(Jisung'dan)
Bir adam sevmiştim ben. Nefes sesinden bile tanırdım yorgunluğunu. Koca bir hayat çökmüş gibiydi üzerine. Yükü yıkımların en ağırıyla sonuçlanacak kadar büyüktü ama gülüşlerini bir an olsun dindirmezdi yüzünden. Kalbinin yorgunluğunu ellerimde hissederdim. Öyle içten, öyle şefkat dolu bakardı ki bana, incitmeye korkarcasına...
Sanki dokununca canımı yakacakmış gibi titrerdi elleri ellerimi tutarken. Merhamet dolu yüreği vardı o enkazın altında. Ben de ona aşık olmuştum. Attığı adımların eminliğine, ellerimi tuttuğu an verdiği güvene, dokunuşlarının naifliğine ve vicdanına aşık olmuştum.
Bir sokak lambasının altında aşkını kabul etmiştim onun. Bir sokak lambasının altında dudaklarımızla mühürlemiştik kalplerimizi. Bir eylül akşamının esintisi tenimizi üşütürken biz birbirimizle ısınmıştık o sokak lambasının altında.
Bir sonbahar düşüydü bizimkisi. Aramızdaki ateş bir sonbahar ağacının yaprakları gibi alev kızılıydı. Sonra yapraklarımız döküldü...
Tabi bunlar bir zamanlardı. Minho benim bir zamanlarımdı. Anılarımdaki adamla şu an tanıdığım adam öyle farklıydı ki...
Bir zamanlar onu gördüğüm an bile huzurla nefes aldığım adam, şimdi boğazıma ellerini dayamış beni öldürmeye ant içmişcesine boğuyordu bedenimi...
Kıyamaz sanırdım bana ama en kolay da o kıydı. Gidemez sanırdım mesela. En kolay o gitti. İhanet etmez sanırdım.
Etti...
Giderken çok şey götürdü benden. Neşemi aldı. Aşkımı aldı. Hayallerimi aldı mesela. İnsanlara olan güvenimi aldı. Dik yokuşlar bıraktı geriye de... Ölmüş bir beden ve nefretle yoğurulmuş bir kalp kaldı ondan bana.
Bir de duyguların en zehirlisi olan intikam...
"Haysiyetsiz! Şereften yoksun alçak herif! Ona bunu çok fena ödeteceğim!"
"Tamam ödet. Ama önce bir otur Jiji... Başımı döndüyorsun. Daha ne kadar turlayacaksın salonu?" Seong'un sözleriyle derin bir nefes alıp sakin olmaya çalıştım ve sonunda ona hak verip koltuğa, onun hemen yanına, attım kendimi. Ama hala sinir küpüydüm. Önümdeki masanın üzerinde duran ve az önce Seungmin'in benim sinirimi yatıştırsın diye koyduğu çilekli yoğurdu elime alıp sinirle kaşığı batırdığım gibi ağzıma attım.
"Şimdi Minho durduk yere elini kırdı öyle mi? Hem de tek eliyle? Öyle pat diye? Birden bire?" Changbin'in meraklı bir tonda ard ardına sorduğu sorulara birlikte bakışlarımı ona çevirdim. Minho dedi yine sinir etti beni. Adını duymak bile onu dövmekten büyük zevk alacağından emin olduğum ellerimi kaşındırıyordu.
"Aslında durduk yere sayılmaz. Jiji'yi rahatsız ediyordu. Ben de onu çekmek için omzundan tutmuştum ki olan oldu işte." Seong memnuniyetsiz bir ifadeyle olanları anlatırken bıkkınlıkla nefesimi geri verdim ve bir kaşık daha aldım yoğurdumdan.
"Öyle pat diye yani. Vay be.." Changbin inanmaz bir surat ifadesiyle kendi kendini tekrar ettiğinde kaşlarımı çatarak ona baktım. Dalgın bakışlarında bir hayranlık ifadesi saklıydı ve bu da beni sinir etmişti, bu yüzden kendimi tutamadım. "Aynen Changbin öyle pat diye. Biraz daha konuş üzerinde uygulamalı olarak gösteririm yani. Hiç sıkıntı değil."
Sözlerimle birlikte bakışları beni bulduğunda yutkunup başını hızla olumsuz anlamda sallayarak gergin bir ifadeyle "Yok! Yani... Gerek yok. Anladım ben. Çok agresifsin. Yoğurdunu ye sen.." dediğinde titreyen sesine karşı başımı umutsuz vaka dercesine salladım.
Minho gittikten sonra hemen Seong için doktor çağırmıştım. Sonra da onu evine göndermeye çalıştım ama o kafa dağıtmak istediğini söyleyince birlikte Seungmin ile Changbin'in evine gelmiştik. Neyse ki kırığı çok büyük değildi ve yakında iyileşecekti. Yine de bu Minho'ya olan öfkemi dindirmek için yeterli değildi.
İlk kez bu kadar ileri gitmişti. O olaylardan sonra Minho hiçbir zaman Seonghwa'ya eskisi gibi davranmamıştı. Sırf beni savunduğu, koruyup kolladığı için ona olan nefretini çok açıkça belli ediyordu. Bakışlarından bile hissediliyordu. Yine de hiçbir zaman bu denli ileri gidebileceğini düşünmemiştim. Minho'nun umarsızlığı ve haddini bilmezliği beni her daim şaşırtıyordu.
"Keşke odadan çıkmasaydım. Ne diye onunla yalnız kalıyorsun ki Jisung? Sağı solu belli değil işte Minho'nun. Klasik akrep burcu. Ya sana bir zarar verseydi?" Sevgilisinin kolları arasındaki Seungmin'in sözleriyle ona gözlerimi devirerek umursamaz bir ifadeyle "Aman! Sıkıyorsa denesin." dedim.
"Öyle deme. Yine de bu konuda dikkatli olmakta fayda var. Bir daha onunla yalnız kalmamaya özen göster Jiji. Sana bir şey yapsın istemem. Bunu kaldıramam biliyorsun." Seong'un endişe dolu sözleriyle birlikte derin bir nefes alıp verdim ve başımı olumlu anlamda salladım. Bunlara çok güzel sözlerim vardı aslında benim ama Seong'un benim için endişelenmesini istemezdim.
"Pekala bu ev sınırları içerisinde patronum hakkında ileri geri atmayalım lütfen. Kendimi suçlu hissediyorum. O benim en yakın arkadaşım bilyorsunuz. Üstelik bunu geçtim, adam çalıştığım şirketin ceo'su lan. Ekmek paramı veriyor herif!" Changbin'in ceo kelimesine bastıra bastıra söylediği sözleriyle birlikle hemen ona çevirdim bakışlarımı ve memnuniyetten oldukça uzak yavan bir ifadeyle yanıtladım onu.
"Sen sus backstabber. Hem sen niye hala onun yanında çalışıyorsun ki? Benim şirketime gel. Sana kazandığının iki katını veririm." Elimdeki kaşığı Changbin'e doğru uzatarak reddedeceğinden adım kadar emin olduğum ve şuana dek onlarcasını yaptığım teklifi yeniden dile getirirken tıpkı Seungmin gibi Seonghwa da kıkırtısını bıraktı salona.
"Kabul. 20 milyon won isterim aylık." Changbin dalga geçercesine konuştuğunda anında "Siktir oradan!" dedim ve inanmaz bir ifadeyle ekledim. "Minho sana aylık 10 milyon won veriyor olamaz! Pinti lan o puşt! Siksen inanmam!"
Changbin sözlerimle birlikte tıpkı diğerleri gibi kahkaha atmaya başladığında ona burun kıvırıp göz devirmekle yetindim. "Uğraşmayın benimle! Sinirliyim zaten. Dalarım hepinize!"
"Sinirliyken daha tatlı oluyorsun." Seong'un gözlerindeki hoş bakışlarıyla ve yüzündeki tebessümle söylediği sözlerle birlikte utandığımı saklamak adına dudaklarımı büzüp ona göz devirdim ve gözlerimi yoğurduma indirdim. Elimde değildi. Birden iltifat alınca yanaklarım anında kızarırdı ve Seong bunu çok fazla yaptığı için her seferinde utandığımı saklama gereği duyuyordum ama o beni çok iyi tanıyordu.
"Yine kızardın değil mi? Bir insan utanırken bile tatlı olur mu?" Seong'un sözleriyle ne diyeceğimi bilemediğim için gözlerimi ondan çevirmiştim ki Changbin anında iğrenir gibi bir ses çıkarıp "Vıcık vıcık aşk koktu burası! Nereye doğru kusuyorduk?" dedi.
Bu her ne kadar ilginin benim üzerimden çekilmesi sayesinde rahatlamama sebep olsa da yine de ona sinirli bir ifadeyle bakmama engel olmamıştı. Onun kolları arasında duran Seungmin ise anında dirseğini sevgilisinin karnına vurdu ve omzunun üzerinden ona bakıp yalandan sinirli bir ifadeyle konuştu.
"Kez zevzekliği. Keşke ben de hemen kabul etmeseydim seni. Peşimde köpek etseydim de görseydin gününü. Eminim Seonghwa'nın tırnağı olamazdın. Adam 5 senedir Jisung'un peşinde ama bir kez of demedi."
Seungmin'in sözleri Seonghwa'nın tebessüm etmesine ve Changbin'in göz devirmesine sebep olsa da beni utandırmak ve baskı altında bırakmaktan başka bir işe yaramıştı.
Haklıydı Seungmin. Seonghwa yaklaşık 5 senedir aşıktı bana. Bunu her seferinde dile getirmekten çekinmiyordu. O bu konuda cidden çok cesurdu. Hem de hayranlık uyandırıcı derecede...
Fakat ben onun kadar cesaretli değildim işte. Minho'dan sonra -Mış gibilerin insanı olmuştum ben. Güçlüymüş gibi yapanların. Yaşıyormuş gibi yapanların. Unutmuş gibi yapanların...
Minho benim en büyük yaramdı. Giderken insanlara olan güvenimi de almıştı. Bu yüzden korkuyordum. Seonghwa benim değerlimdi. Onu kaybetmek istemezdim. Tek dayanağım oydu benim. Evet belki onun bana olan naif bakışlarında kendime rastlıyordum ama yapamazdım. Ya yine'ler korkutuyordu beni.
Ya yine yarı yolda bırakılırsam..
Ya yine ihanete uğrarsam..
Ya yine aynı acıları çekersem...
Ya yine mutsuz sonları tek başıma yaşarsam...
Yapamazdım. Kalbim ölmüştü benim. Bir cinayet yeriydi orası ve aynı katliamı yeniden yaşayamazdım. Kaldıramazdım. Bunları Seonghwa'ya anlatmasam da o beni biliyordu. Bu yüzden bana hiçbir zaman teklifte bulunmamıştı. Sadece beni sevdiğini söylüyordu ve bazen hatta sık sık beni utançtan deli gibi kızartacak aşk dolu cümleler kurardı. Ama hiçbir zaman fazlasını istemedi benden. Karşılık beklemedi. Anlıyordu beni çünkü...
İlk itirafında ellerimi tutup gözlerimin içine bakmıştı öylece ve kendinden oldukça emin bir şekilde 'Bir gün tıpkı senin ellerinden tutup kaldırdığım gibi sen de beni yaşatacaksın Jisung. Ölü bedenimi yeniden canlandıracaksın. O günü sabırla bekleyeceğim ama ne olur o zamana kadar yakınında durmama izin ver. Sana yaklaşmama izin ver. Yavaş yavaş kalbine girebilmeme ve yeniden birine güvenebilmen için yardım etmeme izin ver. Fazlasını istemiyorum senden. Sadece izin ver bana.' demişti. Her bir kelimesini kazımıştım zihnime.
O günden beri de hiç pes etmemişti. 5 sene oldu ama hala ilk günki gibi bakar gözlerime. Yine de bir kez ihaneti tattığında yeniden bıçaklanacağın noktalardan kaçınıyorsun işte. İstesen de olmuyor...
"Beni hemen kabul mü ettin sen?" Changbin Seungmin'in sözlerine inanmaz gibi abartılı bir dille sorduğunda dikkatim doğrudan onlara çevrildi.
"Lan kim koştu o zaman bir buçuk sene peşinde? Kim yedi senden o tekmeleri? Ben koşmadım da senin peşinden kimin kafasında kırdın soju şişesini? Sırf seni öpmek istedi diye yüzüne yumruğu kim yedi? Numaranı bulmak için 400 kişiye tek tek mesaj atan kimdi peki? Sınıf değiştirip senin yanına gelmek için öğrenci işleriyle kavga edip uyarı yedim ben! Jisung sırf numaranı versin diye 3 hafta kölesi oldum onun! Siktiğimin herifi tüm projelerini bana yaptırmıştı-"
"Yanlız küfür etmezsek sevinirim." Seonghwa ciddi bir ifadeyle Changbin'in sözünü keserek konuştuğunda Changbin'in yüzünde oluşan ifadeye gülmemek için zor tutmuştum kendimi. Dudaklarını büzüp burun kıvırarak memnuniyetsiz bir ifadeyle "Sizi bana sürüyle gönderiyorlar. Cidden hiç eğlenmiyorum şuan da. Migrenim tuttu yine..." dediğinde ise zar zor tuttuğum gülüşümü salıverdim.
"Her neyse Bin. Değerimi anlamış oldun işte fena mı?" Seungmin'in sözleriyle kahkaham daha da artarken Changbin tam ona cevap verecekti ki Seungmin onu umursamadan Seong'a döndü. "Doktor alçı ne kadar kalacak dedi?" elindeki alçıyı göstererek sorduğu soruya karşılık Seonghwa hemen yanıtladı onu.
"Kırık çok büyük değilmiş öyle söyledi. Birkaç hafta içinde çıkarmış. Çok korkmuştum o davette Jiji'yle dans edemeyeceğim diye."
"Siktir! Jisung teklifini kabul mü etti?" Seungmin yüzündeki şok ifadesiyle birden sevgilisinin omzuna yaslı bedenini dik konuma getirerek sorduğunda gözleri inanmaz derecede bir bende bir de Seonghwa'da gezindi.
"Hayır etmedim." Mahcup bir ifadeyle onu yanıtlayıp yeniden yoğurduma odaklandığım sırada tüm gözlerin üstümde olduğuna da emindim.
"Etmedi ama edecek."
Seong'un sözleriyle derin bir nefes alıp sıkıntıyla verdim. Ünlü isimlerin katılacağı şatafatlı bir açılış davetiydi.
Üstelik ülkeye çok şey katmış ünlü bir ticari iş adamının daveti olduğu için ticaret bakanı da yer alacaktı ve bu yüzden her yer buram buram burnu havada insan ve basın kokacaktı.
Bizim gibi küçük şirketler davet edilmemişti ve Seonghwa da annesinin çağırdığını söylemişti. Beni de yanında partner olarak götürmek istiyordu. Hem orada bir sürü iş adamı olacağı için kendimi ve şirketimi tanıtma fırsatım olacağını hem de ailesinin karşısında onun yanında olup desteği olmamı istediğini söylemişti.
Seonghwa annesiyle tartışarak işletme bölümünü okumaya karar vermişti. Kendi işini kurmak istediğini söylemişti ama açtığı ilk şirketi kısa sürede batırdı. Bu yüzden her ne kadar annesi bunu söylemese de annesinin utanç kaynağı olduğunu düşünüyordu. Abisi şuan hukuk şirketlerini yönetiyordu ve davette o da olacağı için hem annesinin hem de abisinin karşısında güçlü durmak istiyordu. Haklıydı da. Ama ben bunu yapamazdım.
Çok büyük bir sorumluluktu. Her ne kadar ilişkimiz olmasa da orada benimle dans etmek istiyordu ve basının önünde ülkenin en ünlü hakiminin oğluyla dans etmek sonrasında çıkacak haberlere ve dedikodulara fırsat verecekti.
Üstelik Minho da o davette olacaktı ve ben istemiyordum işte. Ne onu görmek ne de onunla aynı ortamda bulunmak. Sadece bu da değil. Babası ve annesi de orada olacaktı. Çok stresli bir durumdu benim için...
"Biz artık kalksak iyi olur." Üzerimdeki bakışlara daha fazla dayanamayarak konuştuğumda çoktan elimdeki yoğurttan son kaşığımı almış ve masanın üzerinde bırakıp ayaklanmıştım. "Geç oldu ve yarın hepimizin erken kalkması gerekiyor." Diye eklediğimdeyse Seonghwa beni onaylayarak ayaklandı. Onun ardındansa Seungmin ve Changbin.
"Tekrardan geçmiş olsun Seonghwa. Umarım kısa sürede iyileşirsin." Seungmin'in sözleriyle Seonghwa ona kısa bir teşekkür edip benimle birlikte kapıya doğru ilerlemeye başladı. Sonunda onlara veda edip evden çıktığımızdaysa derince soluk alarak sonbahar esintisinin ciğerlerime dolmasına izin verdim.
Güzel bir eylül akşamıydı...
Seonghwa peşimden gelirken çoktan bahçe kapısından çıkıp yol kenarında bir sokak lambasının altında park edilmiş arabama doğru ilerlemeye başladım. Seonghwa ise fazlasıyla sessizdi. Çevremizde birkaç park halinde araba ve sokak lambalarının aydınlattığı boş bir yoldan başka bir şey yoktu. Rüzgar hafiften esip sarı saçlarımı alnımdan itekliyordu.
Tam arabanın sürücü kapısına geldiğimdeyse anahtarı cebimden çıkarmadan önce biraz duraksayıp bu sessizliğe daha fazla dayanamayarak, yolcu koltuğuna doğru giden Seonghwa'ya yönelik konuştum.
"Özür dilerim."
Alçak bir tonda çıkmış ve bir fısıltıdan farksız sözlerimle her ne kadar ona bakmasamda durduğunu hissetmiştim. Sonrasında ise bana doğru döndü ve benim bakışlarım kaşlarını çatarak doğruca bana bakan ela gözlerine dokundu.
Özrün sebebini anlayamamıştı ya da beni duymamıştı. Bu ihtimaller doğrultusunda sesimi biraz daha yükselterek birkaç adımla ona doğru yaklaştım ve tam önünde durarak sıkıntıyla nefes verdim. Benden birkaç santim uzun olduğu için başımı hafifçe kaldırıp lambanın aydınlattığı yüzüne bakarak konuştum.
"Sen söylemesen de sana çok fazla yük oluyorum. Bunu biliyorum-"
"Jisung-"
"Sözümü kesme ve dinle." Dedim elimi dudaklarına doğru kaldırıp susmasını işaret ederek. Gözlerimi endişe ve merak dolu ifadeyle bana bakan gri saçlı gencin ela gözlerine odakladım ve sustuğuna emin olduğumda yutkunup kendimden emin bir ifadeyle konuşmaya devam ettim.
"O davet senin için ne kadar önemli çok iyi biliyorum. Seni anlıyorum. Yemin ederim Seong, sana söylemesem de seni çok iyi anlıyorum. Ama biliyorsun işte. Ben... biraz korkak bir insanım. İkimiz hakkında asılsız çıkacak dedikodular... ailen... basın... Herkesin içinde senin elini tutarak o davete girmek bile... Hepsi çok korkutuyor beni. Özür dilerim. Gerçekten çok üzgünüm... Yanlış anlama. Ben senden utanmıyorum. Ben sana çok değer veriyorum biliyorsun. Benim için çok önemlisin. Sadece başıma gelecekleri bilmek korkutuyor beni-"
"Jisung..." Alçılı olmayan eliyle yanıma düşmüş sol elimi yavaşça kavradı ve bana doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi en aza indirdi.
"Biliyorum güzelim." Dedi fısıltıdan farksız bir şekilde. Bakışlarında tuhaf bir tebessüm saklıydı. "Emin ol biliyorum. Seni asla da zorlamıyorum. Ben seni bu baskı altında bıraktığım için özür dilerim. İhale zaten senin için yeterince sıkıntı yaratıyorken bir de bu daveti düşünmek zorunda kaldın. Ben gerçekten üzgünüm."
Ona önemli değil dercesine başımı olumsuz anlamda sallayarak tam konuşacağım sırada konuşmama müsade etmeden sözlerine devam etti.
"Fakat seni iyi tanıyorum Jiji. Saydığın o şeylerden ziyade Minho'nun da davette olacak olması seni geri çekiyor değil mi?" Sorduğu soruyla birlikte yine onu cevaplayacağım sırada gülümseyerek ekledi.
"Bana hayır falan deme şimdi. Sen basına kafa tutmuş adamsın. Annem ülkenin en iyi hakimlerinden biri olabilir ama yemin olsun sen şu dilinle iki dakika içinde onu infaz edersin. O davetteki herkesi ne yaşıyorum lan ben kafasına getirirsin ve hakkımızda çıkacak asılsız tüm dedikodulara da çok güzel cevaplar verirsin. Han Jisung değil misin sen? Kimseden korkun olmaz senin. Ben biliyorum seni. Asıl senden korkulur."
Oyuncu bir edayla konuşmasına göz devirip gözlerimi ondan çektiğim esnada sol elimi bırakıp yanağımı kavradı ve başımı yeniden hafifçe kaldırıp bana biraz daha yaklaştı. Bu ani yaklaşımı vücuduma küçük bir şok ve gerginlik getirirken değişen bakışları ve nefeslerinizin değeceği yakınlığı yüzünden yutkunup doğruca baktım hafif öfke beliren ela gözlerine.
"Minho değil mi bunun sebebi? Tıpkı kalbine girmeme engel olduğu gibi küçük bir dans şansını bile elimden alıyor. Onu hala unutamadın değil mi?"
"Hayır! Saçmalama. Unuttum elbette. Sadece onunla aynı ortamda-"
"Kanıtla o zaman." Endişeyle ve kendinden emin bir ifadeyle söylediğim sözlerimi bölüp birden kurduğu cümle karşısında kaşlarımı çattığımda yanağıma koyduğu elini daha da baskıladı ve burnunu burnuma değdirerek dudaklarıma doğru fısıldadı.
"Onu unuttuğunu kanıtla bana. Öp beni."
Onun bu sözleriyle beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Onu öpme düşüncesi bile midemin bulunmasına sebep oluyordu. Ama bu Seonghwa yüzünden değildi. Minho'dan sonra kimsenin dudaklarını istememişti dudaklarım. Bu iğrendirmişti beni. Kendimden iğrenmeme sebep olmuştu. Tıpkı şuan olduğu gibi.
Seonghwa benim için önemliydi. Onu kırmak şu hayatta istediğim son şey bile değildi ama hepsi buydu. Onun aşkını istemiyordu kalbim. Bedenim onun dokunuşlarını sanki bir zehirmiş gibi karşılıyordu. Kokusu güzeldi Seonghwa'nın ama bana yaklaştığı zaman ciğerlerim tiksiniyordu bundan. Karşımdaki kim olursa olsun böyleydi. Minho'dan sonra yaşadığım tek gecelik ilişkiler bile sabah kalktığımda midemi boşaltmama sebep oluyordu.
Aklım çelinmeye müsait olsa da ne bedenim ne kalbim ne de ruhum istiyordu başkasını...
O kişinin kim olduğu önemli değildi. Minho değilse kimse olamazdı. Gerçi artık Minho da olmazdı.
"Seong yapma böyle."
İlk kez bu kadar yakınlaşıyordu bana. Neden birden bire yapıyordu bunu anlamış değilim ama ilk kez bunu istiyordu benden. İlk kez sınırlarımı geçiyordu. Bu da korkutuyordu beni. Ya onu da kaybedersem düşüncesi şimdiden ağlama isteği oluşturmuştu bile.
Bu yüzden elimi göğsüne koyup onu itmek istedim ama yüzümdeki eli daha da kavradı yanağımı ve benden uzaklaşmayacağını çok net bir şekilde gösterdi. Gümüş grisi tonu saçları alnıma dökülüyordu ve rüzgar ikimizin dudakları arasından geçip gidiyordu. Ben ise neredeyse ağlamak üzereydim. İstemiyordum işte ama bunu ona söyleyemiyordum. Onu kaybetme riskine girmek istemiyordum.
"Lütfen yapma."
Burnundan derin bir soluk çekip dişlerini sıktı ve başını hafifçe geri çekip ellerini gevşetti. Uzaklaşmasıyla ciğerlerim rahat bir nefes alırken bu defa da bir bıçaktan keskin sözlerini büyük bir hayal kırıklığı yansıtan gözleriyle söyledi.
"Ben cevabımı aldım."
Ve ben tam onu reddedecekken tam karşı kaldırıma park edilmiş son model bir arabanı farları tüm sokağı aydınlattığı gibi gazı bağırtarak son hızla ilerlemeye başladı. Yolun ortasındaki bedenim daha ne olduğunu anlayamadan öylece bana doğru gelen arabaya bakarken Seonghwa anında beni tutup kendinde doğru çekti ve son saniye ezilmekten kurtardı.
Son hızla giden arabanın arkasından ardı ardına ettiği küfürler ve bana iyi olup olmadığımı sormaları bile kulaklarıma bir uğultudan farksız gelirken derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım.
"Jisung? Güzelim iyi misin?" Beni sarsarak sorduğu soruyla birlikte gözlerimi sonunda giden arabanın arkasından çekip onun endişe dolu gözlerine dokundurdum ve başımı onaylarcasına salladım.
"İyiyim ama sanırım az daha ölüyordum."
O gece eve gittiğimde ise kayıtlı olmayan ama adım gibi ezbere bildiğim bir numaradan gelen mesajla büyük bir farkındalık yaşamıştım...
'Bizim sokak lambamızın altında başkasının dudaklarını kabul edemezsin.'










