İçeriğe geç

SOLDA SIFIR

Bölüm 1 · 9 dk okuma

SOLDA SIFIR

Bölüm 1

1. Bölüm

Ekmeğin, suyun ve paranın herkese yetmediği bu dünyada keder, acı ve hüzün herkese fazla fazla yetiyordu. Bazılarının yürekleri göğsünde kudurmuş bir köpek gibiydi, bazılarının rüyaları yerine keskin kâbusları vardı, bazıları onlarca ülke olan bu dünyada vatansız bir yabancı gibiydi. Bazı insanlar bu kederle başa çıkamıyorlardı. Kendini yerden yere vuruyor, duvardan duvara atıyor, içlerindeki zehirleri atamıyor ve sonunda kendilerini yorgun argın mezara atar gibi yatağa atıyorlardı. Bazıları içlerinde bir kadın cenazesi, bazıları adam cenazesi, bazılarıysa çocuk cenazesi taşıyorlardı.

İçinde bir çocuğun cenazesini taşıyordu uzun zamandır.

Hızla ilerleyen metronun içinde, ortalarda bir yerde, ayaktaydı Seyit. Bedeni dik, gölgesi kamburdu, şairin dediği gibi. Kalabalık metroda kişisel sınırları ihlal ediliyordu. Aslında bununla çok küçük yaşta tanışmıştı. Pasaklı ve biriktiren bir çocuktu. Ona dünya denen yolculukta eşlik eden eşyaları atmaya kıyamıyordu. Odası ağzına kadar gazete kağıtları, plastik şişeler, yediği paketli ürünlerin ambalajları, dökülmüş yapraklar hatta patlamış toplarla doluydu. Bir gün okuldan döndüğünde odası temizlenmiş, pırıl pırıldı. Annesiyle uzun uzun kavga etmişti.

"Neden temizledin odamı?"

"Oğlum kötü kokuyordu artık. Ne pislik varsa doldurmuşsun odana, olur mu öyle Allah aşkına?"

"Tamam da neden temizledin? Neden girdin odama?"

"Oğlum, dedim ya, kokuyordu artık odan. Önünden bile geçilmiyordu yavrum."

"Hayır, neden girdin odama? Neden yani? Ben akıl edemiyor muyum onu? Sen neden girdin benim odama? Benim odam değil mi? Neden girdin odama?"

Bir papağan gibi aynı soruyu tekrarlayıp durmuştu. O gün, daha on iki yaşındayken insanların işgalci olduğunu öğrenmişti. Reklamlarla zihnine, ayak uçlarıyla kişisel alanlarına, yediği yemeklere, odasına, üstüne, başına yani neyi varsa bu dünyada, sızıyorlardı. Sonra işgal edip kendilerine ait bir şeye çeviriyorlardı. Bundan nefret ediyordu. Ona ait olan onda kalmalıydı. Zihni, giysileri, odası, kişisel alanı hatta kalbi bile.

Takriben on iki yaşından beri pek hazzetmiyordu işgalci insanlardan. Bu yüzden hep ders çalışmayı bir tecrit aracı olarak kullanmıştı.

"Düğün var akşama, hazırlan hadi."

"Sınavım var yarın."

"Dedenlere bayramlaşmaya gidiyoruz."

"Ders çalışacağım."

"Misafirlerimiz gelecek."

"Ödevlerim var."

Bu sayede ortaokuldan beri girdiği her sınavda birinci olmuştu. Ülkenin en iyi okulunda Mühendislik kazanmış, birincilikle bitirmişti. Okulu biter bitmez havada kapmışlardı. Şimdi, on seneye yakındır, bilinen özel bir kurumda çalışıyordu. Bu kez de işini bir tecrit aracı olarak kullanıyordu. Akrabaları, arkadaşları, tanıdıkları yüzünü unutmuştu. İş arkadaşları da yüzünü biliyor, sesini pek bilmiyordu.

Durağan bir insandı. Maaşını etkilediği kadarıyla enflasyonla, en sevdiği abur cubur fiyatlarına gelen zam kadarıyla zamlarla ve işinin tatil olup olmayacağını belirlediği kadarıyla gündemle ilgileniyordu. Gördüğü şeylere duyarsız kalmaz ama kendi gidip de dert bulmazdı. Kibardı, nezaket sahibi ve anlayışlıydı. İnsanlar ondan bahsedildiği an nezaketini över de överlerdi. Kolay kolay kızmazdı. İnsanlara öfkelenmeyi bile çok görüyordu.

Önündeki koltuk boşalınca oturup çantasını kucağına aldı. Kulaklık takmayı sevmediğinden insanların gürültüsünü duyuyordu. Uğultulu, anlaşılmaz ve sıkıcı bir gürültüydü. Karşı penceredeki yansımasına baktığında göğsünden sakin bir iç çekiş yükseldi dışarı doğru. Biri dışarıdan baktığında durağan ve sıkıcı bir yetişkin görürdü. Büyük haksızlıktı. Olan biten, yıkılan ve yanan, ağlayan ve bağıran ne varsa içindeydi ama insanlar sadece dışını görüyordu.

Kendi yansımasına bakarken hemen yakınındaki kadının kıpırdandığını gördü. Yirmilerinde genç bir kadındı ve yüzündeki ifadeden rahatsız olduğu anlaşılıyordu. Kadının arkasında otuzlarının başında gibi görünen uzun ve kapüşonlu bir adam dikiliyordu. Kolu sürekli hareket halindeydi kadına doğru. Ya taciz ediyordu ya da hırsızlık yapıyordu.

Akşam vaktiydi. Metrodaki insanlar gibi onun da canı burnundaydı. Tüm gün oraya buraya gidip gelmiş, yorulmuştu. Karnı da açtı. Uğraşmak istemeyebilirdi ama bir şey yapmazsa karnına ağrı girerdi, uyuyamazdı gece.

"Ne yapıyorsun?" dedi gözlerini adamın yüzüne dikerken. Takım elbise içerisinde, gayet sakin görünen ama tiksintiyle bakan bir adamın yüksek sesle sorduğu soru etrafındakilerin ilgisini çekti. Herkes onun mavi gözlerini birer namlu gibi doğrulttuğu kişiye baktı yorgun gözlerle.

"Bana mı sordun?" dedi kapüşonlu anında tedirgin olurken.

"Evet. Ne yapıyorsun orada?" dedi Seyit, kaşlarıyla adamın kolunu gösterirken. Gerginlik büyüdükçe büyüdü. Kapüşonlu adamın hareket edeceğini anladığı anda önündeki genç kadının kolundan kendine doğru çekti. İnsanlar tedirgin olup bağırırken adam koşturmaya başladı.

Öfke ve tiksinti hisleriyle dolup taşarken kafasını çevirdiğinde tanıdık bir sima gördü.

Metroya bindiğinde bu yana dalgın dalgın etrafını izliyordu İsra. Düşünceler düşünceler üstüne kuruluyor, ardından patır kütür yere seriliyorlardı.

İlk vesikalığını nerede çektirmişti, neye benziyordu, nasıl çıkmıştı anımsamıyordu. Anımsadığı tek fotoğraf çekimi lise mezuniyetiydi. Sınıf arkadaşlarıyla bir araya gelmiş, üstlerinde cübbeleri, başlarında kepleri, birkaç fotoğraf çektirmişlerdi. Ardından herkes dağılmıştı. Kimisi sevgilisine, kimi arkadaşlarına, kimisi ailesine gitmişti. Bir o kalmıştı eşsiz, arkadaşsız, kimsesiz.

Kimseyi suçlamaya takati yoktu. O, insanların silik ama bıraktıkların duyguların keskin olduğu anının suçlusu kendisiydi.

Bu konu nereden gelmişti aklına farkındaydı. Kimlik kartını yenilemek için biyometrik fotoğraf çektirmiş, vesikalıkları alınca, birden nüksetmişti düşünceler. Vesikalıklarını çantasına alıp gelen metroya binmiş, ortalara ilerleyip ayakta durmuştu boş yer olmadığından. Bu durak hep kalabalık olurdu, ayakta durmaya alışkındı. Alışkın olmadığı kalabalıklardı. İnsanların gözlerinden, seslerinden, bedenlerinden nefret ediyordu.

Sonraki durağa varmayı beklerken metronun içinde bir hareketlilik oldu beklemediği anda. Bir eli çantasının sapında, bir eli askıda ayakta kalmaya çalışırken insan kalabalığının içinde saf saf bakınmaya çalıştı ne olup bittiğinde. Bir anda kalabalıklar metronun diğer ucuna yığıldığında ortada tek başına kaldı. Metronun diğer ucundan bir adam koşarken ona doğru, hemen arkasındaki sima tanıdıktı.

"İsra, tutar mısın!" Dedi o tanıdık sima. Göz göze geldiler, İsra olduğu yerden bakmaya devam etti. Metro bir sonraki durakta durmak üzereydi, insanlar hep bir ağızdan bir şeyler söylüyor, çoğu sıyrılmaya çalışıyordu kapı önlerinde birikerek. "Tutar mısın şu adamı!" Adam önünden geçerken sanki her şey ağır çekimdeydi. İki eliyle kollarına yapışabilir yahut ayağını uzatıp çelme takarak inmesine engel olabilirdi. Onun yerine çantasını sıkı sıkı kavradı, bedenini geri çekerek adama yol açtı. Metro durur durmaz adam kapıdan çıkıp koşturmaya devam etti.

Birkaç kişi daha indikten sonra metro kaldığı yerden devam etti. İsra tanıdık simaya döndüğünde göz göze geldiler. Elleri iki yanında, nefes nefese, çatık kaşlarla İsra'nın yüzüne bakıyordu. Gözlerini çekti, korkudan dolayı inen birkaç kişinin bıraktığı boşluğa oturup çantasını dizlerinin üzerine koydu. El uzatmaktan ve çelme takmaktan hep imtina etmişti, yaşamının geri kalanında da böyle olacaktı. Onca insan vardı, çoğu genç ve atılgan erkeklerden oluşuyordu. Onlardan birinin yapması gerekeni yapmak ve sadece sakince eve gideceği bir akşamı belki de hastanede geçirmek istememişti. Metroda yanlış şeyler yapmayı göze alan birinin ceplerinde kesici ve delici alet taşıdığına emindi. Böyle adamları iyi bilirdi.

Bazıları ona kınayarak bakarken bazıları da anlayışla bakıyordu. İsra hiçbiri, herhangi bir sebepten baksın istemiyordu. Kulaklıklarını takıp metronun ineceği durağa varmasını bekledi sabırla. Sanki metronun tüm ışıkları üzerine toplanmış gibi hissediyordu. Bunalmaya, terlemeye ve içten içe gerilmeye başladı. İçi sıkışıyordu. Sanki bir ip etrafına dolanmış, ters yönlere doğru çekiştiriliyordu görmediği eller tarafından.

Kaçan değil, engel olmayanın suçlandığı o dakikalarda metro durur durmaz İsra hiç beklemeden indi. Seyit birkaç adım arkasındaydı. Elinde iş çantası, hızlı hızlı adımlarla ona yetişmeye çalışıyordu. Muhtemelen neden adamı tutmadığını soracaktı. Neden engel olmadığını, çelme takmadığını, önüne geçip durdurmaya çalışmadığını... O sorulardan kaçınmak için adımlarını hızlandırdı. Yürüyen merdivenleri koşarak çıkıp akşamın karanlığına karışmaya niyetlendi fakat ardından gelen ses ayaklarının yere çivi gibi çakılmasına sebep oldu.

"Durur musun orada!"

Seyit nefes nefese yanına varıp kapüşonlusunu kafasına geçirmiş kızın yüzüne bakmaya çalıştı. Kara saçları kapüşonludan çıkmış, kakülleri alnını örtüp kaşlarının altına kadar uzanıyordu. Elleri çantasının kolunu sıkı kavramış, alt dudağını ısırıyordu. İsra'yı gerdiğini anlayınca derin bir nefes alıp saçlarını karıştırdı boştaki eliyle. Bahar olmasına rağmen havalar buz gibiydi. Soğuk bir rüzgâr üstlerine koşup tenlerini ısırdıktan sonra aralarından sızıp geçti. İsra omuzlarını kasıp kendini korumaya çalışırken Seyit dağılan saçlarını bir kez daha toparladı.

"Neden durdurmadın adamı?" Yeni yeşermeye başlayan sakallarını sıvazladı Seyit. İri, mavi gözleri İsra'nın üzerindeydi. Rüzgâra karşı durduklarından kumral teni şeffaflaşmış, burnu akmaya başlamıştı. Buz gibi elleri, arada kulaklarını ısıtmak için kalksa da faydasızdı.

"Neden durdurmalıydım?" dedi kafasını kaldırıp burnunu diken İsra. Sarıya çalan gözlerini uzun kirpikler çeviriyordu. Yüzü soğuktan kaskatı kesilmiş, esmer teni solmuştu. Kakülleri rüzgarla dağılıp yeşil-mavi kurşun kalem izi olan alnını açığa çıkarıyordu. Burnunun ucu kızarmış, kapüşonlusunun koluyla arada burnunu siliyordu. Dudakları ısırmaktan kanlanmış, soğuk yedikçe büzülüyordu olduğu yerde.

Seyit aldığı cevap karşısında kafasını iki yana salladı onaylamaz anlamda. Ardından iş çantasını İsra'ya uzattı. "Tutar mısın?"

İsra cebindeki elini çıkarıp kahverengi deriden yapılmış dikdörtgen çantanın sapını kavradı. Seyit siyah takımın ceketini çıkarıp beyaz gömlekle kaldı. Beyaz gömleğini, kumaş pantolon içine sıkıştırmış, üstüne siyah kemer takmıştı. Mavi bir kravat, beline kadar iniyordu. Geniş omuzları soğukla titrese de ceketi İsra'nın omuzlarına bırakıp çantasını elinden aldı.

"Yürüyelim hadi." Keskin rüzgâr dallarda tomurcuklanmış çiçekleri dağıtıyor, bozuk kaldırıma serpiyordu. Sokak lambaları etrafı aydınlatıyor, birkaçı keskin rüzgarla cızırdıyor ama sönmüyordu. İsra ceketten gelen parfüm kokusuyla mest olmuştu ama yanında soğuktan kaskatı kesilmiş Seyit'e baktıkça utanıyordu. Ceketi geri vermek istiyordu ama sırtındaki sıcaklık çok hoşuna gitmişti. Seyit'se yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Soğuk vurdukça kasları sıkılaşıyor, yorgunluk bedeninden çekiliyordu.

"Seyit Bey." İsra adını seslendiğinde kafasını eğip çevirerek yüzüne baktı. Aralarında yirmi santim, on iki yaş, bir kuşak vardı. Aralarında mesafeler, tecrübeler ve keskin rüzgarlar...

"Söyle İsra." Dedi burnunun ucunu okşarken. İsra boğazını temizleyip parmaklarını sıktı. Çatlamış dudaklarını ıslatıp Seyit'in mavi gözlerine baktı.

"Kızdınız mı?"

"Kızdım tabii. Adamı durdurmanı söyledim ama sen yanından geçip gitmesine izin verdin."

"Yine olsa, yine geçip gitmesine izin veririm." Seyit durup ellerini kemer hizasına yasladı, kafasını omzuna yatırıp kendisi gibi durmuş İsra'nın yüzüne baktı.

"Sen çocukken de böyleydin. Arkadaşların kavga ederdi, engel olmazdın." İsra kafasını sallayıp onay verdi.

"Sizde koşa koşa gelir, ayırırdınız çocukları." İsra ceketi omuzlarına çekip yüzünü içine sakladı. Seyit bir elini cebine sokup iş çantasını sallaya sallaya yürümeye devam ettiğinde İsra hemen yanındaydı.

"Hangimiz yanlış yapıyoruz peki?" İsra dudaklarını büküp omuzlarını silkti. Yanlış veya doğruyla ilgilenmiyordu. Çoğu zaman yanlışın veya doğrunun ne olduğuyla da ilgilenmezdi. Birbirleri şekline bürünen, akışkan ve aldatıcı şeylerdi çünkü.

"Siz her şeye müdahale ederek yanlış yapıyorsunuz."

"Sen de her şeyi görmezden gelerek yanlış yapıyorsun."

Cadde boyunca araçlar vızır vızırdı. Metro durağının sağında ve karşısında AVM'ler, birkaç yolu birleştiren kavşak, birkaç otobüs durağı olduğundan yollar hiç boş kalmıyordu. Önlerine hafif bir yokuş çıktığında tırmanıp düz yola geçtiler. İki şeritli yolun bulunduğu cadde boyunca bir tarafta sitenin telleri, bir tarafta sıralı dükkanlar vardı. Karşıya geçip site tellerinin kapattığı kaldırımda yürümeye devam ettiler.

İsra'nın iki abisi vardı. Normalde yanında erkek olsa karnına ağrı girerdi korkudan. Ama yanındaki Seyit'ti. Abilerinden büyük, saygı duydukları ve laf edemeyecekleri bir adamdı. Onlar Seyit'i ne zaman görse saygıyla selam verip halini hatırını soruyorlardı. Bir sokakta ailesinden olmayan bir erkekle rahatça yürümek garip hissettiriyordu. Aylardır aynı metroya biniyor, aynı sokakları peş peşe yürüyorlardı. Birbirlerini görmüyor, görseler de görmezden geliyorlardı. İlk defa birkaç kelam edip yan yana yürüyorlardı.

Birkaç tanıdıkla selamlaştılar, yer yer bozuk kaldırımlarda düşmemek için telefon fenerlerini yaktılar, konuşmamak ikisi için de cazip olduğundan sustular. Yol çok uzun değildi ama onlar yavaş yürüyordu.

İsra geri geri yürüyen hüzünlü bir kızdı, Seyit olduğu yerde sayan yetişkin bir adamdı.

Ortak noktalarıysa sırtlarına çivilenmiş yalnızlığın portresiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.