(Flashback/ Yazar)
Tarih: 12 Ağustos 2012
(Bitmiş bir kitabın ilk sayfası)
Sırılsıklam olmuş genç koluna taktığı bilgisayar çantasını sanki tüm mal varlığı oymuşçasına sıkı sıkı tutarken önündeki kapının ziline yeniden bastı.
Şiddetle yağan yağmur omuzlarına dökülürken yurttan çıkarken yanına şemsiye almayı unuttuğu için kendi kendine küfürler ediyordu.
Ardı ardına bastığı zilin üzerindeki eli tıpkı çenesi gibi tir tir titriyordu. Omzuna asılı bilgisayar çantasını daha sıkı tutarken sonunda açılan kapıyla birlikte derin bir nefes alıp vermişti. Zira bunca yolu şiddetle yağan yağmurun altında yeniden yürümek istemiyordu.
"Biraz daha açmasaydın o kapıyı sana sokacaktım."
Karşısında ona şokla bakan gözleri umursamadan konuştuğunda kapı ardındaki siyah saçlı gencin tepkisi de gecikmedi.
"Jisung bu halin ne senin? Niye şemsiye almadın yanına aptal?!" Daha çok küçük bir sitemle söylenmiş sözler sarışın gencin sabrını sınarken "Unuttum da eğer biraz daha içeri almazsan beni kesinlikle yağmur suyuna dönüşeceğim Chang." dedi öfkeyle.
Siyah saçlı genç Jisung'un sözleriyle içeri görebilmesi için telaşla kapıyı daha da açıp ona müsade ettiğinde Jisung hızlı adımlarla içeriye girdi. Çantasını ayakkabılığın yanındaki masaya bırakıp üzerindeki sırılsıklam olmuş ceketi çıkardı ve kapıyı kapatan ev sahibi dönerek "Yedek eşyan falan var mı? Biraz daha böyle durursam net sabaha cenazem çıkar buradan." Dediğinde Changbin onun elindeki ceketi aldı.
"Aptal aptal konuşma. Sen içeri geç ben sana bir şeyler getiririm."
Changbin'in sözleriyle sarışın onu başıyla onayladı ve kollarını birbirine sürterek çantasını eline aldı. Changbin üst katın merdivenlerine doğru adımlarken Jisung da salona giden koridora dönecekti ki Changbin'in bir şey hatırlamışçasına ona seslenmesiyle yerinde durmak zorunda kaldı.
"Ha bu arada Jisung.. İçeride okuldan bir arkadaşım var. Minho.. Benimle aynı sınıfta. Sen beni aradığında buradaydı. Geleceğini biliyordu yani rahatsız hissetme kendini diye söylüyorum."
Genç duyduklarıyla başını olumlu anlamda salladı ve adımlarını sıcak salona doğru yönlendirdi. Pek fazla gelmediği için kendini yabancı gibi hissettiği bu evde neyseki salonun yerini biliyordu. Bir kaç saniye içinde kapıyı açıp salona girdiğindeyse tam ortada televizyonun karşısında sıralanmış ikili koltukta oturan ve dikkatle telefonuyla oynayan gence kaydı gözleri. İçten içe bir çekingenlik hissediyordu.
Henüz onu fark etmemişti. Bu yüzden kapıyı kapatıp varlığını belli etmek istercesine boğazını temizlediğinde sonunda kahve saçlı genç başını kaldırıp ona baktı.
Tıpkı saçları gibi kahvenin en koyu tonunda ışıl ışıl parlayan gözleri Jisung'un mavilerine dokunduğu an sarışın genç yutkunma ihtiyacı içerisinde hissetmişti kendini. Yabancı biriyle ilk kez tanışıyor olmayı geç onunla zorunlu olarak aynı odada bulunmanın getirisi olan bir çekingenlik hissi kanına karışırken karşısındaki yabancının bir heykeltraşın elinden çıkmışçasına görünen yüzünde oluşan tebessüm onu bir nebze de olsa rahatlatmıştı.
"Fındığını yağmurun altında arayıp bulamamış bir sincaba benziyorsun. Öfkeli ama bir o kadar da tatlı."
Daha adını bile yeni öğrendiği kahve saçlı gencin sözleri Jisung'un kaşlarını çatmasına sebep olurken bunun sebebi kesinlikle sözlerine kızdığı için değildi. Sadece daha tanımadığı birinden böyle samimi bir kıkırtıyla gelen cümlelerin afallamasını yaşıyordu.
Zihnindense sadece tek bir düşünce geçiyordu.
Yabancı çocuk niye bu kadar güzel gülüyordu? Dahası niye tir tir titreyen bedenine nazaran kalbi sıcacıktı?
"Yağmur.." dedi Jisung onun sözlerine nazaran ne diyeceğini bilemez bir şekilde. "Çok yağıyor. Ben... Unuttum sanırım. Yani.. yurttan çıkarken.. almadım yanıma yağmurumu.. yani şemsiyemi. Unutmuşum da paslandım.. hayır ıslandım yani. " Devrik ve tamamen düzenden bağımsız çıkan sözler beyniyle temasını kesmiş dili yüzündendi. Kendi bile ne dediğini bilmiyordu. Sadece üşüyordu. Üşüyordu ama karşısındaki çocuğun sıcacık tebessümünün arasından kaçan kıkırtıları sıcacıktı...
Kalbini sıcacık yapıyordu. Ve deli gibi çarptırıyor, nefesini kesiyordu...
İstemsiz yüzünde bir tebessüm oluştu. Sırf daha adını yeni öğrendiği bu genç gülüyor diye. Gülüşü güzel diye...
"Şaşkın çocuk seni. Soğuk başına vurdu herhalde." Kahve saçlı genç ayağa kalkarken küçüğün şaşkınlığına yönelik başını olumsuz anlamda salladı.
"Sıcak değil miydi başa vuran?" Jisung'un şaşkınca bakan gözleriyle sorduğu soru Minho'nun kıkırdamasına sebep oldu.
"Ben mi vurdum acaba başına? Oldukça ateşli olduğumu söylerler de." Minho'nun alaycı bir tebessümle ve ciddiyetten uzak sözleriyle Jisung'un yanakları anında al al oldu. Fakat cevap veremedi. Neyse ki Minho'nun da bir cevap beklediği söylenemezdi.
Adımlarını Jisung'a doğru yönlendirdiği an ise sarışın gencin gözleri anında genişledi. Ve o an ise aklında sadece niye bana doğru geliyor düşüncesi yer ediniyordu. Kahveli gencin tok adımları her zemine dokunduğunda Jisung kaçmak istercesine geriye gitmek istemişti. Ama bunu niye istediğini bile bilmiyordu.
Dahası niye yapamadığını da...
Sadece kalbi çok hızlı atıyordu. Öyle hızlı atıyordu ki sesinin tüm salonu doldurduğuna emindi. Üniversitedeki ilk senesindeydi ve 18 yıllık yaşamı boyunca hiç birinin gülümsemesiyle kalbi böylesine hızlı atmamıştı. Genişçe açılmış Minho'ya odaklı mavi irisleri ise titriyordu...
Sonunda kahveli genç o güzel tebessümüyle sarışının dibinde bittiğinde küçüğün mavi mavi parlayan şaşkın gözlerine bakıp tebessümünü biraz daha genişletti.
"Şu saçlarına bak." Kahve gözlerini Jisung'un sarı tutamlarına çevirdi. Eş zamanlı olarak elini kaldırıp küçüğün saçına dokunduğu an ise Jisung başını kendi boynuna gömmek istercesine çekmişti. Fakat bu dokunmasını istemediği için değildi. Sadece kendine neler olduğunu anlamıyordu ve oldukça çekiniyordu. Çok fazla kızarmıştı ve bedeninin bu tepkisine anlam veremiyordu. Üstelik kalbi öyle hızlı atıyordu ki biraz daha böyle atarsa Jisung bayılacağından emindi.
Kahve gözlü genç ise eliyle ıslak tutamları hafifçe karıştırıp yüzündeki endişeli ifadesiyle "Sırılsıklam olmuş. Seo'nun kurutma makinesi olacaktı." Dediğinde Jisung yutkunmadan edememişti.
Hemen ardından ise Minho'nun gözleri Jisung'un mavilerine buldu. "Hadi gel." Dedi elini saçlarından indirerek. "Önce ellerini ısıtalım da karnın ağrımasın." diye ekledi. Ve tam Jisung'un ellerini tuttup onu koltuğa oturtmak için döndüğü esnada daha sarışın deli gibi çarpan kalbini susturup bakışlarını birbiriyle kenetlenmiş ellerinden çekemeden Minho yeniden ona döndü ve yüzündeki şok ifadesiyle kahve gözlerini tuttuğu ellere indirdi.
"Ellerin sıcacık."
Minho'nun dudaklarını aralayıp şok ifadesiyle söylediği sözler Jisung'un kızaran yanaklarına bir ton daha eklerken Minho birden gözlerini sarışın çocuğun mavilerine çevirip iki eliyle de daha sıkı kavradı ellerini.
"Sırılsıklam olmuşsun ama ellerin nasıl bu kadar sıcak? Tanrım benim ellerim bile daha soğuk."
Minho'nun şaşkınlığı Jisung'un istemsiz tebessüm etmesine sebep olurken bu yabancı çocukla arasında geçen bu garip diyalogları umursamadan bakışlarını kahve gözlere çıkardı.
"Kanım çokmuş benim. Yani annem öyle demişti. Kanı çok olanın elleri üşümez derdi. O yüzden yani... ellerim hiç üşümez benim."
Niye kelimeler bu kadar zor çıkıyordu dudaklarından bilmiyordu. İki kelimeyi bir araya getirmek onun için karanlık bir odada ipliği iğneye geçirmek kadar zordu. İlk kez böylesine bir durumla karşılaşıyordu.
"Desene sayende sevdiğin kişinin elleri hiç üşümeyecek." Minho'nun sıcak bir tebessümle söylediği sözler Jisung'un şaşkınca "Ne?" Demesine sebep olurken kahve saçlı genç, Jisung'un al al olan yanakları yüzünden girdiği bu tatlı ifadesi yüzünden yüzündeki tebessümü daha da genişletmişti.
"Diyorum ki sevgilinin elleri hiç üşümez o zaman. Sen hep ısıtırsın ellerinle."
Minho sakin bir ses tonuyla kendini yeniden ifade ederken tuttuğu elleri daha da kavrayarak sallayıp ne demek istediğini adeta göstermişti. Jisung ise duyduğu sözlerle birlikte kalbinin bozulan ritmi yüzünden kesilen nefesleri arasında birkaç saniye öylece Minho'ya baktı. Dolgun dudakları küçük bir o şeklini aldı ve sonrasında boğazını temizleyerek dalıp gittiği kahvelerden çekti mavilerini.
"Oh evet." Dedi adeta içine kaçmış sesiyle, sonra boğazını temizledi. "Tabi ısıtırım. Sıcacık yaparım ellerini." Kendini kanıtlamak istercesine kendinden emin bir ifadeyle söylediği sözler Minho'nun ufak bir kıkırtı bırakmasına sebep olduğundaysa Jisung onun neye güldüğünü anlayamadığı için bakışlarını yeniden ona çevirdi.
Gözlerini birkaç kere kırpıştırıp hala birbirine kenetli duran ellerinin tuhaflığını bile umursamadan kendinden biraz uzun olan üst sınıfının yüzündeki gülüşe baktı öylece. Yutkunmasına sebep olan gülüşe.
Biri karşısındaki küçüğün nasıl böylesine tatlı olabileceğini, diğeri ise büyüğün nasıl böylesine güzel gülebildiğini düşünürken ikisi de birbirine kenetli ellerinin tuhaflığına aldırmıyordu. Bırakmak ikisinin de yapmak istediği bir şey değildi.
Sanki elleri evlerini bulmuştu.
"Aferin küçük sincap. Gel biz de seni ısıtalım önce de yarına hasta olma. Hem.. Changbin'e söyleyelim sana çilekli yoğurt getirsin. Biliyor musun çilek sinir sistemine çok iyi gelirmiş. Çoğu kişi bilmez bunu. Sadece benim bildiğim gizli bir tarif. Ama sen güvenilir biri gibi duruyorsun bu yüzden sana söyledim... Ne zaman sinirlensem ya da stresli olsam hemen çilek yerim. Tam bir antidepresan. Hem kimyasal da yok içinde. Tabi kış günü zor bulunuyor bu yüzden ben de çilekli yoğurt yiyorum. Sen de bir tat, o zaman ne demek istediğimi anlarsın."
Minho'nun sözlerini bile duymuyordu o an. Gözleri sadece kalbini sıcacık yapan büyüğün o güzel gülümsemesindeydi. Aklı ise olanları idrak etmekte bir hayli zorlanıyordu. Ne yaşadığı hakkında hiçbir fikri yoktu..
Hâlbuki sadece bilgisayarı bozulmuştu. Diğer güne teslim etmesi gereken ödevi o bilgisayarın içindeydi ve sadece birkaç kez takıldığı üst sınıflarından biri olan Changbin'in bu tür konularda iyi olduğunu bildiği için ondan yardım istemişti. Bu yüzdendi yurttan çıkıp yağmurun altında koşa koşa Changbin'in evine gelmesi.
Nereden bilecekti ki o yağmurun altında dakikalarca koşmanın sonunda böylesine gülüşü güzel olan sıcak ve garip biriyle tanışacağını?
Ve gülüşü güzel olan bu kahve saçlı gencin onun bütün hayatını alt üst edeceğini?
Ya da nereden bilecekti ısıtmak için tuttuğu ellerin onun kalbini üşüteceğini?
Bilemezdi.
Çünkü kader bilinmezliklerle doluydu...
..........
(Flashback sonu/ Yazar)
Tarih: 14 Eylül 2022
(Bitmiş bir kitabın devamı)
Sırılsıklam olmuş genç adam şiddetle yağan yağmur omuzlarına dökülmeye devam ederken parmaklarının arasındaki dalı dudaklarına götürüp son kez derince soludu ve bitmiş dalı yağmurun ıslattığı zemine atıp ayağıyla ezerken sonunda ciğerlerinde biriktirdiği zehrin dudaklarından firar etmesine izin vererek önündeki kapının ziline yeniden bastı.
Zaten öfkeliydi ve bu lanet kapı açılmazsa kırmak onun için hiç de sorun teşkil edecek gibi durmuyordu.
Az önce şahit olduğu sahne gözlerinin önünden bir an olsun gitmiyordu ve bu öfkesi kanını fokur fokur kaynatıyordu. Sırılsıklam olmuş bedenine nazaran öfke bedenini alev alev yakıyordu.
Elleri hariç...
Ardı ardına bastığı zilin üzerindeki elleri üşüyordu. Son beş senedir hiç ısınmamış olan elleri yağmurun da etkisiyle buz tutmuştu.
Neyseki kapıyı kırma işlevine geçmeden önceki son saniyelerde beyaz kapı hızla açılmış ve küçük sarı saçlı bir beden dikilmişti karşısına. Kapıyı kimin bu denli çaldığını merak etmiş olmasından kaynaklı hafif çatık kaşlarıyla yüzünde meraklı bir ifadeyle açmıştı kapıyı ancak birkaç saniye sonra karşısında gördüğü kıyafetleriyle duşa girmişçesine görünen bedenle yüzü anında gevşedi ve hoşnutsuz bir ifadeyle kollarını birbirine bağlayıp omzunu kapıya yasladı.
"Bakın burada kim varmış... Bay şereften yoksun Lee Minho..."
Üzerindeki birkaç düğmesini belli belirsiz iliklediği için sol omzundan köprücük kemiklerine kadar apaçık belli olan beyaz gömlek ona birkaç beden büyük gelmiş ve çıplak bacaklarının biraz üzerinde biterek küçük bedenini yutuvermişti. Üstelik dağınık sarı saçları ve boynundaki küçük kızarıklıklar resmen ben az önce harika bir seksten çıktım dercesine kendini belli ediyordu. Yüzündeki alaycıl ve memnuniyetten yoksun ifadeyse zaten öfkeden kuduran kahve saçlı genci daha da sinirlendirmeye yetmişti.
"Seninle uğraşacak halim yok Bay ördek kafalı Felix... Chan nerede?" Minho'nun sarışın gencin takındığı yüz ifadesine benzer bir ifadeyle onu yanıtlaması kapıdaki gencin göz devirmesine sebep oldu.
"Duşta. Sana nazaran o evde duş almayı seviyor biliyor musun?"
Sarışın işaret parmağıyla Minho'nun sırılsıklam olmuş bedenini göstererek iğneleyici bir tonda konuştu. Minho derince soluyup dilini yanağının içinde gezdirdiğindeyse tekrar kollarını birleştirerek devam etti. "Hem.. cidden ne bu halin? Yoksa senin ne şerefsiz bir ceo olduğunu anlayıp seni evden mi kovdular?"
Küçüğün sözleriyle Minho gözlerini yeniden onunla birleştirerek sabır diledi ve sonunda dudaklarına küçük bir gülüş yerleştirip cevapladı..
"Hayal gücüne hayran kalmamak elde değil ördek kafalı ama bak ne diyeceğim beni evden kovmaları için önce evi benden satın almaları lazım biliyor musun? Hayır yani... Sen bu beyinle nasıl iktisat okuyorsun anlamış değilim. Ah pardon... Sevgili hyungun sırf senin gibi bir aptalı üniversiteye göndermek için eminim bir sürü telefon görüşmesi yapmıştır.. yazık... Giden dakikalarına acıdım şuan."
"Bana bak! Abim senin gibi torpil yanlısı biri değil tamam mı? O sana nazaran hak ederek bir yerlere gelmenin değerini bilir."
Felix'in öfkeyle çıkan sözleri Minho'nun umursamaz yüz ifadesini bir nebze olsun gevşetememişken sarışın tam sözlerine devam etmek üzereydi ki Minho elini kaldırıp onu susturdu.
"Tamam kes. Şimdi bu yağmurda senin bir saat boyunca vereceğin abi vaatlerini dinleyemeyeceğim. Ayrıca madem ki çok seviyorsun onu, peki niye bir aydır sevgili abinin deli gibi para saydığı özel yurdunda değilsin de başkan yardımcımın evindesin? Ayrıca o çok sevgili abin bunu öğrenirse sana yapacaklarını ben söylemeyeyim istersen... Hayır ne zaman buraya gelsem senin sevimsiz donald duck suratınla karşılaşmak zorunda mıyım ben?"
Minho'nun sözleri sarışının sinir küpüne dönmesine sebep olurken Felix dişlerini sıkmayı keserek derin bir nefes aldı ve kendi kendine sakin olmak için sabır diledi.
"Beğenmiyorsanız gelmeyin Bay Lee. Zira ben de sizin o Garfield temalı suratınızı görmekten pek memnun değilim. Hayır yani abim senin gibi bir herifin neresine bakmış anlamış değilim. Karakter desen sıfır. Güzellik desen babannem bile daha yakışıklı. Adam senin yüzünden erken yaşlanmıştı. Neyseki sonunda yanına yakışır birini buldu. Seonghwa hyung sayesinde yeniden gençleşti. Meğerse büyüklerimiz haklıymış, her kötü işte bir hayır oluyor-"
"Kes Felix!" Minho'nun ciddiyetle ve öfkeyle dudaklarından çıkan sözcükler Felix'in birden irkilmesine sebep olurken Minho derin bir nefes alıp verdi ve kuruyan dudaklarında dilini gezdirerek sakin olmaya çalıştı. Kendini zar zor tutuyordu. Zira onun adı anıldığı an az önceki sahneler bir bir gözlerinin önünden geçip gitmişti.
"Senden 6 yaş büyüğüm ve benimle saygı eki olmadan konuşma diye seni defalarca kez uyarmıştım. Bu bir. İkincisi ise sana en az yüz kez dedim benim çevremde o itin adını ağzına alma diye!"
"Yaa.. alırsam ne olurmuş bay ruh hastası?"
Kibirli bakışlarını kahve saçlı gencin öfkeyle bakan gözlerinde gezdirdi sarışın. Minho ise onun bu tavrına alışkın olduğu için kendini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak biraz duraksadı ve konuyu değiştirmek amaçlı konuştu.
"Chan'ın Jisungla başa çıkabileceğini düşünsem ve onun sana olan aşkına saygım olmasa yemin ederim seni çoktan abine söylemiştim biliyor musun? Ama o elbet bir gün, bir senedir benim başkan yardımcımın altına girdiğini öğrenecek ve sana yemin ederim o gün bir köşeye geçip elimde mısırımla Jisung'un senin kemiklerini kırmasının zevkine varacağım."
"Seni öldüreceğim!" Duyduğu sözlerle birlikle sarışın öfkeyle dişlerinin arasından cevapladı onu.
"Hwaiting küçük ördek."
Minho'nun elini yumruk yaparak ona doğrultup onu desteklercesine kurduğu cümle sarışının öfkesini iyiden iyiye arttırken Minho onu umursamasan gözlerini devirdi ve sarışının tuttuğu kapıya elini koyup girmek için hızla itti. Felix bir anda olan olayla savsaklarken Minho çoktan içeriye girmişti.
Geniş koridoru hızlı adımlarla geçip normalin 5 katı büyüklüğünde olan ana salona geldiğinde, ısınmak için salonun sağ tarafında kalan şömineye yaklaştı. Üzerindeki ıslak ceketi çıkarıp tam acı kahve tonundaki koltuğun üzerine atacaktı ki son saniye ne zaman geldiğini anlamadığı sarışın ceketi elinden alıverdi.
"Sakın evi pisletme!"
Dudaklarının arasından çıkan sözler ise oldukça tehditvariydi. Minho ona gözlerini devirip kravatını gevşetti ve buz tutmuş ellerini şömineye yaklaştırdı.
O sırada salona inen geniş merdivenlerde beliren siyah saçlı adamın ayak sesleriyle ikili oraya doğru dönmek zorunda kaldı.
"Bebeğim telefonumu bulamıyorum- oh Minho?" Chan'ın Minho'yu görmesiyle sözleri yarıda kesilirken Felix onlardan önce davrandı. "Kendi telefonunu arıyorsan mutfak masasının üzerinde. İş telefonun da çalışma odandaki masada kalmış olmalı."
Felix'in sözleriyle Chan onu başıyla onaylayarak gözlerini yeniden Minho'ya çevirdi.
"Sen iyi misin? Bu halin ne böyle?"
Chan'ın sonunda ikilinin yanına gelerek endişeli bakışlara sorduğu soruyu Minho tam cevaplamak üzereydi ki Felix ondan önce davrandı.
"Beyefendinin evinde sular kesilmiş de hazır yağmur yağarken duş alayım demiş."
Sarışının sözleriyle Chan tam gülmek üzereydi ki Minho'nun gülersen seni kovarım adı altında attığı bakışlarla kendini zar zor tuttu. Minho ise sonrasında Felix'e ölümcül bir bakış atmayı da ihmal etmedi.
"Biraz konuşabilir miyiz? Mümkünse yalnız."
Kahve saçlı genç Felix'e göz devirerek sordu sorusunu. Sarışın ise 'yalnız' kelimesinin bastırılmasıyla derin bir nefes alıp elindeki ıslak ceketi öfkeyle sıktı. O sırada Chan başını olumlu anlamda sallayarak Felix'e döndü.
"Küçük civcivim bize biraz müsade edebilir misin?" Felix memnuniyetsiz bir ifadeyle ona baktığında siyah saçlı adam devam etti. "Yarına yetiştirmem gereken proje var diye yakınıp duruyordun ya bebeğim. Hadi sen onu yap işte." Daha çok sevgilisini ikna etmek gibi bir amaç yatıyordu bu sözlerinin altında.
"Senin elin kolun rahat dursaydı ben onu bir saate bitirmiş olurdum Bay Bang." Sarışının oldukça memnuniyetsiz ve bir o kadar da sitemkar ses tonuyla söylediği sözler Chan'ın kulaklarına vardığında genç adam gözlerini bir anlığına Minho'nun gözlerine dokundurdu ve sonrasında hemen sevgilisine çevirdiği bakışlarıyla boğazını temizledi.
"Fırsat doğdu işte sanada. Ben gelmeden bitirsen iyi edersin. Yoksa o ödevi teslim edebileceğini sanmıyorum."
Chan'ın tehditvari sözleri Minho'nun ikiliye göz devirmesine ve şömineye dönmesine sebep olurken Felix'in derince verdiği bıkkınlığını belli eden nefes sesi duyuldu. Sonrasındaysa "İyi be. Ne haliniz varsa görün." Diyerek sırtını döndüğü gibi az önce Chan'ın geldiği merdivenlere doğru yol aldı.
Chan ise onun bu memnuniyetsiz tavrının sebebinin tamamen Minho'dan kaynaklı olduğunu biliyordu. Abisine yapılanlardan sonra Minho'ya karşı kurduğu setin farkındaydı. Yine de Felix'in kin tutmasının yanı sıra büyük bir merhamet duygusuna sahip olduğunu da iyi bilirdi. Kimseye kıyamayacak kadar yufka yürekli olduğunu da.
"Köpek gibi aşığım sana biliyorsun değil mi?" Chan'ın sevgilisinin arkasından sırf onun sinirini bir nebze olsun azaltsın diye yüksek sesle söylediği sözlere karşın Felix'in de cevabı gecikmedi.
"Kurttur o kurt!" Arkasını bile dönmeden cevapladı sarışın ve bu Chan'ın tebessüm etmesine sebep oldu. "Evet sana aç bir kurt."
"İğrençsiniz."
Minho'ydu konuşan. Başkan yardımcısının bu aşık hallerine bir senedir katlanıyor olmanın bıkkınlığını taşıyordu ses tonu. Oysaki şirkette, o takım elbisesinin içinde, oldukça ciddi ve bir o kadar da acımasız biri gibi görünüyordu bu adam. Bu ikililik onu şaşırtsa da aklını çok yormuyordu. Zira farkındaydı. Kendisi de Jisung'dan sonra epeyce bir acımasız olmuştu. Çevresindeki her şeye, herkese karşı çok fazla acımasız...
Hatta kendisine karşı bile...
"Dökül bakalım." Chan, sırılsıklam olmuş bu adamın yanına daha da yaklaşarak bu vaziyetinin sebebini merak ettiği için daha fazla kendini tutamadan konuştu. "Bu halin ne böyle? Elin niye yaralı? Kavga mı ettin yoksa?"
"Peter'ın evinden geliyorum." Cevap her ne kadar eksik olsa da kısa ve oldukça açıklayıcıydı. En azından Minho için...
"Dur tahmin edeyim..." Chan'ın, Minho'nun bu stabil ses tonuyla verdiği cevaba karşı atağı gecikmedi. "...Bu sabahki kadının sorusu Bay Han'ın fikriydi ve sen de hesap sormaya gittin. Yanlış mıyım?"
Minho derin bir nefes verdi. Ellerinin biraz da olsa ısındığını düşündüğü için geri çekilip koltuklara doğru ilerledi ve Felix'in 'etrafı pisletme' sözlerini ne kadar umursadığını gösterir şekilde kendini ikili koltuklardan birine attı.
"Uğraşmıyorum artık ne hali varsa görsün." Dedi oldukça bıkkın bir ses tonuyla. Aklında şiddetli binlerce fikir dolanıyordu. Yine de yüzü durgun bir deniz kadar sessizdi. "Onu uyarmama rağmen hala burnunun dikine gidiyorsa bu beni ilgilendirmez Chan. Sırf sen ihaleden çekilmesini sağla, böyle bir şeye seyirci kalma dedin diye gittim ve uyardım onu ama beni dinlemiyor. Artık ne bok yerse yesin cidden. Sikimde bile değil."
"Uyardığına emin misin? Tehdit etmiş ya da rüşvet teklif etmiş olmayasın?" Chan ise onun bu sözlerine karşı başını olumsuz anlamda sallayarak kendini koltuğa, patronunun hemen yanına attığındaysa Minho elleriyle kahve saçlarını karıştırdı. Sinirlendiği oldukça belliydi. En azından Chan dört senedir yanında çalıştığı bu adamın sinirlenip sinilenmediğini anlayabilecek kadar uzun bir zaman geçirmişti onunla.
"Ya ne yapacaktım? Benim sözlerime itimat göstermiyor ki! Bir nebze güveni yok bana. İte kurda güveniyor ama bir bana güvenmiyor. Ne desem yalan ne desem saçmalık olarak gidiyor onun kulağına. Sikeceğim cidden. Ne var biliyor musun? Artık cidden umrumda değil. Yaşadığı her şeyi hak ediyor. Ne bok yerse yesin sikimde değil. Onun için uğraşmıyorum artık. Değmez!"
Gerçekten değmez miydi?
Kahve saçlı genç bunu çok düşünmüştü. Elde ettiği sonucun her daim aynı olması bu soruyu negatif kılarken o kişinin bir zamanlar tapacak derecede çok sevdiği adam olması ve yaşanmışlıklarının hatrı aklını karıştırıyordu...
Bu yüzden sertçe soluduğu havayı geri verirken bir yandan da sakinliğini korumaya çalışıyordu. Zira buraya gelirken deli gibi sinir olduğu başka bir konu vardı...
Chan ise tam dudakalarını aralamış ona düşüncelerini iletecekken Minho ezbere bildiği sözleri yeniden duymamak için elini kaldırıp onu susturdu.
"Konuşma Chan. Gerçekten... Çabaladım tamam mı? Ona öfkeli olmama rağmen, ondan nefret etmeme rağmen çabaladım ama görmüyor. Ufacık bir güveni bile bana layık görmüyor ama gidip en olmadık insanlara canını emanet ediyor." Sinirle söylediği sözleri Chan'ın kulaklarına vardığındaysa Chan'ın " Bu çok normal.. ona ihanet ettin." Demesiyle Minho'nun gözleri anında onu buldu.
Chan istemeden açtığı konu yüzünden patronunun bakışlarındaki acıyı görür görmez boğazını temizledi ve konuyu değiştirmek adına gözlerini ondan çekip devam etti. "Bay Han Seonghwa'ya güvenerek hata yapıyor. Bunun farkında değil. Sen de haklısın, bunu görmek istemiyorsa elimizden bir şey gelmez. Yine de acımadan edemiyorum. Sonunda yalnız kalacak. Bu hırsı yüzünden sığınacak kimsesi kalmayacağından dolayı endişeliyim."
Chan'ın sözleri Minho'nun kulağında dolduğu an ise onu onaylayamadı. Çünkü Minho en derinlerinde içten içe biliyordu. Jisung'un her daim dönebileceği bir evi, sığınacağı bir yuvası olduğunu biliyordu. Biliyordu fakat şuan bunu kabul edemeyecek kadar öfkeliydi.
"Neyse ne.. Önemi yok.. Artık cidden önemi yok. Gözlerine baktığımda beni görmeyen adam için çabalamanın bir önemi yok. Bana kör kalmış o. Artık ben de görmeyeceğim."
Gerçek bir pes etmişlik barındıyordu Minho'nun sözleri. Ama o kolay pes eden bir adam değildi. Chan da en az Minho kadar bundan emindi. Sözlerinin sadece öfkesi yüzünden çıktığından emindi.
Minho sinirle başını geriye atıp koltuğun başlığına yasladı ve elleriyle gözlerini ovup öfkesinin geçmesini bekledi ama imkanı yoktu. Geçmeyecekti.
Çünkü ne zaman gözlerini kapatsa o sahne gözlerinin önüne geliyordu.
Jisung'un Seonghwa'ya söylediği sözler...
'Cesur olacağım...O davette... Seninle birlikte...Çok daha cesur...
Seonghwa'nın kurduğu cümleler...
'Şimdi karşılık beklemedim ama o davette seni öptüğümde.. Bana ne kadar cesur olduğunu kanıtla olur mu?'
Beynini adeta ele geçirmişti bu anlar. Kulaklarında iki dağın arasında sıkışıp kalmışçasına yankılanıyordu sözler. Kanını zehirliyordu. Öfkesini kat be kat yükseltiyor, düzgün düşünme yetisini elinden alıyordu.
Dahası Seonghwa'nın Minho'yla göz göze gelmiş olmasına rağmen bile isteye Jisung'un dudaklarını öpmesi...
Kesinlikle Seonghwa'yı yumruklamamak için zor durmuştu. En azından Jisung'un evinde...
Sonrasında kendini tutamadığı yaralı ellerinden barizdi.
Chan ise patronunun ayrıca kadeh arkadaşının bu hali karşısında yüzlerce defa verdiği tavsiyeleri yinelememek adına başını olumsuz anlamda salladı. Ne dese boş gelecekti biliyordu. Minho her daim kendi bildiğini okumayı severdi ve Chan ise bunu çok iyi bir şekilde anlamıştı.
"Baksana ne diyeceğim.." Minho birden başını kaldırıp aklına gelen şeyle Chan'a döndü. Chan ise patronunun birden değişen ruh hali karşısında bir anlık afallamayla kaşlarını çatarak öylece ona baktı. "Şu ticaret bakanının bulunacağı açılış daveti... Onun davetli listesine ulaşabilir miyiz? Orada görmek istemediğim birkaç kişi var."
Minho'nun sözleriyle Chan birkaç saniye içinde ona göre Minho'nun aniden tamamen farklı bir konuya geçmesi yüzünden afallama yaşadı. Fakat bilmediği bir şey vardı. Minho hala aynı konudaydı. Hatta geldiğinden beri öfkesinin ana sebebi olan konuda...
"Sanırım hayır. O liste ticaret bakanı tarafından özel olarak hazırlandı. Şahsına ve devlete katkısı olmuş üst düzey sosyal statüye sahip insanları davet etti. Ve bizim bile bunu değiştirme gücümüz yok. Zira ticaret bakanı, geçen sene senin onun rekorunu az bir farkla kırarak en yetenekli girişimciler ödülünü alman yüzünden sana epey bir kin tutuyor gibi... Yani.. hayır. Bu dediğin imkansız."
Chan'ın açıklaması Minho'yu çıkmaza sokmaya yeterdi. Ne olursa olsun Jisung'un o davette Seonghwa ile yakın temas halinde olmasını istemiyordu. Bunu kesinlikle engelleyecekti. Ne olursa olsun!
Minho sert bir solukla sıkıntısını belli ederken Chan kaşlarını çattı. "Ne için sordun ki?" Diyerek merakını belli ettiği sırada ise Minho tam onu cevaplayacaktı ki merdivenlerden duyulan ayak sesleriyle susmak zorunda kaldı. Başını çevirip baktığında ise az önce gönderdiği sarışının oldukça donuk bir surat ifadesiyle kendisine doğru geldiğini gördü.
Daha Chan arkasını dönerek gelen kişiye bakmadan anında Minho'nun önünde biten sarışın ise elindeki temiz kıyafetleri Minho'ya doğru uzattı.
"Al."
Soğuk ve umarsızdı ses tonu. Ayrıca umursamaz görünmek için üst düzey bir çaba sarf ettiği sürekli gözlerini kaçırmasından belliydi.
"Ne bu?" Minho'nun kaşlarını çatarak sorduğu soruyla Felix elindeki eşyaların hala alınmamış olmasından dolayı Minho'nun kucağına bırakırken cevapladı onu.
"Kedi maması. Ne olacak kıyafet gerizekalı herif. Kör müsün?" Onun bu öfkeli tavrıyla Chan anında atağa geçti.
"Felix... Bebeğim ekleri unutmayalım lütfen." Uyarırcasına bir ifadeyle söylediği sözler Felix'in bir anlığına ona dönerek göz devirmesine sebep oldu. Sonrasında ise Minho'ya dönerek oldukça sevimsiz olmasına özen göstererek bir gülüş takındı suratına.
"Ne olacak kıyafet Bay gerizekalı herif. Kör müsünüz?"
Felix'in bu oyuncu tavrıyla Minho kucağındaki kıyafetlerden gözünü çekip bakışlarını sarışına çıkardı. Fakat o daha bir şey diyemeden Chan'ın uyarır tonda çıkan sesi duyuldu.
"Sevgilim." Böyle yapma dercesine çıkan sözleri ise Felix'in derin bir nefes almasına sebep oldu. "Üşütmeden önce değiştir kıyafetini. Sonra geberip başımıza kalma." Minho'ya yönelik söylediği sözlerinden sonra anında Chan'a döndü. "Sen de bu garfield suratlı herifi bir an önce kapı dışarı edip yanıma gel. Özledim."
Son kelimesi diğer sözlerine nazaran daha alçak bir tonda çıkarken Chan küçüğünün bu tavrıyla sıcacık gülümsedi. "Merak etme sen projeni bitirmeden gelmiş olacağım."
"Mümkünse projemi bitireyim öyle gel. Yoksa sabaha kadar bitirmeyeceğim senin yüzünden."
"Emrin olur güzelim." Chan'ın cevabı gecikmedi. Felix ise aldığı cevaptan memnun olduğunu belirtir bir ifadeyle yeniden Minho'ya döndü. Fakat yüzü daha sert bir hale büründü.
"Sen de giy şunları. Sonra da evine git."
"Sen de yurduna dön." Minho'nun anında gelen cevabıyla yüzünü ekşiterek sırtını ona döndüğü gibi merdivenlerine doğru ilerledi.
"Siz kardeşlerin düşmanlarına karşı kıyamama özelliği var galiba." Minho yukarıya doğru çıkan sarışına yönelik sesini yükselterek konuştu ve anında geri yanıt aldı. "İstersen geberebilirsin. Umrumda değil."
Sarışının bu tavrıyla ise başını olumsuz anlamda sallayıp istemsiz tebessüm ederek önüne döndüğünde ise Chan'ın mahcup bir ifadeyle konuşması ilişti kulağına.
"Şu bitirme projesi yüzünden çok stresli. Birkaç aydır buna çalışıyor. Kusuruna bakma onun." Minho ise duyduğu sözlerle tam Chan'a bakıp Felix'in bu tavrına alışık olduğunu ve sorun olmadığını söyleyecekken anında aklına gelen fikirle duraksamak zorunda kaldı.
Bunu yapar mıydı?
Bu kadar acımasız olabilir miydi?
Değmez dediği biri için en yakın dostunu zor bir durumda bırakır mıydı?
Bu sorular beynini kurcalarken cevabı ise kendi kendine verdi.
Evet. Konu onun olana başka birinin göz koyması ise hiç kimseye acıması yoktu.
Hem de hiç kimseye...
Bu yüzden birden başını kaldırıp Chan'a döndü. Ve içten içe ondan özür dileyerek konuştu.
"Chan, Felix madem bu kadar stresli o halde onu da açılış davetine getirsene. Hem onun için de farklılık olur, ne dersin?"
~~~~~~~~~
İçimden bir ses kaos fena halde geliyor diyor.
