İçeriğe geç

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 5 · 16 dk okuma

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 5

~ Ben yanarsam seni de yakarım ~

(Jisung'dan)

Minho'dan sonra hayatı hep ucunda yaşamaya başlamıştım. Sanki yüksek bir binanın tepesindeydim ve ellerim her an kayacakmış gibi öylece sallanıp duruyordum. Doktorlar buna anksiyete demişlerdi. Onlara göre ismi buydu. Ama yanılıyorlardı.

Bunun ismi çaresizlikti.

Kolumu atarsam belki kurtulabilirdim düşmekten. Ama Minho'nun yaşattığı şeylerden ziyade geri kalan hayatımı onsuz geçireceğim düşüncesi kalbime öyle ağırdı geliyordu ki düşmek istiyordu o binadan. Aklım ise ona karşı öyle nefret doluydu ki her şeye inat yaşamak istiyordu. Yaşayıp her şeyin bedelini ona ödetmek...

Ben ise aklım ve kalbim arasındaki bu çatışma yüzünden o binada çaresizlikle asılı kalmıştım.

Tarihin yazdığı savaşları bilmem ama aklım ve kalbim arasındaki bu çetin çatışmada mağlup olan bedenim hiçbir kitapta yazılamayacak kadar büyüktü. Bundan emindim.

Kurtarmak için uzanan bütün elleri ise reddediyordum. En başta Seonghwa'yı. Ve buysa iyileşmek isteyen ruhuma derin bir kesik bırakıyordu...

Aklımdaki bu düşüncelerle kapı şifremi girerek sonunda kendimi evime attım. Elimdeki anahtarı girişteki komodinin üzerine beri benzer fırlatıp geniş salonun ortasında bulunan koltuklara doğru yürümeye başladım.

Batıya bakan duvar boyu pencerelerim ve 13. Katta olmam yüzünden akşam güneşi salonu doldururken ışığı yakmanın gereksiz olduğunu düşünüp elimdeki soju şişeleriyle dolu poşeti koltukların ortasındaki masanın üzerine koydum.

Adımlarım yorgundu. Sabahki olaylar, oturduğum rezidansın önüne yerleşmiş gazeteciler, akşama kadar şirkete gelip röportaj yapmak isteyen onlarcası ve henüz Seonghwa'yla konuşma fırsatım olmamış olmasından çok Minho'nun 'hala aşığım' cümlesi beynimde dönüp duruyor ve fikirlerimi ağırlaştırıyordu. Bu da bedenimi yoruyordu...

Üzerimdeki kabanı çıkarıp koltuğun üzerine fırlattığım gibi kravatımı gevşettim ve siyah gömleğimin birkaç düğmesini açıp poşetten bir soju şişesi çıkardım. Yorgundum ve kafamı dağıtmak istiyordum ama burnuma dolan koku öfkemi daha da arttırıyor ve şimdilik bunu yapamayacağımı çok net bir şekilde gösteriyordu...

Pencerelerimi süsleyen bir kaç damla ve havaya dağılmış bulutlar yağmurun yeni yeni geliyor olduğunu gösteriyordu. Eylül yağmuru iç ısıtan bir ortam yaratsa da Eylül ayına olan nefretim yüzünden bunu bile yaşayamıyordum. Elimdeki soju şişesiyle tam karşımda duran pencereye doğru ilerleyip batmak üzere olan akşam güneşinin güzelliği karşısında birkaç yudum aldım.

Susuyordu. Tıpkı benim gibi...

Ama buraya susmaya gelmemişti. Bundan emindim.

Derin bir soluk çektim içime ve nerede olduğunu bilmediğim için gözlerimi akşam güneşinden ayırma gereği bile duymadan oldukça boş ve stabil bir ses tonuyla sonunda konuştum.

"Kim kazandı?"

Sustu biraz. Varlığını fark etmiş olmam onu şaşırtmış olmalıydı ama nasıl fark etmem ki? Onunlayken en sevdiğim çiçekti lotus ve içmeye doyamazdım kahveyi. Kokusunu andırdığı için miydi bilmiyorum o gittikten sonra bir daha kahve içmemiştim mesela. O kokusunu gizlemeyi öğrenmediği sürece yakınımda olduğu her an fark edecektim onu.

"Ben kaybettim."

Odamın duvarlarında yankılanan ses tonu nerede olduğunu tam olarak çıkaramasam da yakın olduğunu gösterir cinstendi. Cevabıyla birlikte derin bir nefes alıp elimdeki şişeyi yeniden diktim ve birkaç yudum daha aldım. Ben içmeye devam ederken onun suskunluğu ise çok sürmedi.

"Peki ya sen?"

Sorusuyla birlikte soju şişesini dudaklarımdan çekip içkinin kanıma karışmasına izin verdim. Yağmur damlaları camdaki izlerini çoğaltırken güneş de yavaş yavaş kayboluyor ve yüzüme yansıyan kızıllığı yağmur bulutlarını süslüyordu. Böyle veda ediyordu sanki onlara.

Saf ve temiz beyaz renklerini kendi kızıllığı ile alev alev yakarak...

Tıpkı Minho'nun bana yaptığı gibi...

"İlk kaybım değil. Alışkınım... ama şartları değiştirmeye çalışıyorum. Bir gün kazanacağım."

Kelimeleri yavaş yavaş çıkardım dudaklarımdan ve ses tonumu olabildiğince sakin tutmaya çalışıyordum. Fakat içimdeki öfke öyle şiddetliydi ki elindeki kamçısını aklıma vurup beni de harlıyordu. Hal böyleyken sakin kalmak çok zordu.

"Peki neyi kazanacaksın?"

Sorusuyla birlikte derince soludum ve başımı yere eğip gözlerimi sıkıca kapattım. Soju şişesini tutan elim titriyordu.

Neyi kazanacağım sorusu kendini tekrar edip duruyor ve kulaklarımda yankılanıyordu. Neyi kazanacaktım ki ben ondan sonra? Bu savaşta elime geçen ne olacaktı?

"İçinde bana karşı biriktiğin hırsların mı doyacak?"

Sesini biraz daha yükselterek sorduğu soruyla içimdeki kıvılcımı alevlendirmeye başlıyordu. Sakin kalmaya çalışıyordum ve eğer sesini yükseltirse bu çabam boşa gidecekti. Beni aşağılamaya başlarsa ve üstüme gelirse ya da bugün ki zaferiyle gururlanırsa kesinlikle onu öldürmek isteyen yanımın kontrolü eline almasına izin verirdim.

"Bugün senin başlattığın savaş ikimiz için de ağır kayıplara sebep olacak. Buna değecek mi?"

Bir adım sesi duydum ve sonrasında biraz öfkeyle yoğrulmuş kelimeler çıktı dudaklarından. Dişlerimi sıktıran ve avuç içimi kaşındıran kelimeler...

"Yaptığın aptalcaydı. O soru karşısında susacağımı falan mı düşündün? Ne sanıyordun ki? Evet eski sevgilimi tehdit ettim falan diyeceğimi mi? Karşında Lee Minho var senin! Benim kim olduğumu gerçekten unutuyorsun."

Adım sesleri salonumdan geliyordu ve giderek yakınlaşan ses tonuyla dişlerini sıkarak söylediği sözler tüm sinir sistemimi patlamaya hazır bir bombaya çeviriyordu ve bu bombanın son saniyeleri olduğundan da emindim...

"Çocukça oynuyorsun Han Jisung."

Beni küçümsercesine söylediği sözlerle elimdeki soju şişesini sıktıkça sıktım. Sinirden seğiren gözümü yeniden açtım ve başımı kaldırıp çoktan batmış güneşin bulunduğu yere baktım. Yağmur ise bir sağanağa dönüşmüş kararan havayı ıslatıyor, şehrin ışıklarına dökülüyordu.

"Sana ve aptalca oyunlarına ayıracak vaktim yok benim! O sikik öfkene hakim olamıyorsan bundan sonra oyunlarına beni dahil etme! Çünkü bu savaşa direnen taraf ben olmam! Eğer sinirlenirsem kesinlikle durmam! Saldırırım Jisung! Daha sen ne kazanacağını bile bilmezken ben çoktan her şeyini elinden almış olurum-"

"NEYİMİ BIRAKTIN Kİ?!"

Sonunda dayanamayarak öfkeme izin verdim ve elimdeki şişeyi birden arkama dönerek karşı duvara fırlattım. Tıpkı o şişe gibi sözlerim de odamın duvarlarına büyük bir gürültüyle çarparken dolan gözlerimi ve yine onun sözleri yüzünden acıyan kalbimi öfkemle örtmeye çalıştım.

Tam karşımdaydı. Salonumun tam ortasındaydı. Şişe neredeyse ona denk geliyordu fakat ben şişeyi fırlattığımda kılı bile kıpırdamadı. Bekliyordu sanki ama Tanrı sanırım yine onun tarafındaydı ki yara almaktan son anda kurtulmuştu.

"Ne bıraktın lan geride?! Ne kaldı bana da elimden alacaksın?! Şirketimi mi? Sikeyim al senin olsun! Param, mal varlığım, ünvanım, al hepsi senin olsun! Belki gözün doyar." Tiksinircesine yüzüne yüzüne söyledim her bir sözümü. Öylece yüzüme bakıyordu. Gözlerinde ilk kez okuyamadığım bir bakış saklıydı.

"Ayrıca bu savaşı ben başlatmadım Minho!" Dedim işaret parmağımı ona doğru doğrultarak. "Sen çoktan başlatmıştın. Tam 5 sene önce! Şimdiye kadar hep geri çekilmiştim. Geçen sene yatırım alacağımız adamla son saniye senin şirketinin anlaştığını öğrendiğimde, en hızlı büyüyen şirketler ödülünün son günü değişen jürinin senin şirketin olduğunu öğrendiğimde, iki yıl önce bir ortaklık için anlaşma sağlayacağımız Çin firmasının senin emrinle ortaklıktan caydığını öğrendiğimde ve daha sayamadığım bir çoğu.. Her yerdeydin! O sikik adın her düştüğümde bana tekme atanlar listesinin en başındaydı! Her yerde karşıma çıkıyordun ve ben şimdiye kadar sadece susuyordum! Ama yetti artık! Artık susmak yok Minho..."

Derin bir nefes alıp öylece bana bakan gözlerinden bakışlarımı çekmeden devam ettim. "Hiçbirinde sana karşı direnmedim. Bu darbelerine karşı koymadım. Ama sen her seferinde içimdeki kıvılcıma bir nefes daha üfledin! Ve bunu yaparken unuttuğun bir şey vardı. Kıvılcım büyür Lee Minho! Alev olup her yere yayılır! Çevresindeki her şeyi tutuşturur! Yakıp kavurana kadar durmaz! Kül edene kadar sönmez! Yani bil diye söylüyorum.." Biraz duraksadım ve burnumdan sert bir soluk alıp olabilecek en sert tonumla son sözlerimi söyledim.

"Eğer ben yanarsam, seni de yakarım."

"Yakmadın mı zaten?!" Sesini yükselterek öfkesini belli ettiği soruyla kaşlarımı daha da çattım. O ise susmadı ve beni paramparça eden sözlerini her bir cümlesinde sesini daha da yükselerek söyledi.

"Sen beni yakıp kül ettin zaten Jisung! Sen ikimizi de bu hale getiren kişisin! Her şey senin yüzünden! Şu an yaşadığın her şeyi hak ettin sen! İnan sana hiç acımıyorum. Çünkü beni canavar yapan sensin! Biz senin yüzünden bu haldeyiz!"

Sonunda öfkem bir fırtınaya dönüşmüş ve kaşınan elimi, hızlı adımlarla onun yanına vardığım gibi yumruk yapıp yakasından tutarak yüzüne geçirmiştim. Aldığı darbeyle sağa doğru yalpalarken yakasını tutan elimi hareketlendirip onu yeniden kendime çektim ve bir yumruk daha geçirdim suratına. Bu defa oldukça güçlü vurduğum için darbenin etkisiyle yakasındaki elim kaydı ve Minho birkaç adım geriye gitti.

Ama durmadım. Duramazdım. Yılların öfkesi vardı içimde ve kontrolü eline almıştı artık. Bu yüzden hızlı adımlarla yanına gittim ve kolundan kavrayıp yüzünü bana dönmesini sağladığım gibi son gücümle bir yumruk daha attım. Yumruğun etkisiyle yere düştüğünde bile durmadım. Çok rahat bir şekilde bana karşı koyabilecek biriyken hiçbir şekilde direnmiyordu. Bundan cesaret alan öfkem yüzünden üzerine çıkıp ardı ardına vurmaya devam ederken şiddetle bağırdım.

"Ne yaptım lan sana ben! Neyi hak ettim ben? Ne yaptım da bunları hak ettim?! Arkandan mı bıçakladım?! İşinden mi ettim seni?! Yarı yolda mı bıraktım? Sevdim lan seni ben! Aşıktım sana! Köpek gibi aşıktım sana! Bana baksan nefesim kesilirdi benim! Ellerin üşür diye bir saniye olsun bırakmazdım elini! Yalnızca sana değil.. ben seni bana hatırlatan her şeye aşıktım! O sokak lambasından tut, o çöpten saydığın kar küresine kadar! Ben seni sevmekten başka ne yaptım?! Ne suçum vardı benim?!"

Öfkemin bile saklayamadığı kalbimdeki acı gözlerime yansımış ve yaşlar usul usul yanaklarıma kayarken sesim titremeye başlamıştı. Sonunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Elimde değildi. Çok acıyordu.

Yıllardır ben ona bir kez olsun hesap sormamışken o bana bunu diyordu ya.. bu kadar şerefsiz birini sevmiş olmak çok acıtıyordu.

Kalbimde öyle bir katliam yaratmasına rağmen hala yumruklarım yüzünden kanayan dudağına bakıp suçluluk duyuyordu aptal kalbim. Nefretim yeri göğü yaracak kadar fazlaydı ama Minho'nun canı yandığı an lanet küçük kalbim daha ağır basıyordu.

Sonunda nefesim tükendi ve onun kanıyla renklenmiş elimle iki yakasını kavrayıp sıktığım gibi başımı göğsüne koyarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. Kahve kokusu buram buram ciğerlerime işliyor ve hıçkırıklarım yüzünden kesilen nefesimi daha da boğuyordu. Tam göğsümün ortasında kocaman bir yarık var gibiydi. Öyle ağır öyle derindi ki acısı aklımı kaçırmama sebep oluyordu. Sonunda ağlamam haykırışlara döndü ve sert olmasada göğsüne vurmaya devam ettim.

Daha önce hiç bu kadar aciz olmamıştım onun karşısında. İhanetinden sonra bile hiçbir şekilde ağlamamıştım. Hiçbir zaman ne kadar zayıf ve çaresiz olduğumu bilsin istemedim. Ama şimdi sözleri çok acıtmıştı. Kalbim yılların ağırlığının üstüne bir de bunları duymayı hak etmiyordu. Kaldıramıyordum. Öfkem bile saklayamıyordu artık acımı...

"Mahvettin beni sen." Dedim titreyen kısık sesimle sonunda biraz olsun sakinleştiğimde. Hıçkırıklarım odayı dolduruyor gözyaşlarım Minho'nun göğsünü ıslatıyordu. Zar zor nefes alabiliyordum. Onun elleri iki yana düşmüş zeminde duruyor ve gözleri muhtemelen öylece tavanı seyrediyordu.

Ağlamam biraz olsun azalmaya başladığında alnım hala onun göğsündeyken yakalarını tutan onun kanıyla kaplı ellerimi beyazlayana kadar sıkarak derin nefesler almaya çalıştım. Biraz durduktan sonraysa boğuk ve kısık sesimle anlaşılması umurumda olmadan konuştum.

"Ben bunu hak edecek hiçbir şey yapmadım. Yemin ederim.. Yalnızca sevdim seni. Niye öyle diyorsun ki sen? Niye beni suçluyorsun ki? Ben sana ne yaptım Minho?"

Bir süre sustum. Odayı sessiz hıçkırıklarım dolduruyordu. Yağmur damlalarının cama vuran sesleriyse bana eşlik ediyordu. Sonunda Minho'nun bir fısıltıdan farksız sesi dokundu kulaklarıma...

"Güvenmedin."

"Güvendim." Dedim tıpkı onun gibi fısıltıyla. "En çok sana güvendim ben."

"Sormadın neden diye."

"Sordum." Yorgun sesimle cevapladım beni duymuyormuşçasına konuşan adamı. "Her gün sordum kendime. Ona

neden güvendin diye."

"Görmedin beni Jisung." Sesi titredi ama umursamadım. "Gördüm." Dedim dişlerimi sıkıp sert bir nefes vererek ve sonunda başımı kaldırıp gözlerine baktım. Hafif nemliydi bakışları. Biraz da kırgın. "Senin nasıl bir şerefsiz olduğunu iyi gördüm."

Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti içine. O bunu yaparken ben de üzerinden kalkıp gözyaşlarımı büyük bir öfkeyle sildim. Kendimeydi sinirim. Nasıl onun karşısında bu kadar aciz olabilirdim?

"Seninle ilgili içimde yalnızca tek bir his var. O da öfke falan değil ha.. Ben yalnızca kendime öfkeliyim. Sana niye güvendiğimi, seni niye sevdiğimi sorup duruyorum kendime. Bunun için kendime öfkeliyim. Benim içimde sana kalansa tiksinti. Sadece tiksinti. Yüzsüzlüğün ve kibrin midemi bulandırıyor." Yüzümü ekşiterek ondan iğrendiğimi gösterircesine bakarak söylediğim cümlelerimi derin bir nefes alıp daha sert bir dille devam ettirdim.

"Asıl bunları hak eden sensin. Ben dünya üzerinde seni sırtından vurmayı düşünecek son kişi bile değildim. Ama sen beni vurmakla kalmadın Minho. Sonrasında bana çektirdiğin eziyetler yaptığın ihanetin acısını kat kat arttırdı. Büyük ahımı aldın sen benim. Şimdiye kadar bir an bile olsun mutlu olmamanı diliyordum. Ama Tanrı sesimi duymadı. O hep senin yanındaydı. Hep senden taraftı. Ama ahtım olsun bundan sonra hepsini ödeteceğim sana. Gerekirse Tanrının işini üstleneceğim ama bir an olsun mutlu olmamanı sağlayacağım! Bir zamanlar sana kıyamadığım kadar çok yakacağım canını. Ne kadar çok sevmişsem o kadar çok pişman edeceğim seni. Bu sana olan son yeminim olsun Minho. Bundan sonra ayağın bile kaysa benden bil."

Kendimden emin bir dille sonlandırdım cümlelerimi. O ise hiçbir şey demedi ve öylece durdu kapalı gözleriyle.

"Şimdi siktir git buradan Minho. Bir daha da izinsiz evime girme." Öfkeyle dişlerimi sıkıp az önce ağlamış olmanın etkisi yüzünden hala boğuk olan sesimle konuştuğumda gözlerini açıp umarsızca baktı yüzüme. Sonrada dudağını hafifçe yukarı kıvırıp cevapladı.

"O halde şifreni değiştir sen de. Hala aynı şifreyi kullanıyorsun. Güya bana hayatından çıkmamı söylüyorsun ama sen bile daha beni çıkaramamışsın. Seonghwa da salaklık edip hala senin beni unutabileceğini sanıyor. Oysa seni yabancılara karşı korusun diye koyduğun kapı şifren bile benim seni o lanet sokak lambasının altında ilk kez öptüğüm tarih."

Sözleri öfkemi yeniden açığa çıkarmaya başlarken dişlerimi sıkmakla yetindim. O ise uzandığı yerden hafifçe kalkıp oturur pozisyona geldi ve cebinden çıkardığı mendille dudağını beri benzer silerek bana bakmadan konuşmasına devam etti.

"Hatırlıyorsun değil mi o günü? O sokak lambasının altında dudaklarını nasıl da kavradığımı? Ya da bana verdiğin sözleri? Bir daha dudaklarına benden sonra kimsenin dudaklarının dokunmasına izin vermeyeceğine dair ettiğin yeminleri-"

"Hepsi geçmişte kaldı artık." Dedim dudağımı hafifçe yukarı kıvırarak. Sakin olmaya çalışıyordum. Ona karşı yine kendimi kaybedemezdim. Bu yüzden kendimden emin bir ifadeyle konuşmaya devam ettim. "Sen benim için bittin Minho. O kapı şifresi de alıştığım için kolay hatırlarım dediğim bir kaç boş rakamdan ibaret. Ben seni unutalı çok oldu. Ben bu dudaklara senden sonra çok kişiyi ağırladım. Seonghwa ise son durağım olacak. Bilirsin ilklerin pek önemi yoktur. Bunu sen demiştin bana. Önemli olan sonunda kiminle olduğundur diye. Benim sonumsa Seonghwa olacak. Bundan adın gibi emin olabilirsin."

Olmayacaktı. Yalandı. Belki ben Minho'yu unutmuştum ama kalbimdeki acısı hala ilk günkü gibi tazeydi. Evet belki bu dudaklarım çok tene dokunmuştu ama her seferinde midemi bulandırmış ve sonunda hasta etmişti beni. Ne zaman birinin yatağına girsem sabahında kusarak kalkmıştım. Birini sevme düşüncesi bile korkudan tir tir titretiyordu beni.

Ama bu onu unutamadığım için değildi, güvenimi yerle bir ettiği içindi...

Minho bana bir insanın bir insana yapabileceği en büyük kötülüğü yapmıştı. Beni sonsuz bir yalnızlığa mahkum etmişti. İnsanlara olan güvenimi alıp götürmüştü...

Ama bu sözlerim onu sadece güldürdü. Ufak kıkırtısı odama yayılırken sonunda başını kaldırıp birkaç saniye öylece bana baktı ve sonunda keyifli bir ifadeyle sordu.

"O halde niye kabul etmiyorsun onu?"

Sorusuyla birlikle kaşlarım anında çatıldı. Bunu bilmesinin imkanı yoktu. Seonghwa'yla tartıştığımız gün bizi yakın gördüğü için aramızda bir şeylerin olduğunu tahmin etmiş olmalıydı. Şimdiye kadar Seonghwa için söyledikleri buna bağlı olarak gelişmiş olmalıydı ama o gün arabası bize uzaktı ve bizi konuşurken duymuş olmasının imkanı yoktu. Onu henüz kabul etmediğimi bilmesinin imkanı yoktu.

Changbin söylemiş olamazdı çünkü Minho'nun benim hakkımda hiç konuşmadığını söylemişti. Bazen durduk yere içmeye çağırıyor ama tek kelime bile etmeden içkisini içip gidiyor, sarhoşken bile adını anmıyor demişti. Bu yüzden o söylemiş olamazdı...

"Ne saçmalıyorsun sen?" Dedim dişlerimin arasında. Seonghwa ve benim hakkımda ne biliyordu ki?

"Madem beni unuttun, neden o piçi bekletiyorsun diyorum? Neden onun sözde aşkına karşılık vermiyorsun?" Biraz öfke ve birazda tiksintiyle kurulmuş cümleleri kulaklarıma dolduğunda kalbim korkuyla çarpmaya başladı. Bunları bilmesinin imkanı yoktu ama şu an buna şaşırıp onun oyununa gelemezdim. Seonghwa'yı reddetmemin sebebi olarak kendini düşünmesi ve kibirlenmesini istemiyordum. Bu yüzden burnumdan derin bir nefes alıp sert bir dille yanıtladım onu.

"Seonghwa'yla sevgili olmamamın sebebi seni unutamam değil. Ona tam bir şekilde güvenmek istememdi. Ve o bu güveni çoktan kazandı. Sadece ona açılmak için doğru anı bekliyorum."

Bu da yalandı. Hırs gözümü kör edip ucu bucağı olmayan yalanlarla dolduruyordu dilimi. Ama şuan öfkem öyle kuvvetliydi ki bu yalanın sonradan benim için nasıl büyük sorunlara yol açacağını umursamıyordum bile. Şu anlık mantıklı düşünme yeteneğim kaybolmuş ve tamamen saf öfke ve hırsın esareti altında kalmıştım.

"Yaa öyle mi?" Dedi oyuncu bir edayla. Sana inanmıyorum adı altında attığı bakışları hırsımı daha da arttırıyordu. "Öyle!" Dedim sinirle solurken. O da ellerini zemine dayayarak biraz geriye yaslandı ve keyifli bir ifadeyle yüzüme bakarak gülümsedi.

"Ama maalesef o doğru an hiç gelmeyecek biliyor musun Jisung? Çünkü onu sevdiğini söylemen boş ve sikik bir yalandan ibaret. O gece sizi görmedim mi sanıyorsun? Duymadığımı mı sanıyorsun? Onun dudaklarını öpmekten bile korkuyorsun sen!"

Duymuş olması imkansızdı. Arabası bize çok uzaktı. Bu imkansızdı!

"Sen ne biliyorsun ki?" Dedim sinirle onu aşağılayarak ve dişlerimin arasında ekledim. "Sen benim hislerim hakkında ne biliyorsun? Sen sevgi hakkında ne bilirsin ki? Kalbin çürümüş senin!"

Birkaç saniye öylece yüzüme baktı ve yavaşça ayağa kalkıp baygın bakan gözlerini mavi gözlerimle birleştirdi. Sonraysa ciddi bir ifadeyle oldukça sakin bir ses tonuyla sıraladı sözlerini.

"Seni biliyorum..." Bir adım daha atıp tam önümde dikildi. Geri kaçmamı bekliyordu ama artık eski ben değildim. Bu yüzden ciddiyetle baktım gözlerine, o ise bana karşı olan bir nefes kadar uzak yakınlığı ile sözlerine devam etti.

"Geriye kalan hiçbir şeyin bir önemi yok. Ben sadece seni biliyorum. Aşkla attığın bakışların nasıl olduğunu biliyorum. Çünkü o bakışlar 5 sene boyunca sadece benim gözlerime dokundu. Hala da dokunuyor. Şu gözlerine bak.." Elinin birini kaldırıp yanağıma koyacağı zaman hızla elini tutup sıkarak durdurdum onu. Ama o durmadı. Başını eğerek yüzünü iyice yüzüme yaklaştırdı. Sıcak nefesinin tenimi yakmasına müsade ederek ara ara dudaklarıma dokunan gözleriyle yüzümün her bir noktasını dolandı. Geri çekilmemem onu daha da cesaretlendiriyordu.

"O herifi miden almıyor senin." Dedi fısıltıyla. Beni bu kadar iyi tanıması dişlerimi sıkmama sebep oldu. "Bunu biliyorum mesela. O yüzden öptürmedin dudaklarını. Kokusu bile hasta ediyordur seni. Kaldı ki dudakları. Belki aklın değil ama bedenin benden başka kimseyi almaz yanına. Kabul etmez. Bunu biliyorum. Hele ki şu dudakların.."

Aldığım sert soluklar onun dudaklarının üzerine dokunacak kadar bana yakınlaştığında beni öpeceğini anlayıp başımı hızla sağa çevirdiğimde biraz duraksadı öylece ve birkaç saniye sonra açıkta kalan boynuma yaklaşıp derince soludu kokumu...

"Benden tiksindiğini söylüyorsun." Dedi fısıltıyla burnunun ucunu boynumda gezdirirken. Yavaş yavaş kulağıma doğru çıkıp yeniden sert bir soluk çekti içine. Öyle ki bu yutkunmama sebep olmuştu. Dizlerim tutmuyordu. İradem güçlü olsa da bedenim zayıftı ona karşı...

"Beni sevmediğini söylüyorsun." Diye devam etti. Göğsü neredeyse göğsüme dokunuyor, kokusu kokuma karışıyordu.

"Benden intikam alacağına dair yeminler ediyorsun." Fısıltıyla çıkan sözleri nefesini tenimde hissettirirken bu dişlerimi daha da sıkmama sebep oldu. O ise sonunda boynumdan çekilip kulağıma yaklaştı ve son sözlerini fısıltıyla bıraktı.

"O halde o mavi gözlerin aşkla bakmasın bana."

Sözleri öfkemi kat kat arttırırken birden başımı çevirip kulağımdan çekilmesine sebep oldum ve kaşlarımı çatarak doğruca burnumun ucundaki bedenin kahve gözlerine baktım. Fakat tam ona cevap vereceğim sırada çalan kapıyla ikimizin de dikkati dağılmıştı.

Kim olabileceği düşüncesi fikirlerimde yer edinirken ben daha yerimden hareket dahi etmeden kapı yeniden çalmaya başladı. Minho'ya son kez bakıp yanından çekildim ve tam kapıya doğru gitmek için hareketlendiğim esnada kapının ardından gelen sesle yerimde çivilenmişçesine kalakaldım.

"Jiji? Evde misin?" Ve yeniden çalan kapı...

Seonghwa'nın sesi endişemi arttırıp birden Minho'ya dönmeme sebep olmuşken birkaç saniye ne yapacağımı bilemediğim için öylece baktım ona. O ise öyle keyifli bakıyordu ki bana sanki bu durum hoşuna gitmişçesine.

Kapı yeniden vurulurken sinir ve telaşla gözlerimi birden oraya çevirdim ve karşı duvarın önünde yer alan zemine dağılmış cam kırıklarına baktım. Ona kapıyı açarsam bütün bunları nasıl açıklardım ki?

"Güya sevdiğin çocuk geldi. Ona açmayacak mısın kapını?"

Minho'nun keyifle sorduğu soru içimdeki gerginliği daha da arttırırken doktorların anksiyete dediği o lanet hastalığın belirtisi yavaş yavaş vücuduma yayılmaya başlıyordu. En basitinden istemsiz titremeye başlayan sağ elim bile bunu gösteriyordu. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor ve bu nefes almamı zorlaştırıyordu. Panik tüm kanıma bir zehir gibi yayılıyordu ve ne yapacağımı bilemez halim hareket etmeme engel oluyordu.

Minho evimdeydi. Yerler cam kırıkları doluydu. Ve Seonghwa kapımdaydı...

Kapıyı açmazsam Minho, Seong Hwa'ya yakalanmaktan korktuğumu düşünecekti. Açarsam da Seong Hwa'ya bütün bu olanları açıklayamazdım.

Üstelik iki gün öncesine kadar onunla görüşmediğime ve onu unuttuğuma yemin ettiğim eski sevgilim şuan evimdeydi ve Seong bizi böyle görürse artık onu kesinlikle inandıramazdım. Dahası Minho'nun bu sabah tüm basının önünde yaptığı açıklamadan sonra bizi evimde görürse kesinlikle geri dönülmez bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet verirdi..

"Ne o Peter? Sonun olacağını söylediğin adamın seni eski sevgilinle basmasından mı korktun?"

Tanrım ne yapacağım ben?

___________

*Park Seonghwa

Bölüm sonu

4 yorum