İçeriğe geç

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 6 · 17 dk okuma

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 6

~ Doğruluk mu cesaret mi? ~

(Jisung'dan)

Bazı anlar vardır ki insanın o an sadece öylece durup tehlikenin geçmesini beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktur.

Elleri titrer, çığlık atmak ister ama kesilen nefesi buna engel olur ve sadece yerinde sayar. Beyninden kurtulmakla ilgili yüzlerce plan geçer ama o sadece öyle durur. Bacakları tutmaz, bedeni yerinden oynamaz ve nefesi kesilir.

İşte tam da o anlardan birindeydim...

"Ne o Peter? Sonun olacağını söylediğin adamın seni eski sevgilinle basmasından mı korktun?"

Benim dolu gözlerle kapıya bakan bedenimin hemen arkasındaki Minho'nun alaycı bir tonda çıkan sözleri kulağıma boş bir odada bağırarak söylenmiş gibi geliyordu. Boğuk, yankılı ve çokça gürültülü...

Ne yapacağımı bilmiyordum. Kapıyı açmamak sorun olabilirdi ama açmak daha büyük sorunları doğuracaktı. Bundan emindim.

"Jisung.." Seonghwa'nın sesi diğerlerinden farklı olarak alçak bir tonla duyulurken ben de derin bir nefes alıp sol elimde tir tir titreyen sağ bileğimi sıkıp titremesini geçirmeye çalıştım. Anksiyete Minho'nun bana giderken bıraktığı hediyelerden biriydi ve sanki gittiğinde hissettiğim duyguları her an hatırlayayım diye bana nefes darlığı, kalp ağrısı ve güçsüz düşme hissiyatı bahşediyordu. Ne ironi ama...

"Dilini mi yuttun yoksa? Hadi ama Jiji~ biricik son aşkın sana sesleniyor. Ona cevap vermeyecek misin?"

Minho keyifliydi. Kulağına vesvese veren bir şeytan kadar keyifliydi. Ve onun keyifli olması bile beni öfkeden kudurtuyordu. Üst üste yaşadığım bu lanet hisler hastalığımla birleşince ciddi manada bir canavara dönüşebilirdim. Eğer Minho bana biraz daha yaklaşıp o iğrenç sözlerini kulağıma kulağıma fısıldamaya devam ederse bunun hiç de uzun sürmeyeceği kesindi.

Dehşete düşmüş bakışlarım ve diğer yandan ciğerlerimin havayı reddetmesiyle mücadele etmeye çalışırken Minho'nun sözleri son noktam olmuştu.

"Pekala... İzin ver o halde ona ben açayım kapıyı."

Beni dehşete düşüren sözlerini bitirir bitirmez omzuma hafifçe çarparak yanımda yürümeye başladığında gelen korku yüzünden bir anlık refleksle kolundan tuttuğum gibi durdurdum onu.

"Sen ne yaptığını sanıyorsun?!" Dişlerimin arasında oldukça sert ama bir o kadar da kısık sesle sordum sorumu. Bakışlarındaki keyif sinir kat sayımı daha da arttırıyordu. Önce titreyen ellerimle tuttuğum koluna sonra da bana baktı ve dudağını hafifçe yukarı kıvırıp tamamen bana döndü. Şu an öyle gergindim ki nefeslerimizin karıştığı yakınlığına bile sinir olamayacak hale gelmiştim.

"Ona kapıyı açacağım güzelim. Dışarıda mı kalsın istiyorsun?" Dudaklarını büzerek oyuncu bir edayla sorduğu soru yüzünden burnumdan nefes alıp verdim ve sakin olmaya çalışarak tam onu cevaplayacaktım ki önce kapıya yeniden vuruldu ve hemen ardından Seonghwa'nın sesi duyuldu.

"Jiji? Güvenlik görevlisi yarım saat önce eve girdiğini söyledi. Yani içeride olduğunu biliyorum." Sözleri kalbimin atışını daha da arttırırken yutkunmadan edememiştim. Soğuk terler döktüğüm reddedilemez bir gerçekti.

"Bak, konuşmak istemiyor olabilirsin. Ben... sadece nasıl olduğunu merak ettiğim için geldim. Bir de... şey.. dayanamadım işte. Yani.. hem dün gece yaptığım şey yüzünden hem de.. bugün o canlı yayını ben de izledim ve.. ahh.." Birkaç saniye susup derince nefes aldı ve kendine verdiği cesaretle beni suçluluk duygusundan öldürecek o sözlerine devam etti.

"Jisung aslında bakarsan ben..ben korkuyorum. Seni kaybediyor olduğum düşüncesi korkudan uyutmuyor beni. Biliyorum doğru bir zaman değil. Zor bir gün geçirdin. Ben.. sadece yanında olmak istiyorum. Ayrıca dün yaptığım şey için de özür dilemeliyim. Biliyorum senden istediğim şey.. ahh.. Yaptığım aptallıktı. Keşke zamanı geri alabilsem.. ben.. gerçekten korkuyorum Jisung. Hem de çok korkuyorum. Bu kapıyı bana hiç açmayacaksın diye çok korkuyorum. Öyle çok korkuyorum ki ben ne yapacağımı bilemiyorum. Ne yapmalıyım Jisung? Hm? Kapılarını bana açabilmen için ne yapmalıyım?"

Sesi titredi. Titreyen sesi beni ebedi bir hisse sürükledi. Suçluluk hissine...

Ona bunu yapmaya hakkım yoktu. Benim yüzümden bunları yaşaması adil değildi. O beni yaşatmışken benim onu öldürmeye hakkım yoktu. En azından bir kez ona karşı cesur olup açıklama yapmalıydım. Bunu hak ediyordu. Bu yüzden derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım.

"Kesinlikle bir filmde oynamalı."

Minho'nun kapıya bakarak alaycıl bir tonda söylediği anlamsız sözlerini umursamamaya çalışarak kolunu sıktım ve dişlerimin arasında olabildiğince sessiz bir şekilde konuştum.

"Sen saklanıyorsun! Hem de hemen! Ve ben Seong'u gönderene kadar o siktiğimin sesini çıkarmıyorsun!"

"Yaa?" Dedi alaycı bir tonda ve dudağını hafifçe yukarı kıvırıp ekledi. "Peki bunu niye yapacakmışım?" İddialı ses tonu ve kendinden emin bakışları beni iyiden iyiye krize sokarken tutuşumu sıklaştırarak derin bir nefes aldım. Zamanım gittikçe daralıyor gibi hissediyordum. Hemen bir şeyler yapmalıydım.

"Seni görmesini istemiyorum tamam mı? Bir de bunu yanlış anlayıp kafasına taksın istemiyorum. O bunları hak etmiyor. Senin gibi bir şerefsizin anlattığı yalandan masallar yüzünden onu daha fazla endişelendiremem." Öfkeyle kaşlarımı çatarak konuştuğumda yüzündeki gülüş soldu ve duruşunu dikleştirip bana yukarıdan bakarken tek kaşını havaya kaldırdı. Sinirlenmişti. Çenesini gerip dilini yanağının içinde yavaşça gezdirdi.

"Biliyor musun o herifin ne düşünüp düşünmediği ya da ne hissettiği sikimde bile değil." Ben öfkeyle söylediği sözlerini kaşlarımı çatarak dinlerken o bir an duraksamadan kolunu sertçe çektiği gibi elimden kurtardı ve sinirle kapıya doğru döndü. Adımlamaya başladığındaysa ne yapacağını anladığım için bir anlık korkuyla yeniden kolunu tuttuğum gibi kendime çektim ve gözlerimi sıkıca kapatarak ilk aklıma gelen şeyi söyleyiverdim.

"İhaleden çekilirim."

"Ne?"

Sözlerim kulaklarımda yankılanıyordu. Daha ben bile ne dediğimi bilmezken onun da şaşkınlıkla sorduğu sorusuyla iyice çıkmaza girmiştim. Ne yaptım ben sorusu beynimi ele geçirmiş vaziyetteydi ama artık çok geçti. Demiştim artık. Bu yüzden gözlerimi açıp bana büyük bir şaşkınlıkla bakan gözlerine dokundurdum bakışlarımı. Öfke ve şaşkınlık harmanlanmıştı kahvelerinde..

"Duydun işte."

Yeniden dile getirmeye cesaretim yoktu. Zira tam bir yıldır o ihale için varımı yoğumu ortaya koymuştum. Sözlerim ilk kez benim bile canımı yakmıştı.

"Sen.." dedi ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle ve sinirle ellerini ensesine koyup saçlarını karıştırdı. Öfkesine hakim olmaya çalışırken yapardı bunu. "Cidden Han Jisung! Tam 500 milyar won koydum önüne! Tanrı aşkına tam 500 milyar wonu hiç acımadan yırtıp attın sen! Ama sırf o.. sırf o bizi görüp yanlış anlamasın diye... Sırf o piç üzülmesin diye..ahh sikeyim!"

Daha çok hayret saklıydı sözlerinin tonunda. İnanmak istemiyor gibiydi. Bakışları bile şokla aralanmış ve öfkeyle yoğrulmuştu. Ben dişlerimi sıkıp diyecek bir şeyim olmadığı için sustuğumda burnundan sert bir soluk çekti içine ve histerik bir tebessüm takındı suratına. İçindeki öfkeyi ele verir cinsten bir tebessüm...

"Ne o? Yoksa unutamadığını düşündüğü eski sevgilinle seni yakalarsa artık peşinde köpek olmaz diye mi korktun?" Sözleri dişlerimi sıkıp kaşlarımı daha da çatmama sebep olurken daha fazla oyalanmamak adına kolundan tuttuğum gibi "Sikerim seni de laftan anlamaz o küçük beynini de!" Diyerek onu karanlık koridora doğru sürükledim. Bana karşı koymadan onu sürüklememe izin verdi. Sonunda koridora geldiğimiz gibi onu duvara yaslayıp elimi kaldırdım ve işaret parmağımı yüzüne doğrultup tehdit edercesine salladım.

"Burada kal ve o çeneni kapalı tut! Yoksa o ağzını sikmekten büyük zevk alırım demiş olayım."

"Bu konuda benim kadar yetenekli misin merak ettim doğrusu." İşaret parmağıma bakarak dilini dudağında hafifçe gezdirip söylediği sözleri dişlerimi sıkmama sebep olurken sinirle birden kravatını tuttuğum gibi kendime çektim ve onun yüzünü yüzüme yaklaştırdım. Amacım aramızda cinsel gerilim yaşatmak falan değildi ama o sanki bunu bekliyormuşçasına dudaklarıma dokunduruyordu kahvelerini. Yine de bunu umursamadan olabildiğince sert bakışlarımla dişlerimin arasında konuştum.

"Sınırlarını zorlama!"

Sonrada kravatını tuttuğum elimi sertçe iterek sırtını arkasındaki duvara vurmasını sağladığımda hala keyifle bana bakan suratına tükürmemek için zor tuttum kendimi. Daha fazla beklememek için kapıya doğru ilerlediğim sırada arkamdan gelen tehditvari sesini duydum.

"O herif 5 dakika içinde gitmemiş olsun işte o zaman o sınırları zorlamakla kalmaz yakıp kül ederim."

Sözlerini duysam da umursamadan kapıya doğru ilerlemeye devam ettim. Tam elim kapı koluna gitmişti ki yerdeki cam kırıkları takıldı gözlerime ama onları temizlemek için zamanım yoktu bu yüzden derin bir nefes alıp Minho'nun görünmediğinden emin olmak adına son kez onun bulunduğu yerde gezdirdim bakışlarımı ve kolu çevirip kapıyı açtım.

"Jisung?" Beni görür görmez önce küçük bir heyecanla kıvrıldı dudakları. Sonraysa muhtemelen donuk bakışlarım ağlamaktan şişmiş gözlerim ve bitkin ifadem onu endişelendirmiş olacak ki kaşları çatıldı ve ben daha ona cevap veremeden sordu sorusunu. "İyi misin sen?"

Sesindeki endişe yutkunmama sebep olmuştu. "İyiyim. Zor bir gündü. Uyumaya çalışıyordum." Dedim aklıma gelen ilk yalanla. Bu Seonghwa'ya söylediğim ilk yalan değildi. Bu yüzden zorlamamıştı beni...

"Ben.." dedi ve endişeyle baktı gözlerime. Beni böyle görmeyi beklemediği açıktı. Öyle ki ne diyeceğini bile bilemiyordu. "..bu saatte seni rahatsız ettim biliyorum ama hemen gideceğim zaten. Sadece iyi olduğundan emin olmak istedim."

Başımla onu onaylanarak rahatlaması adına bir şeyler söyleyecektim ki gözleri kapı aralığından gördüğü cam kırıklarına takıldı. Başımı onun baktığı yere çevirdiğimde bundan emin olmuştum. Tam yeniden dönerek ona sorun olmadığını söyleyecektim ki içeriye girerek cam kırıklarına doğru ilerledi.

"Bunlar ne Jisung?" Endişeli sorusunu dehşetle açılmış gözleriyle sordu. Ben de derince soluyarak kapıya kapattığım gibi yanına ilerledim.

"Önemli bir şey degil. Dedim ya zor bir gündü."

Dilimi alıştırdığım yalanlar bir gün benim sonum olacaktı.

Telaşla bana sonra da cam kırıklarına baktı. Diyecek bir şey bulamamış gibiydi. Birden yere eğilip gözle görülür kırıkları sağlam eliyle toplamaya başladığındaysa endişeyle ona doğru yaklaşırken konuştum.

"Elin kanar dokunma."

"Senin yüreğin kanamış benim ellerim kanasa ne olur?"

Bir cümle...

Bu bir cümleyle beni nasılda ağlayacak kıvama getirmişti. Öyle ki Minho'nun burada olduğu gerçeğini bile unutmuştum. Seonghwa bana onu unutturmuştu. Hep yaptığı gibi...

Ben olduğum yerde ne yapacağımı bilemez bir ifadeyle öylece dururken Seonghwa çoktan benim Minho yüzünden etrafa saçtığım kırıkları tek tek toplamaya başlamıştı bile.

"Senin acın benim acımdır Jisung. Yalvarırım kendine saklama artık. Yorgunsan yaslan bana. Ağlamak istiyorsan gir kollarıma. Öfkeliysen vur, kır ama tek başına yapma. Ne olur tek başına yaşama artık. Neşeden yoksun gülüşlerinin ardına saklıyorsun her şeyi. Yapma... Kullan beni ama ne olur yapma artık. Kendine eziyet etme."

Cam kırıklarından gözlerini ayırmadan söylediği sözleri tane taneydi. Fısıltıdan farksızdı ama terk edilmiş ve tenhada kalmış yüreğimde şiddetli gürültülere sebep olmuştu.

Seonghwa içinde fırtınalar kopan beynime sunulmuş bir dinginlik fikriydi. Bir doğruluk mu cesaret mi sorusundan farksızdı benim için. Aklım cesaretten yanaydı. Tut ellerinden, yaslan ona ve ruhunu huzura kavuştur.

Ama yaralı kalbim... İşte o doğruluğu seçmek istiyordu.

Yeryüzüne küstüğü için gökyüzünü kendine darağacı yapma fikri hiç hoşuna gitmiyordu.

"Ben gerçekten iyiyim Seong. Gazeteciler sinirlerimi bozdu sadece. Sarhoş olmak istedim ama onu da yapamadım. Uyumak istiyorum. Uzun bir gündü. Yoruldum."

Söylediğim yalan üstüne yalanlar ise bu doğruluk mu cesaret mi sorusunu tartışıp duran kalbimle aklım arasında arafta kalmış bedenimin bir çeşit kendini koruma mekanizmasıydı.

"Farkındayım." Dedi fısıltıyla yorgunluğumu bilirmişçesine. Sonrada ayağa kalktığı gibi elinde biriktirdiği kırıkları atmak için mutfağa doğru ilerledi. İlk kez mutfağımın geniş salonun içinde olmasından mutluydum. Minho yatak odamın bulunduğu koridordaydı ve mutfağımın tam tersi yönünde kalıyordu. Bu rahatlamama sebep olurken Seong çoktan elindeki kırıkları çöpe atıp yeniden yanıma gelmişti.

"Pekala... Sabah temizlik ekibi gelene kadar kırıkların olduğu tarafa geçme. Küçük cam parçaları kalmıştır. Mümkünse çıplak ayakla da dolaşma. Daha fazla yaralanmanı istemiyorum."

Daha ne kadar yaralanabilirdim ki?

"Sen iyiysen gideyim o halde ben." Dedi benim suskunluğumu kabulleniş sayıp gözlerime bakarak ve neredeyse fısıltı sayılacak biraz daha alçak bir tonda ekledi. "Sen gel diyene kadar gideyim."

Bu son cümlesi beni büyük bir vicdan azabına sürükledi. Seonghwa'nın acısını ilk kez görmüştüm. O benim için hep bir kurtarıcı rolündeydi. Ama bu sözleri söylerken gözlerinde beliren bakış ilk kez kurtarılmaya ihtiyacı olan birisinin mağlup bakışları gibiydi.

Park Seong Hwa'ya yaptığım kötülük Minho'nun bana yaptığından bile beterdi...

"Sadece dün yaptığım şey için üzgün olduğumu bil tamam mı?" Ben içimdeki vicdan azabıyla sadece ona bakarken o sözlerine devam etti. "O an ne düşündüğümü bile bilmiyorum. Aptallıktı. Sana karşı çok fazla zayıfım ve korkuyorum. Seni daha kazanamadan kaybetmekten ve onu yeniden seveceğin düşüncesinden-"

"Sevmeyeceğim."

Kendimden emin bir tonda sözlerine karşılık verdim. Bunu hak ediyordu. Düzgün bir açıklamayı hak ediyordu. Artık ona karşı belirsiz kalmak istemiyordum.

Bu doğruluk mu cesaret mi oyununda ilk kez cesarete bir şans vermek istiyorum.

"Ben o şerefsizi öldüreli yıllar oldu. Bugün canlı yayında söyledikleri beni sinir etmek içindi." Derin bir nefes alıp belki de o an fark etmediğim ama beni büyük bir çukura iten sözleri söyledim. "Dün ise seni kaybetmekten korktum sadece... Seni öpmek... Ne bileyim artık eskisi gibi olmayacağız demekti. Bu da korkuttu beni. Ama daha cesur olacağım Seong. Söz veriyorum. O davette.. seninle birlikte. Çok daha cesur..."

Olabilir miyim ki?

Bu sözleri söylerken bu sorunun cevabı evetti. Ama yalnızca bu sözleri söylerken...

"Sen? Ciddi misin?" Dedi şaşkınlığının ve heyecanının getirdiği bir edayla. Ne kadar sevindiğini bakışlarında yakalamıştım. Başımı sallayıp onu onaylarken o sözlerin ilk kez kendime söylediğim bir yalan olduğunu o an anlamamıştım. Ve her şeyi başlatan asıl yalan olduğunu...

Seonghwa ise öylece bakıyordu gözlerime. İnanıyordu bana. Kendime söylediğim yalan onu kolayca inandırmıştı. Öyle ki gözlerindeki sevinç kırıntıları ilk kez karşılaştığım bir şeydi.

Sonra güldü. Öyle güzel güldü ki ben bile kendi yalanıma inandım. İnandım ve tebessüm ettim...

"Ben.." dedi sevinç dolu sesiyle. Heyecanı kelimelerinin bile titremesine sebep olmuştu. Yerinde duramıyor gözlerini sürekli kaçırıyordu. Ne yapacağını şaşırmış gibi bir hali vardı.

Sonra yaklaştı bana...

Kırık olmayan sağ elini sol yanağıma koydu...

Dokunuşu midemi bulandırdı ve o an uyandım. Parmak uçları tenime dokunduğu an kendi kendime büyük bir darbe yedim.

İstemedim. Midem bulansın istemedim. Bu yüzden kızdım kendime. Savaştım. İlk kez biri için kalbimi açmak istedim. Ama aklım ne kadar kalbimle tartışsa da kalbim öyle bir set kurmuştu ki kendine bu set midemi bulandırıyor ve ellerimi titretiyordu. Ne yaparsam yapayım olmuyordu. Başkasını istemiyordum..

Meğersem Shakespeare yanılmış. Zira yeni bir ateş söndürmüyormuş başkasının yaktığını. Ya da yeni bir acıyla hafiflemiyormuş eski bir ağrı. Yalnızca daha da yanıyormuş insan. Acısı çoğalıyor ve bedeni alevler içinde kavruluyormuş...

"Tanrı şahidim olsun seni çok seviyorum Jisung. Öyle çok seviyorum ki bazen.. kafayı yiyecek gibi hissediyorum."

Sözleri aklım için toprağa düşmüş taze yağmur kokusu gibiydi. Ferah ve dinginlik verici. Ama kalbim için çürümüş bir beden kokusuydu sanki. Keskin ve mide bulandırıcı...

Bu yüzden araftaki bedenim sustu. Sustu ve sadece gözlerine bakmakla yetindi. Bu suskunluk durumu büyük bir kumar oyununa çevirdi. Zira vereceğim kart bu yalanın sonunu hazırlayacaktı. Onu onaylarsam kaybedecektim. Onaylamazsam da kaybedecektim.

Ya kendimi ya da Seonghwa'yı kaybedecektim...

Kayıplar farklı olacaktı belki ama ikisi de can yakacaktı...

Fakat bir şey oldu...

Seonghwa yeni bir kart koydu masaya ve eğilip dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. Dudaklarını dudaklarımda hissettiğim ilk an dizlerim kilitlendi ve gözlerim genişçe açıldı. Olayın farkındalığını yaşayan aklım bile şok içinde kalırken kalbim hissizleşti. Öyle ki atışlarını bile durduğunu sandım.

Bir kaç saniye sürdü öpücüğü. Ne karşı koydum ne de kabul ettim. Sanki fikirlerim bile durmuştu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Neler olduğunu anlamakta zorluk çekiyordum. Ne aklım konuşuyordu artık ne de kalbim. Sadece midem bulanıyordu ve dizlerim titriyordu.

Sonra dudaklarını çekti ve biraz baktı bana. Nasıl göründüğümü bile bilmiyordum. Ne hissettiğimi ya da ne yapacağımı...

Ama o gülümsedi. Ailesi sonraki gün onu lunaparka götürmeye söz vermiş bir çocuğun gülüşleri gibiydi. Öyle ki yerinde duramıyordu bile. Gözleri ara ara kaçıyordu gözlerimden.

"Ben.." dedi sadece. Heyecandan konuşamıyordu. Öyle mutluydu ki içimde bıraktığı yıkıntı ve elemi görmüyordu gözleri. Ama ona kızamıyordum. Zira yüreğimde kopan kıyametten ben bile habersizdim.

Ama bunu ben istemiştim. Ona cesur olmak istediğimi söylediğimde her ne kadar onu öpmekten bahsetmesem de yakınlığını kabul edeceğimi kast etmiştim. Ve bu kast yıllarca zincirlenmiş bir bedeni özgürlüğe kavuşturmak gibiydi. Ben ona bir hak tanımıştım. Bu yüzden kızamazdım ona. Ama kendimden nefret ettim. Bir insan kendinden ne kadar nefret edebilirse o kadar etmiştim...

Bir iki adım geri çekilip biraz daha baktı bana ve derin derin soludu. Gülümsemesini durduramıyordu. Karşısında ölü bir beden vardı ama o bir seri katil kadar soğukkanlıydı. Seonghwa ilk kez çektiğim acıyı görmüyordu...

"Şimdi karşılık beklemedim ama o davette seni öptüğümde.." Dedi heyecanlı heyecanlı konuşarak. "Bana ne kadar cesur olduğunu kanıtla olur mu?" diye ekledi. Öyle mutlu görünüyordu ki benim cevap vermemi bile beklemeden omzunun üzerinden kapıyı gösterdi.

"Gideyim ben o halde. Gerçek olduğuna kendimi inandırmam gereken bir rüya var ve aptal gibi görünüyorumdur şuan. Sana rezil olmak istemiyorum. Bu yüzden eve gidip sanırım saatlerce bu öpücüğü düşüneceğim.. belki biraz da yastığı tekmelerim. Çığlık falan atarım. Ya da duvara bakıp saatlerce düşünürüm. Tanrım.. kendimi rezil ediyorum şuan. Tamam pekala.. susmalıyım artık."

Nefes nefese söylediği sözleri arada kalbini tutarak ve yutkunarak bölünmüştü. Zar zor başımı sallayarak onu onayladığımda son kez bana bakarak gülümsedi ve arkasında kalan kapıya döndü. Sarhoş bir bedenin attığı adımlar gibiydi kapıya doğru yürüyüşü. Kendinde değildi. Ben de değildim...

Ara ara dönüp bana bakıyordu ve kapıya ulaştığında ise açtı ve yüzündeki tebessümle son kez buluşturdu gözlerini gözlerimle.

"Teşekkür ederim."

Cevap vermedim. Ne diyebilirdim ki?

İkimizi de büyük bir yalana inandırmaya çalıştığım için rica ederim mi?

Sonra da gitti zaten. Kendi bile ne yaptığını bilmiyordu. Öpmüştü beni. Bu öpücük onu sarhoş etmişti beni hasta. Ama o öyle sarhoş olmuştu ki beni nasıl hasta ettiğinden habersizdi.

Ben ise neler olduğunu bile anlayamıyordum. Büyük bir bataklığa saplanmışım gibiydi. Seonghwa'nın gidişiyle öylece kapıya bakakalmıştım. Düşünme yetimi kaybetmiş gibiydim. Ellerim titriyor ve midem bulanıyordu. Sanki her yerim dikenlerle kaplıydı ve hareket edersem bedenime batıp kanatacak gibiydi.

Öyle ki nefes alıp almadığımı bile bilmeyen bedenim Minho'nun evimdeki varlığını da unutmuştu. Ta ki hemen önüme düşen gölgesine kadar...

Gözlerim gözleriyle buluştuğunda acır gibi olan bakışları beni daha büyük bir çıkmazın eşiğine getirmişti. Öfke vardı gözlerinde. Sinir. Tiksinti ve acıma...

"Bana olan hırsın gözlerini öyle

kör etmiş ki artık kendini bile görmemeye başladın. Ama ben sana söyleyeyim... Zavallı gibi görünüyorsun."

Dişlerini sıkarak söylediği sözler kulaklarıma ulaşıyordu ama ilk kez öfkelendirmiyordu beni. Haklıydı çünkü. Yaptığım şey zavallıcaydı...

Sözlerine karşılık ilk kez ben de mimik oynamadı. Başımı eğdim ve onun karşısında ağlamamak için dolu gözlerimi ondan saklamaya çalıştım. Dişlerimi sıktım. Kaskatı olmuş bedenimi o gidene kadar susturmaya çalıştım.

Minho'nun adım sesleri uzaklaştığında bile kaldırmadım başımı. Kapıyı öyle gürültülü açtı ki sesi kulaklarımı tırmaladı.

Öfkeliydi. Öfkeliydim. İlk kez ikimiz de bana öfkeliydik...

"Sana Park Seonghwa hakkında bilmediğin bir şey söyleyeyim mi?" sert sesi kulaklarıma ulaştığında yutkunmakla yetindim. Sonra ise kapıyı çarpıp çıkmadan önce dişlerinin arasında son kez konuştu benimle...

"O ateist. Tanrı'ya inanmaz."

Ve çıkıp gitti...

Beni büyük bir yıkımla yine baş başa bıraktı.

O gider gitmez son çırpınışlarını veren dizlerim özgürlüğe kavuşmuşçasına çözülüverdi. Vücudum bu anı bekliyormuş gibiydi. Ellerim destek bulmak için çevresini yokluyordu. Ben değil ama bedenim yaşadığım şeylerin farkındaymış gibi benim kontrolüm dışında hareket ediyordu. Nefesimi verdim birden ve deli gibi titreyen elimi dudağıma götürüp yavaşça sildim.

Gözyaşlarımın yanaklarımda bıraktığı ıslak hissiyat olmasa ağladığımın farkında bile değildim. Yavaş yavaş çözülen bedenim sayesinde ellerim hızlandı ve dudaklarımı koparıp atmak istercesine sildim. Sonra bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan. Kalbim ağrıdı. Yıllar sonra ilk kez kalbim çok fazla ağrıdı.

oSnra bir ses geldi kulağıma. Seul'de günler sonra ilk kez bir şimşeğin bu kadar gürültüyle çaktığını duydum. Gök öyle şiddetli gürledi ki evimin zemininin ayaklarımın altında titrediğini hissettim. Belki de içimdeki depremdi bu hissiyatın sebebi.

Ve ben yere yığıldım...

Bulutlar gözyaşlarıyla şehri temizlerken benim kirpiklerim arasından firar eden damlalar kirin nerede olduğunu bilirmişçesine dudaklarıma doğru kayıyor oradan zemine düşüyordu. Ben de tir tir titreyen ellerimle zeminden destek alıp haykıra haykıra ağlamaya devam ettim. Öyle kirli hissediyordum ki dudaklarımı koparıp atmak istedim...

Fakat her dudağıma dokunduğumda midem biraz daha bulanıyordu. Seonghwa'nın beni öptüğü an yüzlerce kez gözlerimin önüne geliyor ve beynimi bile bulandırıyordu. İlk kez bu kadar aciz hissediyordum kendimi.

Haykırışlarım camıma dokunan yağmur damlalarının sesiyle daha da şiddetlendi. Dakikalarca ağladım. Ta ki nefesim kesilene kadar. Kendimi tüketene kadar...

Sonunda bulantıya daha fazla dayanamayıp lavaboya gitmek için ayaklandım. Savsak adımlarım yüzünden duvardan tutuna tutuna ilerledim. Başım dönüyor ve vücudum tir tir titriyordu. Kendimi lavaboya attığım gibi sert zemine dizlerimi vurarak ve uyuşmuş ellerimle klozeti açarak içimi boşalttım.

Ne yapmıştım ben bunları yaşayacak? Ne hatam vardı benim? Neye sırtımı yaslasam, neyi yıkılmaz sansam yüreğimde koca bir enkaza sebep oluyordu.

Önce Minho şimdi de Seonghwa. İkisi de yüreğime dert oluyorlardı. Acıdan başka bir şey değildim...

Bunları yaşamak zorunda kalacak kadar kötü biri miyim ben?

Gerçekten zavallı biri miyim?

Bu sorular beynimde bir çatışma yaratırken ben sonunda biraz olsun midemi rahatlatıp zar zor da olsa bulduğum şeylere tutunarak kalktım ve lavaboda ağzımı çalkalayarak bitkin vücudumun ağırlığına daha fazla dayanamadığım için yeniden kendimi sert zemine attım. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp cebimden telefonu çıkardım ve hala yanaklarıma süzülen yaşları umursamamaya çalışarak aklıma gelen ilk kişiyi aradım.

Kilit ekranını açtığım zaman ıslak kirpiklerim yüzünden bulanık gördüğüm rakamlara göre saat gece yarısına gelmek üzereydi. Çoktan uyumuştu ama nedense açacağına emindim. İhtiyacım vardı ona ve o şimdiye kadar her an yanımdaydı. Şimdide öyle olacağına emindim ki öyle de oldu...

"Jisung? Saat kaç dostum? Bir sorun mu var?" Uykulu sesi her ne kadar onu uykusundan ettiğim için beni sıkıntıya soksa da birine sarılmazsam ölecek gibi hissediyordum. Bu yüzden derin bir iç çekişle göz yaşlarımı durdurmaya ve hıçkırıklarımı susturmaya çalıştım.

"Jisung? Senin neyin var? İyi misin?"

Daha konuşmamıştım bile ama o her zamanki gibi anlamıştı nefes sesimden.

"Seung-" hırıltılı sesim yüzünden kendimi yarıda kesip nefesimi düzene sokmaya çalıştım ve dizlerimi kırarak kendime çekip kendimi salıvermeden önce zor da olsa sonunda boğuk sesimle konuştum.

"B-bana.. çilekli yoğurt.. getirir misin?"

Bölüm sonu

11 yorum