İnce bir yağmur biteviye yağıyordu. Akşam saatleriydi. Metro arızalandığı için otobüs bekliyorlardı. İsra duraktaydı. Kulaklıkları kulağında, elleri ceplerinde, kapüşonu başındaydı. Saçları kapüşondan taşmış, rüzgar estikçe yüzüne çarpıyordu bir kırbaç gibi. Ufak tefekti, etrafını saran yetişkinler arasında görünmüyordu. Etrafını saran yetişkinlerin şemsiyelerine çarpan yağmur üzerine akıyordu. Ne kendi çekiliyordu ne de onlara çekilin diyordu. Akşam kalabalığının doldurduğu bir otobüs yanaştı. Duraktakiler kalan boşlukları doldurduğunda durakta kimse kalmazken otobüste de tek kişilik bile yer kalmamıştı. Otobüs geldiği gibi gittiğinde İsra demir oturağa geçti, kafasını cam durağa yasladı. Kalabalık dağılınca hemen ilerideki sokak lambası altındaki Seyit'i gördü.Üzerindeki paltonun yakalarını kaldırmış, yüzünü yakalar içine gizlemiş, ilgisiz bakışlarla gelip giden araçlara bakıyordu Seyit. Günün yorgunluğu gözlerine, omuzlarına, bacaklarına çökmüştü. Bazen kalbinin bir saksı olduğunu düşünüyordu. Bir balkonun mermerinde öylece dururken yel, yel olmasa haylaz bir kedi devirmişti. Parça parça olmuştu saksı, tarumar olmuştu içindeki çiçekler. İnce yağmurun altında serinliyordu tarumar olmuş çiçekler. Bu yüzden hiç kaçmazdı yağmurdan, taşımazdı yanında şemsiye.İsra onun duruşundan nefret ediyordu. Sokak lambasının altında, sırtında heybe taşıyan bir adam gibi duruyordu. Heybesinde hayal kırıklığı, hüzün, yalnızlık ve yaralayan anılar taşıyan bir adam... Sırtında taşıdığı bir tek bu da değildi. Çirkin hisler, kendi yaşamı önüne geçmiş sorumluluklar, insanın kanına dokunan hoşgörü taşıyordu. İsra'nın on iki sene sonraki hali gibiydi.Onların birbirinden haberi yoktu. Biri gençliğini görüyordu ötekinde, diğeri kendinden on iki sene sonrasını. Halbuki çok eskiden bu yana Seyit'in geçtiği yollardan İsra'da geçiyor, on iki sene sonrasından takip ediyordu. Aynı okullarda okumuşlardı. Seyit'in bir zamanlar oturduğu, öğretmen masasına en uzak, en köşedeki masada İsra oturmuştu. Aynı kitapları okumuş, kütüphanenin aynı sandalyesini benimsemiş, okul bahçesindeki gözlerden uzak söğüt ağacı altında müzik dinlemişlerdi. Zamanları birbirini tutmamıştı sadece.Bir keresinde, henüz lise ikideyken İsra, öğretmeni ona Seyit'e benzediğini söylemişti. Onun verdiği cevapları veriyorsun İsra, demişti. Sanki onun büyüttüğü bir çocuksun, ondan gibisin, demişti devamında. İsra bunu yalnızlıklarının ve sessizliklerinin benzemesine bağlamıştı. Bütün insanlar aynı hamurdan nihayetinde hocam, demişti. Öğretmeni Seyit'in de aynı cevabı verdiğini söylemişti.Çok kez izlemişti Seyit'i. Neyimiz benziyor ki, diye düşünmüştü. İlk zamanlar anlayamamıştı. Kafasının içi doluydu kendi yaşamayla. Hayatın meşgalesi izin vermemişti anlamasına. Kafası bulanıktı, gözleri nemli. İsra şöyle hisli hisli, kimseden utanmadan ve içindekileri dökerek ağlamayalı çok olmuştu. Yaşı yirmiydi ama elleri de yüreği de hisseden yerleri de nasır bağlamıştı çoktan. Nasırlar engel olmuştu görmesine. Hala aynıydı ama artık düşünmüyor, içerlemiyor ya da isyan etmiyordu. Hissizleşmişti. Ağlamak, gülmek ve içerlemek çok geride kalmıştı. Artık sadece anlıyordu. Başkalarını anlıyor ama kimsenin onu anlamayacağını biliyordu.Seyit, İsra'nın gözlerine onu anlarmış gibi bakıyordu. O gün sıkılgan yüzünü görmüş, Fatıma'nın sohbetinden de kurtarmıştı. Başka bir çalışan yahut mühendis olsa o da öğütler dizer, sohbeti uzattıkça uzatırdı. Abisinin savuruşundan da kurtarmıştı. Bir yardım eli olacağını söylemişti. İsra senelerdir ne kimsenin elini görmüştü kendisine uzanan ne kimseye elini uzatmıştı. İnsanlara dokunmaz, kimsenin ona dokunmasını da istemezdi. Parmak uçları bir insanın etine dokunmayalı rahat üç sene olmuştu. Bir bebeğin pürüzsüz tenini dahi sevmemişti. İnsanlar da ona yalnızca vurmak için dokunuyordu. Annesi kaba etlerini çimdikliyordu, abisi sırtına vuruyordu sinirlendiğinde. Babasıysa ne sevmek için ne dövmek için dokunuyordu.Bakmış, bakmış sonunda anlamıştı nelerinin benzediğini. İsra da sırtında çirkin hisler taşıyordu. İsra da yorgundu, kalabalıklar arasında yalnızdı, kendi yaşamına dair karar verme hakkı yoktu. Seyit, onun hüzünlü şarkılar dinlediğinden bahsetmişti. O daha da hüzünlü şarkılar dinliyordu. Yıllanmış hüzünleri, kederleri, anlaşılmamışlıkları denkti birbirine. Ama benzemeyen çok yanları vardı. Seyit müdahale ediyordu, İsra geri çekiliyordu. Seyit nazikti, İsra onun nezaketinden nefret ediyordu. Seyit efendiydi, İsra uzun zamandır arsızlıkla anılıyordu. Seyit kıymetliydi, İsra solda sıfır. Seyit yerinde duran bir adamdı, İsra geri geri yürüyen hüzünlü bir genç kız. Seyit varılan yerdi, İsra geçilen. Zamanları tutmadığı gibi adımları da tutmuyordu birbirini.Otobüs geldiğinde ayaklandı, açılan kapıdan binip kartını bastığında Seyit hemen arkasındaydı. Peş peşe dar alanı geçip orta kısımda durdular. Otobüs sakindi ama bütün koltuklar doluydu. Sırtlarını geniş camlara yasladılar yan yana. Islanmışlardı, yağmur kokuyordu üstleri başları. İsra'nın kulaklıklarından taşan hüzünlü şarkı, otobüsün uğultusuna karışıp Seyit'in kulağına kadar varıyordu.O günlerden bir rüzgâr eser, ümitlerin seni terk ederSenden o bakışları gizler kapkaranlık kederHayatta paylaşmaya değer bildiğin bir sır varsa eğerHaykırıp dağlara taşlara anlatmalıymış meğerSeyit "Sana eğlenceli şarkılar mı bulsak?" deyiverdi birden. İsra, onun kıpırdayan dudaklarını okumuştu. Kulağındaki kulaklığı çıkarıp sweatinin yakasından içeri attı."Neden bu kadar önemli bu şarkılar?""Hüzünlü şarkıların insana ne ettiğini bilirim. Bana ettiğini sana da etmesin diye.""Size ne etti ki bu şarkılar?""Beni yerden yere, duvardan duvara vurdu. Sen daha gençsin İsra. Ne yerin ayazını ne duvarın ayakta duramayışını tat. Oturduğun yer sıcak, yaslandığın duvar sağlam olsun."Tam üç senedir göz pınarlarında derya gibi birikmiş gözyaşları birden akıverdi. Ama ne akmak... Hüngür hüngür, içli içli, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Otobüsteki tüm bakışlar İsra'nın yüzüne değdi, tenini kesti, etini dişledi. Seyit bir adım attı, İsra'nın önünü kapattı."Sırtım geniştir, görünmezsin."İsra'nın neden birden böyle içini dökercesine ağladığını bilmiyordu. Yanlış bir şey söylemiş de içinin bam telini mi titretmişti? Ne yapmıştı akşamın bu vakti de gencecik kızı ağlatmıştı? Utandı Seyit, yanakları kızardı insanlar onlara bakarken."Sizden nefret ediyorum," dedi İsra. Otobüs durmuştu o esnada. Koltukların yarısı boşaldı, kapılar kapandı, devam etti yoluna. "Sizden kimseden etmediğim kadar nefret ediyorum." Hıçkırıklar sözlerini bolmüş, dizdiği ipi kemirmiş, yerine yeni anlamlar sızdırmıştı. Yaşamak kuytu yerlerine dolmuştu içindeki yıkıntıların. Dolmuş, doldurmuş, benimsemişti bunca zaman. Vurmuşlardı, ağlamamıştı. Cümleler canına kastetmişti, ağlamamıştı. İmalı bakışlar ıslıklı bir oklar gibi iman tahtasına saplanmıştı, ağlamamıştı.Sonra merhametin tüyü okşamıştı, ne varsa dökülmüştü gözlerinden.Otobüsün sıcak, rahatsız edici ortamında dakikalarca ağladı. Seyit onu sakladı, kendi hedef oldu meraklı bakışların. Otobüs inmeleri gereken durağa vardı, İsra'nın bileğini kavrayıp çıkardı oradan. Durağın arkasında mermer bir alan vardı. Metro çıkışının da arkasıydı. Birkaç bank diziliydi yan yana. Banklardan birine yönlendirdiğinde İsra oturup ayaklarını banka çıkardı, yüzünü dizlerine gömdü.Seyit çantasındaki suyu çıkarıp yanına oturdu. Ağzını açıp "Su iç, sakinleş." Dedi. İsra ona sırtını dönüp kollarını bacaklarına sardı. Ağlamayı unutmuştu. Ağlamak böyle utandıran bir şey miydi? İçi neden bu kadar acıyor, sökülecekmiş gibi hissettiriyordu?"Yanlış bir şey mi söyledim?" İnsanlar hiçbir zaman suçu kendinde aramazdı, Seyit arıyordu. İnsanlar hep 'Sen yanlış yaptın, o yüzden böyle oldu.' Derlerdi. Suçu yine İsra'ya atarlardı."Hayır. Şarkı çok hüzünlüydü." Dedi İsra burnunu çekerken."Şarkı yüzünden ağlıyor olsaydın benden nefret ettiğini söylemezdin." İsra hisli iç çekişlerle ağlarken sessiz kaldı."Neden nefret ediyorsun benden?" Bir cevap istiyordu Seyit. Ama kıza vura değil, sakince istiyordu. Abisi cevap isterken ısrarcıydı, annesi sıkılgan, iş yerindekiler meraklı. Babası cevap bile istemiyordu."Bana yaşadığımı sandığım hayatın boktan bir hayat olduğunu anımsatıyorsunuz," Bir hıçkırıkla bölündü cümlesi. "Ben gerçekten yaşamak istiyorum siz böyle yapınca. Ama kuvvetim yetmeyecek. Değiştiremeyeceğim hiçbir şeyi. Sizden nefret ediyorum bana bunu yaptığınız için!" "Sen daha yirmi yaşındasın İsra. Kavgan bile daha başlamamışken bu neyin kabullenmişliği?""Yaşamak bulunduğun yaşla doğru orantılı değildir." Böyle bilge ve beylik laflar İsra'dan nasıl çıkıyordu anlamıyordu Seyit. Hisli ağlayışı kalp burkucuydu. Kavga bile etmeden yenilgiyi kabullenmiş bir gençti. Seyit'se çetin bir kavgadan yenilgiyle çıkmıştı. İkisinin de etinde, ruhunda, kalbinde; diş izleri, dil izleri, göz izleri vardı. Hangisinden daha çok kan akıyordu hesap etmek zordu."Karnın aç mı?" diye sordu yumuşak bir sesle. İsra omzunu silkip burnunu çekti. "Şurada köfteci var, ileride. Gel köfte yiyelim." Sabahtan bu yana yemek yeme fırsatı olmamıştı. İsra'da yemekhaneye inmemişti. Onu öğlen arası temizlik yaparken görmüştü."Para yok yanımda.""Bende var. Gel hadi.""Abim kızar.""Abin bana kızamaz. Alırım paçasını aşağı."Seyit'in yumuşak sesi ağlama isteğini arttırıyordu. Bir çocuk düşüp dizini kanattığında merhamet görürse daha çok ağlardı. İsra'nın ruhunun dizinde iyileşmeyen bir yara vardı. Her gün düşüp kabuk bağlamaya yüz tutan yarayı tekrar tekrar kanatıyordu. Seyit böyle yumuşak ve ilgili konuşunda ağlama isteğine gem vuramıyordu. Annesi bile karnının aç olup olmadığını sormazken o neden soruyordu ki?"Sizinle yemek yemeyeceğim.""Neden?" dedi, Seyit kaşlarını çatarken."Ben kimseyle yemek yemem. Yalnız yerim. Sizinle yemek yersem bir daha yalnız yiyemem.""O zaman hep benimle yemek yersin."İsra aniden hiddetlendi. Yüzünü silip saçlarını geri itti, ayaklanıp kızgın bakışlarını Seyit'e dikti."Bundan vazgeçin!""Neyden?""Yarın yanında olmayacağınız insanlara, yarına dair umut vermeye!" Kolunun tersiyle durmadan nemlenen yüzünü tekrar sildi. "Bütün kötülükler kötü niyetle yapılmaz. Bazı kötülükler iyi niyetle yapılır. Sizin niyetiniz iyi olabilir ama bir kötülük bu!""Nasıl kötülük?""İyi bir kötülük!" diye veryansın etti İsra. Sarı gözleri yaşlarla parlıyordu. "Bugün beraber yeriz, yarın beraber yeriz ama ertesi gün sıkılacaksınız bundan. Ben iki-üç gün eyleyeceğiniz bir çocuk değilim Seyit Bey. Eğer alışırsam kursağımdan geçmez yemek. Bana iyilik mi yapmış olacaksınız o zaman? Hayır!"Seyit iyi niyetinden vurulmuştu çok kez ama ilk kez birini iyi niyetiyle vuruyordu. Yalnız yemek yemekten bunalmış birine yemek arkadaşı olmak istemişti. İnce ince düşünse belki İsra'nın ağzından çıkanları kendi fark ederdi ama düşünmemişti. İsra hararetli ve hazırcevaptı. Onunlayken düşünmeye çok fırsatı olmuyordu."Sıkılmam.""Sıkılırsınız." Diye diretti İsra. Bir ayağını yere vurmuştu inadından."Bende yalnız yemek yiyorum İsra. Bir yemek arkadaşım olursa sıkılmam." İsra'nın kaşları çatıldı."Ama sizin aileniz var.""Senin de ailen var.""Sizin aileniz iyi." Gülümsedi Seyit. Beylik ve bilge laflar etse de toydu daha. Acıtmanın yalnızca vurarak ya da konuşarak olduğunu sanıyordu. Boş vermişlik, ilgisizlik, görünmezlik de acıtırdı. Artık otuz iki yaşındaydı. Bu yaşta kimse 'Karnın aç mı?' diye sormazdı kolay kolay. Sorsa da merhametten olmazdı. Çocuklar büyüdükçe ailelerinin onlara karşı merhameti azalırdı çünkü muhtaçlıkları biterdi. Bir süre sonra çocuklarının üzerindeki elleri de çekerlerdi. Annesi en son ne zaman başını okşamıştı hatırlamıyordu. Babası köye gittikten sonra Seyit evin erkeği olmuştu, babasının yerini almıştı. Evin direği olunca annesinin gözünde farklı bir konuma yükselmişti. Her şeyi yapmaya hak görülen, merhamet duyulmayan ama merhamet duyması gereken, cebinden çıkan her kuruş çok önemli olan, eve para getirdiği için yüksek bir yerde olan kişi olmuştu. Çocukluktan beri dokunulmaktan, öpülmekten, kucaklanmaktan çok hoşlanmazdı. Ama bazen annesinin dizine oturur, saçını okşamasını isterdi. Omuzlarında hiç yük yokken saçlarını okşayan annesi, omuzlarına bir evin yükü bırakıldığında saçlarını okşamayı bırakmıştı. Keşke birisi ebeveynlere çocuklarının büyüdükçe hayatın onlar için daha zor olduğunu, sırtlarında ve başlarında bir elin varlığına daha muhtaç olduklarını, aileden gelen merhametin hiç eksilmemesi gerektiğini söyleseydi.İsra konuşmayan adamın gözlerinin ne kadar düşük çeneli olduğunu gördü. Ağzını açıp ailesinden yakınmamıştı ama gözlerinde satır satır yazılar vardı. Seyit en büyük erkek evlattı. Annesinin onun etrafında pervane olduğunu sanırdı. Hem çocukluğundan beri gururlandırmış, kendisine hiç laf getirtmemiş, saygın biriydi. Neden böyle mahzun ve anlaşılmak istiyor gibi bakıyordu? Düşündüğü gibi sahiden bir yas mı tutuyordu? Bir kadının, bir adamın ya da bir çocuğun yasını... Bir çocukluğun veya ilk gençliğin yasını..."Sizin aileniz iyi-kötülerden." Diye mırıldandı Seyit'in gözlerinin içine bakarken."İyi-kötü nedir İsra?""Size kötü davranmıyorlar ama iyi de değiller yani," Elleri havalandı kendini anlatmaya çalışırken. "Nasıl anlatsam ki? Size zarar vermezler, biri zarar verdiğinde kızarlar ama hiç nasılsın diye sormazlar. Halbuki insanın kötü olması sadece başkalarının gördüğü açık bir zarar vermişlikle olmaz ki. İnsan bazen yaralanır ama kimse bilmez. O zamanda yaralandığını bilmese de sırf merhametinden, sevgisinden, durumun nedir bilmek istediğinden nasıl olduğunu soran insanlara ihtiyaç duyar.""Senin çok ihtiyacın oldu değil mi öyle insanlara?" İsra'nın gözleri doldu tekrar, alt dudağı bükülürken dizi kanayan bir çocuk gibi baktı Seyit'in gözleri içine. "İstersen günün kimseye önemli gelmeyen bir anında, kimsenin sana zarar verdiğini görmemişken ama sırf senin durumunun nasıl olduğunu merak ettiğimden 'Nasılsın?' diye sorabilirim İsra. Sen de bana sorarsın, ödeşmiş oluruz." Elinin tersiyle yanağını silip kafasını iki yana salladı İsra. "Siz de iyi-kötüsünüz işte.""Ben iyi-iyi nasıl olabilirim?" dedi, dudakları kıvrılan Seyit."İyi-iyi olmayın. Kötü-kötü olun. Beni sizin nezaketiniz çok incitiyor. Neden diğerleri gibi galoş giymeden girmiyorsunuz ki içeri? Neden çayınızı-kahvenizi-temizliğinizi benden istemiyorsunuz? İsra gel burayı temizle, demiyorsunuz? Neden abin severde döver de demiyorsunuz? Kötü-kötü olun lütfen."Beni sizin nezaketiniz incitiyor, lafı içine dokundu Seyit'in. Kendisini yaralayan ele gözünü dikmiş bir kuş gibiydi İsra."Dostoyevski'nin köpeğiyim ben," Ellerini birbirine bağlayıp gözlerini kapattı, bir müddet sustu İsra. "Bana merhamet edip nezaket gösterirseniz kaçarım, yanaşamam size. Çünkü acıtıyor. Eğer kimse yapmazken biri yaparsa acıtıyor.""Sen köpek değil insanın İsra," dedi ilk kez kızan, azarlar bir tavra bürünen Seyit. "Kendinden böyle bahsetmemelisin. Eğer köpek olduğunu düşünürsen sana öyle davrandıklarında karşı çıkamazsın. İnsan olduğunu bileceksin. Kötü davranırlarsa kavga edeceksin, küseceksin, uzaklaşacaksın gerekirse.""Siz öyle mi yaptınız?"Ben ne yaptım, diye düşündü Seyit. Gözleri boşluğa daldı ama aslında geçmişini izliyordu. Kavga etmişti. Çok kavga etmiş, insanlara onun sınırlarına girmemeleri gerektiğini defaatle söylemişti. O kavgadan ağır bir yenilgiyle çıkmış, teslim olmuştu. Öylece yaşıyordu artık. En fazla kendi odasına sahip çıkabiliyordu, hayatı onun değildi çünkü. Hayatı başkalarının şekillendirdiği bir hamurdu."Beni örnek alma İsra," dedi yenilginin hezeyanı ve hisleriyle. "Ben sana kötü bir örnek olurum.""Siz hep iyi örneksiniz ama. Annelerin çocuklarına örnek gösterdiği komşu çocuğuydunuz." Güz yeliyle beraber ağlamak da burnunu, gözlerini, tenini kızartmıştı. Ağladıktan sonra iç çekişlerle sakinleşen bir çocuğu andırıyordu şimdi İsra. Ellerini üşüdüğünden ceplerine sokmuş, öğretmen masası önünde öğretmeniyle sohbet eden bir çocuk gibiydi ya da."Benim yenilgilerim, zaferlerimi sollar. Yaşımca yenildim bu yaşama." Otuz iki kez yenilmişti demek."Ben yaşamadığım kadar da yenildim, sizden büyüğüm o zaman." Seyit'in yüz hatları gevşedi, bir gülüşün şakırtısı koptu genzinden."Benden büyüksün yani, öyle mi?""Evet. Sizden sekiz yaş büyüğüm. Yaşım yirmi ama kırk kez yenildim ben bu hayata." Gülüşün ardından kalan tebessüm hüzünle dalgalandı, burkulup yüzünde donuklaştı Seyit'in."Benimle bizli konuşuyorsun ama. Hani büyüğümdün?""Sizin bedeniniz büyük, benim ruhum. Bu çağda bedeni büyük olan saygındır, ruhu büyük olan değil. Bu çağda yaşamak, sayılardan ibarettir.""Sen hiç yaşamamışsın İsra." Seyit'in farkındalıkla söyledikleri İsra'nın kalbine saplandı. Gözleri içini döken bir bulutun sızlaması gibi sızlarken, güz yeli tenini ısırırken, ayakları üzerinde salınıp kırgınca baktı Seyit'e."İşte siz, hiç yaşamamış, yaşından çok yenilmiş birine yaşamayı vadediyorsunuz."
Bölüm 4
4. Bölüm