlık yaparken hiç görmemişti. Her zaman aklı başında ve ağırdı. Yaşıtlarına göre de kendinden küçüklere göre de bambaşka bir adamdı. Şimdi onun yüzünde haylaz bir tebessümün takılı kaldığını görünce elinde olmadan şaşırdı. Baskılanmış, zapt edilmiş, gün yüzüne çıkarılmayan bir tebessümdü. Aklı başına erdiğinden beri onu yas tutan bir insana benzetirdi. Gerek sade giyiminden, gerek durağanlığından, gerek dünyadan el ayak çekmişliğinden bu kanıya varırdı."Sana mobbing mi yapıyorlar?""Ne mi yapıyorlar?" dedi İsra kaşları çatılırken. Karışımı koyduğu cezveyi ocağa bırakıyordu o sıra."Mobbing ne bilmiyor musun?" Konuşmalardan, sohbetlerden uzak ve dünyaya kapalı biri olduğundan iş dünyasındaki kavramlardan uzaktı."Hayır.""Yani üzerinde baskı mı kuruyorlar? Kılık-kıyafetine, saçına, yaşantına mı karışıyorlar?""Ona herkes karışıyor," dedi İsra ellerini ceplerine koyarken. Kabarık saçları bir bulut gibi sırtındaydı. Sarı gözlerinde yorgunluğun emareleri vardı. Yirmi yaşındaki bir gencin yaşam arzusunu taşımıyordu. Yapması gerekenleri yapan, buna ayarlanmış bir robot gibiydi. Seyit sanki yansımasına bakıyordu. Hatta İsra ondan daha üzücü bir haldeydi. Belki de dinlediği hüzünlü şarkıların bunda büyük bir etkisi vardı. "Mahallenin imamı bile geçen gün babama 'Senin kız niye öyle dar pantolonlar giyiniyor.' Demiş." "Baban 'Sen benim kızımın neresine bakıyorsun dingil?' diyememiş mi?" İsra'nın gözleri kısıldı. Hayatı boyunca saçına, giyimine, yaptığı yemeğe, baktığı yere, hatta düşündüğü şeye bile karışmışlardı. Yemeğe çok tuzlu, pantolonuna çok dar, saçına çok uzun, baktığı yere ayıp, düşündüğü şeye saçma demişlerdi. Şimdiye kadar kimse karşısındakini sorgulamamış, hatayı hep İsra'da bulmuşlardı."Yok. Dar pantolonlarımı toplayıp çöpe attı eve gelir gelmez." Seyit'in çenesi kasıldı, dilini iç yanağında gezdirdi. Çok sakin bir adamdı ama baskılanmış duyguları vardı. Kolay kolay öfkelenmez ama öfkelendiğinde taş taş üstünde bırakmazdı. Bir taş gibiydi. Öylece duruyordu. Duyguları ikinci bir taştı ve birbirine sürtünmeye başlıyordu. Arada kıvılcımlar çıkarıyordu. Eğer koşullar sağlanırsa kıvılcımlar etrafa saçılıp büyük bir yangın çıkarıyordu. O yangının ateşi, dumanı, isi herkesin üzerine bulaşıyordu."Buradakiler peki?""Düzgün giyin deyip duruyorlar. Ne var kılık kıyafetimde anlamıyorum."Üzerinde çok cepli bir pantolon, kalçalarını örten bir sweatshirt vardı, ikisi de siyahtı. Eski ama temizlerdi. Ayakkabıları bağcıklıydı, şantiye koşullarında epey yıpranmışlardı."Bir şey yok." Dedi Seyit onu süzerken."Bence canları sıkılıyor," İsra cezveyi sapından kavrayıp dökmemeye çalışarak fincana aktardı kahveyi. "O yüzden her şeyden konuşuyorlar. Ben insanların kılık kıyafetiyle, saçıyla, tipiyle ilgilenmiyorum. Bunlarla ilgilenmek, eleştirmek ve konuşmak bana çok manasız geliyor." Normalde pek konuşkan değildi. Çünkü kimse onu adamdan saymıyordu. Yaşı yirmi olduğundan fikrini sormuyorlar, sorumluluk verip yetkiden mahrum bırakıyorlar, görmüyorlardı. Seyit'in yumuşak sesi, ilgili bakışları ve onu dikkate alan konuşmaları İsra'da konuşma isteği uyandırıyordu. Bu kendisine özel bir muamele değildi. Seyit kimle konuşsa böyleydi."Bence de anlamsız. Eğer bu konu da canını sıkan olursa bana söyleyebilirsin.""Siz benim velim değilsiniz Seyit Bey.""Velin değilim ama herkesin yardıma ihtiyacı vardır. Yardıma ihtiyacın olduğunda danışabileceğin bir yetişkinin olduğunu bilmek güvende hissettirir. Bana gelebilirsin."İsra duraladı, sarı gözleri Seyit'in omuzlarında takılıp kaldı. Çok uzun zamandır kimse ona böyle şeyler söylememişti. Herkes 'En iyisini ben bilirim. Sen sus.' Tavrına bürünmüştü. İsra'yı dinlemiyorlar, yardıma ihtiyacı olduğunda başvurulacak biri olduklarına dair bir güven vermiyorlar, başına bir şey gelecek olsa doğduğuna pişman ediyorlardı. Ayağı taşa takılsa, yüz üstü düşse 'Niye takıldın taşa?' diyorlardı. 'Kendin düşen ağlamaz, kalk oradan.' Diye devam ediyorlardı. Bir yetişkinin ona el uzatması zihninde şimşeklerin çakmasına sebep oldu. İçinde bir nefret kabardı, kindar bakışları Seyit'in gözlerini buldu."Yardım bir kere yapılır, olmadı iki kere. Kimse kimseye üç kere, beş kere yardım etmez. Yarın sıkılacaksanız, elinizi çekecekseniz, minnet bekleyecekseniz böyle şeyler söylemeyin. Aziz değilsiniz sonuçta."Seyit'in kaşları havalandı, kendisine dikilen kindar bakışlarla ne diyeceğini bilemedi. Henüz yirmisindeki bir genç kızın dünyayı bu kadar çabuk tanımış olması bir ağırlık gibi çöktü üzerine. Zamanında çok kez yardım eline ihtiyaç duymuş ama bulamamıştı belli ki. Şimdi biri elini uzatınca güvenip tutamıyordu o eli. "Belki azizimdir." Dedi dudağını sağ yanağına kaydırırken. "İnsanlar birbirine benzer ama herkes aynı değildir İsra. Beni sına, sonra karar ver. Belki hamurum başkadır.""Hepimiz aynı hamurdan üredik. Siz de herkes gibisiniz."Seyit'in herkes gibi olmadığını çok iyi biliyordu. İspatlama çabasına girmeden çok kez ispatlamıştı bunu. Ama İsra kendini buna inandırmak istiyordu. Dünya da kibar, anlayışlı ve onu gören insanlar olduğunu bilirse isyan ederdi. Kendinden, çevresindekilerden, dünyadan daha çok nefret ederdi. Değiştirmeye kuvveti olmadığını bildiğinden hayat bir azaba dönüşürdü. Kendini dünyada böyle insanlar olmadığına inandırarak uyutursa yaşaması daha kolay olurdu. Bir kazanın içerisindeydi, su ağır ağır kaynadıkça yandığını fark etmiyordu. Seyit kazanın dışından yandığını söylüyordu ve İsra bunu görmek istemiyordu. Kazan yakıyordu ama dışarısı keskin ayazdı. Yaşatmazlardı onu.Erkek olsa işi kolay olurdu. Erkekler büyüdükçe anneleri de babaları da çekinirlerdi. Kolay kolay karışamazlardı. Kadınlarsa büyüdükçe daha çok baskılanırdı. Namuslardı, sakınılır, eller/diller/gözler hep üzerinde olurdu. İsyan etmek değil, koşullardan şikayetçi bile olmazlardı. Kadın olmalarına rağmen bakılmış, büyütülmüş, o yaşa getirilmişlerdi. Çenelerini kapatıp dizlerini kırıp evlenene kadar dünyaya tamah etmeyerek yaşamalılardı.İsra, kadın olmaktan nefret ediyordu. Bu nefretini unutmamak için saçlarını kesmiyordu. Uzun saçları bir urgan gibi ensesine, boynuna, yüzüne dolandıkça ona bir kadın olduğunu hatırlatıyordu. Yazın yakıyor, kışın bunaltıyordu, kadın olmanın yakıp bunalttığı gibi. Seyit ağzını açtığında İsra fincanı önüne bırakıp lafını ağzına tıktı, kulaklıklarını taktı, paspası alarak mutfaktan çıktı. Seyit giden kızın arkasından düşüncelere daldı. Daha önce hiç kendisinden daha karmaşık birine denk gelmemişti. Seyit bulmaca seviyordu, İsra zor bir bulmacaya benziyordu. Onu dolandığı iplerden, düşüncelerden ve kendinden çözmek istiyordu. O an böyle bir his oturdu içine.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.