İçeriğe geç

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 2 · 15 dk okuma

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 2

~ Tehdit ~

(Jisung'dan)

Kimseye sana ihanet etmesine izin verecek kadar güvenme der Charles.

Ben bir hata yapıp canımdan çok sevdiğim adama güvendim. Yani güvenmiştim. Ama bu bile isteye yaptığım bir hataydı. Sonuçta Minho'ydu o. Kalbimi ellerine verdiğim adamdı. Sonunun ona çıkacağı tüm engebeli yollarda hiç düşünmeden yürüdüğüm hatta koştuğum tek varlığımdı.

Ama yapmamalıymışım. Zira kalbimi, ruhumu, bedenimi verdiğim ve yollarında yürüdüğüm bu adam yüzünden alev alev yanan kalbimi taşa çevirdim. Ruhumu eritip buz kesmiş bedenime zincirledim. Sadece onun dokunuşlarını taşımasını istediğim bedenimi tek gecelik insanlara sattım. Ve Minho'ya çıkan tüm yolları ateşe verdim.

"Odadan çıkın! Onunla kendim ilgileneceğim..."

Minho'nun emriyle ben kaşlarımı çatarak başımı ona çevirdiğimde katran karasına çalınmış gözleri hedefi olan gözlerimle çakıştı. İki dalyan koruması onun emrini başını eğip onayladıktan sonra anında odayı terkederken ben ise histerik bir gülüşle gözlerimi devirdim.

Demek oyun istiyorsun Lee Minho. Oynayalım o halde. Sonuçta sen oyunların adamısın. Ben ise bir zamanlar oyuncağın yaptığın o adamım ve bütün derslerimi senden aldım. Acımasızca...

"Sen de Seungmin." Minho'yla aramızdaki şiddetli fırtınadan payını alan Seungmin'in öylece kalakalmış olması Minho'nun sinirine dokunmuş olacak ki sonunda gözlerini benden çekip Seungmin'e ithafen sert bir dille konuştu. Ama bilmediği bir şey vardı...

"Jisung çıkmamı ister misin?"

Seungmin sadece benden emir alır.

Bu durum oldukça hoşuma gitmişti. Minho Seungmin'in benden onay istemesiyle öfkeli bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde dudağımı hafifçe yukarı kıvırıp keyifle sırıttım. Onu deli ettiğimi bilmek bana öyle keyif veriyordu ki. En azından acımı bu şekilde dindirebiliyordum.

"Çıkabilirsin Seung. İşine devam et sen."

Sırtımı koltuğun başlığından ayırıp masaya doğru eğildim ve sağ dirseğimi masaya koyarak Seungmin'e elimi sallarken konuştum. Benim onayımla birlikte kararsız bakışlarını önce bende sonra da Minho'da gezdirip sonunda istemeye istemeye odadan çıktı.

Artık yalnızdık ve kartları ortaya koyma zamanı gelmişti. Tıpkı onun istediği gibi...

"Senin en nefret ettiğim özelliğin ne biliyor musun?" Ben dikkatle onu izlerken o sonunda yalnız kalmış olmanın getirisiyle derin bir nefes alarak sakinleşti ve adımlarını bana doğrultup oldukça yavaş bir tempoyla yürümeye başlarken sordu sorusunu. Bedenini örten siyah takım elbisesi ona daha karanlık ve sert bir hava katıyordu.

Siyah her zaman Minho'nun rengi olmuştu zaten.

"Bilmem... Sizi deli edecek her bir noktayı biliyor olmam mı acaba?" Dedim oyuncu bir edayla dudaklarımı büzerek. Madem rekabet istiyordu o halde ben de ona hak ettiğini verirdim.

Sözlerimle birlikte başını oldukça yavaş bir şekilde olumsuz anlamda salladı ve aynı anda dilini damağında şaklatarak cevabımın doğru olmadığını çok net bir şekilde gösterdi. Bana gittikçe yaklaşırken ben de istemsiz koltuğumu ona doğru çeviriyordum. Ayak topuklarını vurarak yürümesi yüzünden zeminde çıkan tok ses kulaklarıma her çaldığında bedenim biraz daha geriliyordu ama yüzümde mimik oynamıyordu.

Minho duygularını ve düşüncelerini dışarı kolaylıkla vurabilen bir insandı. Sinirlendiğinde önce gözleri kararır, sonra dişlerini sıktığı için çenesi kasılır ve sonunda bağırır ya da tehdit ederdi.

Mutlu olduğunda önce gözleri parlar, sonra gülmemek için kendini tutmaya çalışarak başını hafifçe yere eğer sonunda dayanmaz ya kahkaha atar ya da sağ elini hafifçe yumruk yaparak gülüşünü kapatırdı.

Utandığında kaşları çatılır ve yanakları al al olur, meraklandığında gözleri genişledikçe genişler ve dudakları büzülür, kıskandığında çenesi gerilir, burnundan sert bir soluk alır ve dilini yanağının içinde gezdirirdi.

Sabırsızlandığı ya da gerildiği zaman sol ayağını sürekli yere vurur, mahçup olduğu zaman sol bileğini kaşırdı. Okuması kolaydı onu. Ne düşünüyorsa hemen söylerdi.

Ben ise ona öyle tezattım ki...

En azından ondan sonra...

Hissettiğim her şeyi derinlerime zincirlemeyi başarmıştım. Bende olan bende saklı kalırdı ve dışarıya ise kendimi sadece göstermek istediğim şekilde yansıtırdım. Hislerimi maskelemek tam benlikti. Özellikle Minho'ya karşı. Bir zamanlar her duygumu aktarmaktan çekinmediğim, ona kendimi açtığım bu adama karşı yıkılmaz bir set kurmuştum. Beni üzüyorsa gülüyordum, sinirlendiriyorsa yine gülüyordum...

Ama neşe yoktu bu gülüşlerde. Çünkü Minho kendiyle birlikte neşemi de alıp gitti benden. Geriye hayal kırıklığıyla dolu nefretle besli bir beden bıraktı. Ben de bu yüzden tüm hislerimi boş gülüşlerim ardında saklıyorum. Belki onsuz da mutlu olduğumu gözüne sokmak içindi vücudumun bu tepkisi. Ya da ne bileyim, neşemi alıp gitti diye öfkemi kusmak istiyordu bedenim. Ne olursa olsun, sonuçta Minho artık mutlu etmiyordu beni.

"Hayır Jisung. Beni ne kadar iyi tanıyor olduğun sikimde bile değil ama.. o aptal cesaretinle burnunu altından kalkamayacağın, boyundan büyük işlere sokuyorsun ve düşünmeden hareket ediyorsun ya... İşte bu beni deli ediyor."

Sonunda tam karşıma gelip elinin birini masamın üzerine koyarak sözlerini bitirdiğinde onu daha rahat görebilmek adına sırtımı koltuğumun başlığına yaslayıp başımı hafifçe kaldırdım. Minho bütün olanlardan sonra bile bana yaklaşmaktan ve yüzüme bakmaktan utanmazdı. Hal böyleyken ben de onun yüzsüzlüğüne karşı dik bakışlarımı ona göstermekten çekinmezdim.

"Oh öyle mi? Özür dilerim Bay Lee. Bağışlayın beni... Bir dahaki sefere hatırlatın burnumu sikinizden büyük işlere sokayım. Sonuçta küçük işlerin altından kolaylıkla kalkabilirim." Dudağımı büzerek aynı alaycı tavrımla bir an olsun çekinmeden konuştum.

Küçük kelimesini bastırarak söylediğim sözlerimle birlikle ise dişlerini sıkıp dudağını hafifçe yukarı kıvırdı. Her ne kadar aletinin büyüklüğü konusunda ikimiz de hemfikir olsak da onu altından vurmak istemiştim. Gururuna yediremediği şeylerden biri de buydu sonuçta...

"Bunu boyutların yarıştırıldığı ergen bir lise kavgasına dönüştürmeyeceğim Han Jisung. Zira, altımda, aletimin seni nasıl da doyurduğunun zevkini çığlık çığlığa inlediğin günleri ikimiz de iyi biliyoruz."

Sözleri sinir kat sayımı tavan yaparken gülüşüm ve keyfim anında yerle buluşmuştu. Piç herifin tekiydi. Lee Minho kesinlikle piç herifin tekiydi!

"İhalede değil seni görmek adını bile duymayacağım Han Jisung!" Benim düşen keyfimden destek alarak yüzüne takındığı kazançlı ifadesiyle kendinden emin bir tonda sözlerine devam etti ve her bir kelimesinde yumruk yaptığı elini masama hafifçe vurdu. Gözlerim ellerinden çıkıp koyu kahve irislerine dokunduğu an ise sinirden derin bir nefes aldım ve odama kokusu sindiği için tüm ciğerlerimin onunla dolması öfkeme bir neden daha eklerken alt dudağımı sertçe dişleyip geri bıraktım.

"Sen benim adımı sadece ihalede değil kazanan duyurulduğunda bile duyacaksın Lee Minho. Buna hazır olsan iyi olur."

"O ihalede benim adım olduğu sürece bu imkansız ama diyelim ki kazandın. Neyle ödeyeceksin? Şu küçücük şirketinin geliri yetecek mi o bina için. Hadi diyelim binayı bir şekilde aldın. Onun yıkımı ve yeniden inşası için gerekli parayı nasıl karşılayacaksın?" Yüzünde oluşan küçümser ifadesi ve tek kaşını kaldırıp alay edercesine kurulmuş cümleleri beni iyiden iyiye sinir küpüne çevirirken ellerini koltuğumun destek kısımlarına koyup yüzüme doğru eğildi ve muhtemelen kafamda onun için kurduğum binlerce türde eziyet dolu ölüm düşünceleri yüzünden kızarmış yüzümde gözlerini gezdirerek aynı alaycıl ifadesini takındı.

"Komisyon o binanın açılış değerini 850 milyon won'la yapacağını söyledi ve tahmin et ben kaç wonla devam ettireceğim?" Dudağını hafifçe yukarı kıvırarak sorduğu soruyla dişlerimi sıkıp yüzüne sıkı bir yumruk geçirmemek için zor tuttum kendimi ve ben cevapsız kalınca keyifli bir ifadeyle devam etti.

"500 milyar won." Bakışlarındaki zafer dolu parıltıları gözlerime sokarken başını hafifçe olumsuz anlamda salladı ve "Benim adımın geçtiği hiçbir yerde kazananlarda ismini duyamazsın Pete." diye kibirli bir edayla ekledi.

Duyduğum ikinci ismimle birlikte tek kaşımı kaldırıp doğruca gözlerine baktım. Ne o çekiyordu bakışlarını ne ben. Burnumun dibindeki varlığı yüzünden kokusu buram buram ciğerlerime dolarken onun bu keyifli ifadesine daha fazla katlanamayacağımı düşünmeye başladım. Bu yüzden dilimle alt dudağımı büyük bir yavaşlıkla ıslatıp onun dikkatini dudaklarıma vermesini sağladım ve sırtımı koltuğun başlığından hafifçe çekip yüzümü onun yüzüne doğru yaklaştırdım. Anında yüzünde meraklı bir ifade belirirken olabilecek en soğuk ifademi takındım.

"Madem kendinden bu kadar eminsin... Neden neler yapabileceğimi göstermemi istemiyorsun? Kazanacağından bu kadar eminsen... O halde neden ihalede olmama bu kadar karşısın?" Ciddi bir ifadeyle sorduğum soruyla birlikte bakışlarında yakaladığım birkaç saniyelik afallama sonrası hemen dikleşip kendini düzeltti. Hafifçe yüzünde yer edinen tebessümü birkaç saniye boş bakışlarıyla bütünlük sağlarken bu yüzünü çok iyi tanıdığımdan da bihaberdi.

Verecek cevabı yokken takınırdı bu ifadesini...

Onu afallatmayı başarmışken son darbeyi vurmaya gelmişti sıra. Madem Minho pislikçe oynuyordu ben de ona ayak uydururdum. Bu yüzdendir ki dudağımı hafifçe yukarı kıvırıp direkt gözlerine baktım ve onu kudurtacak son hamlemi yaptım...

"Sahibin emretti değil mi? Ne o babasının küçük köpüşü? Sahibin benim ihalede olmamı istemedi diye mi bütün bunlar? Bu yüzden mi bu kadar net konuşuyorsun? Ama üzgünüm köpekcik... Ben sana nazaran tırnaklarımla kazıya kazıya geldim bu noktaya ve geri çekilmeye de niyetim yok."

Noktayı koymuştum. Koyu kahve irislerinin anında katran karasına dönmesi ve kaşlarının müthiş bir hızla çatılıp çenesinin kasılması bile bunu onaylıyordu.

Üniversite zamanları Minho'nun annesi beni her ne zaman akşam yemeğine çağırsa babası o günü bir şekilde mahvediyordu. Annesine nazaran babası benden pek haz etmezdi. Yılan dilli bir genç olduğumu ve Minho'yu zehirleyebileceğimi söyler dururdu. Belki ilişkimize karışmazdı ama duyurulmasını da istemiyordu. Heves olduğunu ve gelip geçeceğini söylerdi. Bütün bunları gözlerimin içine bakarak söylemesi ise Minho'nun acımasızlığını kimden aldığını gösterir türdendi.

Ben de onu vurmaktan çekinmezdim elbette. Her seferinde yılan dilimi o herifin kulaklarına ulaştırır zehrimi kelimelerimle akıtırdım. Tıpkı şuan oğluna yaptığım gibi...

Lee Minho'nun nefret ettiği bir şey varsa o da babasının şirketinin başına kolayca geçtiğinin ve hazıra konduğunun söylenmesiydi. Kısacası onun köpeği olduğu...

"Bana öyle seslenme!" Dişlerini sıkarak her bir kelimesini bastırarak konuştuğunda ses tonu odadaki ısıyı birden eksilere indirmeye yetmişti. Öfkeli hâli korkunç olabiliyordu ama beni korkutmaya yetmezdi. Bu yüzden oyuncu bir edayla konuşmaya devam ettim.

"Nasıl seslenmeyeyim? Oh? Köpekcik diye mi? Üzgünüm Minho ama tam sana göre bir lakap. Sonuçta babacığının biricik kuçu kuçusu değil misin?-"

Sözlerimi anında kesen şey Minho'nun beni kolumdan tutup kaldırması ve sadece üst vücudumun masa üstüne denk gelecek şekilde yüzüstü masama yatırıp başımdan sertçe tutarak yüzümün sol kısmını masa yüzeyine bastırmasıydı.

Yanağım masanın sertliği yüzünden acımaya başlarken tam ondan kurtulmak adına elini tutacaktım ki diğer eliyle elimi sıkıca kavradığı gibi masanın üzerine, başımın hemen yanına, sabitleyip üzerime doğru eğildikçe eğildi. Ben sinirle debelenmeye devam ettiğim esnada kulağımın hemen üstünde hissettim nefesiyle tüm uzuvlarım anında buz kesilmişçesine duraksadım.

"Bu aptallığın yüzünden bazen başına gelen her şeyi hak ettiğini düşünüyorum."

"Güvenliği çağırmadan önce bırak beni Minho!" Onun fısıltıyla çıkan ses tonuna nazaran benim dişlerimin arasında tıslayarak söylediğim sözlerimi sanki duymamış gibi yaparak başını başıma dayadı ve karamel tonu saçları yanaklarıma dökülürken dudaklarını aralayarak kulağımın üzerine nefesini vermeye devam etti. Görmesem bile gözlerini kapattığına emindim. Elimin üzerinde ve ensemde bulunan ellerindeki sertlik yavaşça kaybolurken dokunuşu gittikçe hafifleşmeye başladı.

Ağırlığını tamamen sırtımda hissediyordum. Bana bahşettiği sıcaklık her geçen saniye artarken ensemde duran elini sarı saçlarıma daldırdı ve yavaşça okşamaya başlarken burnundan sert bir soluk çekti içine. Sonrasında ise dudakları kulağıma usul usul değerken derin bir tonda fısıldadı.

"Şu sert hallerin beni sertleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu yüzden şu an tam burada seni deli gibi becermemi istemiyorsan kapat çeneni. Zira bundan zevk alacağımdan emin olabilirsin."

Böyleydi Minho. Utanmazdı. Çekinmezdi. Bedenimi özlediğini söylemekten geri durmazdı. Kokuma ve dokunuşlarıma muhtaçlığını göstermekten utanmaz ve bunu dile getirirken yüzü kızarmazdı hiç. Aramızdaki bu tuhaf çekime körükle gitmeyi severdi.

Yakmak istiyordu beni. Yeniden alev aldırmak. Ama beni çoktan kül etmişti o, ve ben Minho'nun kül ettiği bedenimi çoktan grejuvaya çevirmiştim. Sönmeyen mutlak bir ateş olup bu yolda Minho'yu yakmaya yemin ettim.

Hala nefretimle besliydim. Ona nazaran ben kendime hakim olmayı iyi bilirdim. Nefsim onun dokunuşları için deli olsa da aklım yapılanı unutmuyordu. Minho benim kalbimi asmıştı. Aklım da bu intiharın bedelini ödetmeye yeminliydi.

Ona bir borcum vardı. O benim canımı nasıl yaktıysa ben de onu kül edene kadar durmayacaktım.

"Odamda kamera var ve ses kaydı da alıyor. Yani... Yarın adını tacizci bir sapık ve rüşvetçi bir pislik olarak tüm haber kanallarında görmek istemiyorsan çekil üzerimden adi herif! Zira ben de bundan büyük zevk alırım." İddialı sözlerimle birlikle başını hafifçe kaldırdı ve keyifli bir kıkırtısını bıraktı. Sonrasında ise yeniden kulağıma yaklaştı ve tenini tenime sürterken devam etti.

"Asparagas haber demek... Yalan yanlış haber sunmaktan utanmıyor musun Han Jisung? Doğrusu eski sevgilisini becermek isteyen bir ceo olmalı ama haksız mıyım? Hatta eminim eski sevgilisi de bundan büyük zevk alırdı."

"Ben ciddiyim Minho! Kamera kayıtlarını medyaya dağıtmaktan çekinmem!" Keyifli tavrına nazaran sinirle soluyarak konuştuğumda artık bu duruma daha fazla katlanamayacağımı da açık bir şekilde dile getirmiş oldum. Beni sonunda ciddiye almış olmalı ki gülüşü anından soldu ve hızla üzerimden çekildiği gibi omzundan tutup beni ters çevirdi. Ben daha ne olduğunu anlamadan bu defa da sırt üstü masada uzanırken buldum kendimi. Aynı hızla üzerime eğilip ellerimi başımın üzerinde getirip bastırması yüzünden yerimden hareket dahi edemedim.

Belim masanın uç kısmına denk geldiği için acımaya başlarken o sanki bunu anlamış gibi sol eliyle bacağımı kavrayıp hafifçe kaldırdı. Bu birazda olsa acımı dindirirken o hiçbir şey olmamış gibi üzerime eğilip alt dudağını sertçe dişledikten sonra keyifli ama bir o kadar da soğuk bir tonda konuştu.

"Bütün haber şirketleri elimin altındayken sen gerçekten böyle bir şey yapabileceğini düşünüyor musun güzelim?"

"Güçlü şirketlerin çok düşmanı olurmuş. Eminim elimdeki kayıtlara milyonlar ödeyecek birçok düşmanın vardır." Üzerime doğru daha da eğildiği için sağ elimi kaldırıp hızla yakasından tuttuğum gibi onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama Minho öfkelendiğinde ne yaptığını bilmeyen ve üst düzey bir güç uygulayan bir insan olduğu için sağ eliyle bileğimi tuttuğu gibi sertçe çekti ama elimi bırakmadı.

"Onları bitirmek iki saniyemi almaz. Hatta ne var biliyor musun? Ben daha odadan çıkmadan sistemindeki tüm kayıtları bile sildirebilirim. Beni çok küçük görüyorsun. Neler yapabileceğimi bilmiyorsun. Seni bitirmek ne kadar kolay bilmiyorsun. Tırnaklarınla kazıya kazıya bugünlere getirdiğin bu şirketi yerle bir etmek dudaklarımdan çıkan iki kelimeye bakar sadece." Dişlerinin arasına tek tek söylediği tüm sözcükler kulaklarıma varır varmaz tüm sinir sistemim alt üst olmuştu. Artık düzgün düşünemiyordum, bu yüzden ilk aklıma gelen şeyi konuşuverdim.

"Doğru. Sonuçta bende dudaklarından çıkan iki kelimeye yerle bir olmuştum. İyi bilirim bu gücünü."

Sözlerimle birlikte yüzü anında gevşedi ve gözlerindeki bakış hızla yumuşadı. Bunu niye söylediğimi bile bilmiyordum ama söylemiştim işte.

Minho içimde bir cinayet işlemişti ve ben bunu yüzüne hiçbir zaman vurmamıştım. Beni ne hale getirdiğini hiç anlatmamıştım ona. O gittikten sonra bedenimin nasıl da çürüdüğünü ona bir kez olsun göstermemiştim. Zayıf olduğumu bilmesin istedim hep. Onsuz ayakta durabildiğimi, mutlu olduğumu ve ondan ne denli nefret ettiğimi göstermek istedim. Aklımda kalmıştı her şey ya da kalbimde. Asla dudaklarıma ya da yüzüme dökmemiştim onsuz nasıl da çaresiz hissettiğimi. Beni nasıl mahvettiğini...

Belki biraz da gözlerime ama bunu engelleyemezdim ki. Sonuçta kalbi resmederdi gözler. Nasıl kalbimde bir intihar yaşanmışken gözlerim sevinç kutlamaları yapabilirdi ki?

"Sen.." dedi sonunda konuşmak için kendini toparlayarak ve alt dudağını hızla ıslatarak doğruca gözlerime baktı. Fakat bakışlarında rastladığım az önceki yumuşaklık kaybolmuş yeniden öfkeye bırakmıştı yerini. "..yaşadığın her şeyi hak ettin."

Sözleri beni beynimden vurulmuşa çevirirken kaşlarım anında çatıldı ve ilk kez öfkem yüzümdeki gülüşlere ağır bastı. Bu yüzden dişlerimi sıktığım gibi tam onu üzerimden itecektim ki odamın kapısının çalınması ve biz daha oraya dönemeden birden açılması bir oldu..

"Jiji~ sana bir-" Gelen Seonghwa'ydı. Bizi böyle görür görmez şokla birkaç saniye öylece dururken ben de bu sırada Minho'yu üzerimden itmeye çalıştım ama adi herif gözlerini kapının girişinde öylece bize bakan Seong'dan çekmiyordu. Bakışlarında birazda kibir vardı. Beni daha da sıkı tuttuğunda ise Seong sonunda kaşlarını çattı.

"Minho? Sen ne yaptığını sanıyorsun?" Kapıyı kapatıp bize doğru adımlamaya başladı. "Şu saçmalığı kes ve bırak onu!"

Minho adım adım onu takip ediyordu. Bakışlarında bir geri çekilme belirtisi falan da yoktu. Hatta ellerinin bedenimi daha da sıkı kavradığını bile hissetmiştim. Beni bırakmayacağını ona göstermeye çalışır gibiydi. Meydan okumaydı sanki gözlerinde rastladığım bakışları.

"Sakın!" Seong tahminimce beni bırakması için tam elini Minho'nun omzuna koyacaktı ki Minho dişlerinin arasında öyle sert bir tonda uyardı ki onu Seong gibi ben de hareket etmeyi kesiverdim. "O elini kırmamı istemiyorsan benden uzak tut sikik herif!"

Katran karasına dönmüş bakışlarında bir an olsun geri çekilme bile yoktu Minho'nun. Seong'dan nefret ettiğini açıkça gösteriyordu. Bir zamanlar Changbin gibi Minho'nun en yakın arkadaşlarından biriydi o da. Ama Minho'nun ihanetinden sonra sırf beni koruyup kolladığı için Minho ondan uzak durmaya başlamıştı ve ben kendimi bildim bileli ona karşı bir set kurmuştu.

"Minho! Delirdin herhalde! Kes şu saçmalığı da bırak onu. Gerçekten birine yakalansaydınız şu halde ne olurdu kim bilir. Dedikodu üstüne dedikodu duymak zorunda kalırdık artık." Seong onu ikna etmek istercesine konuşmaya başladığında bende Minho'nun üzerimden çekilmesi için onu yeniden itmeye başladım. Tam o sırada ne olduysa oldu işte.

Seong Minho'yu çekmek için omzuna dokunduğu an Minho sanki bunu bekliyormuşçasına beni bırakıp bir anda onun bileğinden tutup çevirdi ve hemen arkasındaki duvara yüz üstü bir şekilde yasladı.

Ben korkuyla ayağa kalktığım an daha ne olduğunu anlamadan duyduğum kemik sesiyle birlikte bütün bedenim şok içinde tir tir titredi. Olduğum yere çivilenmiştim adeta. Tüm bedenim Seonghwa'nın acıyla inlemesiyle neler olduğunu idrak eder etmez buz kesilmişti.

"Eğer seni bir konuda uyarıyorsam beni dinlesen iyi edersin sik beyinli! Bana dokunma diyorsam dokunma! Bulaşma diyorsam bulaşma! Karışma diyorsam karışma! Bunu şimdiye kadar öğrenmiş olmalıydın Park Seong Hwa."

Minho hala onu duvara yaslamış bir şekilde dururken bir kayadan farksız sözlerini kulağına doğru söyledi. Tam o an Minho'yu tutup ittiğim gibi Seong'dan uzaklaştırdım ve kurtulmanın getirisiyle hızla kendini toparlayıp bileğini tutan adama döndüm. "İyi misin? Tanrım! Minho sen cidden ne yaptığını sanıyorsun?!" Öfkem bedenimi tir tir titretirken dişlerimin arasında sordum sorumu. Ama o değil sorumu cevaplamak duymamazlıktan gelip katran karası gözlerini Seong'dan bir an olsun çekmeden sözlerine devam etti.

"Bazen benim kim olduğumu unutuyorsun ama endişe etme bir dahaki sefere sana bu kadar merhametli davranmam."

"Sen delirmişsin!" Sözlerine karşılık sinirle bağırdığımda sonunda gözleri beni buldu ve burnundan sert bir soluk çekip dudağını hafifçe yukarı kıvırdı. "İnan hiç bu kadar aklı başında hissetmemiştim. Hak ettiği muameleyi görüyor."

Umarsız sözleri beni deliye çeviriyordu. "Sen hastasın!" diye sinirle konuştuğumda bile o bunu umursamadan birkaç adımla Seong'a doğru geldi. Elini cebine atarak aldığı cüzdanının arasından bir kart çıkardı ve Seong'un öfkeli bakışlarını hiçe sayarak yüzüne takındığı iğrenç tebessümüyle elindeki kartı onun ceketinin cebine yerleştirdi.

"Kişiye özel sağlık sigortası sağlayan bir arkadaşımın kartı. Onun yakınlarında dolaştığın sürece ihtiyacın olacak gibi."

Sonrada yüzüne takındığı çirkin bir gülüşle gözlerini Seong'dan çektiği gibi son kez benimkilerle birleştirdi ve "Seninle yarım kalan işimizi daha sonra halledeceğiz Pete." diyerek ardına bile bakmadan çıkıp gitti. Öfkem yüzünden o kapıdan çıkar çıkmaz masamın üzerindeki kalemliği aldığım gibi arkasından fırlattım ve kalemlik içindeki kalemlerle birlikle kapıya çarpıp büyük bir gürültüyle etrafa yayılırken sırf o duysun diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

"İhalede görüşeceğiz seninle göt herif! Bunun bedelini ağır ödeteceğim sana! Siktiğimin ruh hastası! Manyak! Haysiyetsiz dengesiz puşt! Kafayı yemişsin sen!"

Seong'un kıkırtısını duyduğum an ise hızla ona dönerek eline baktım. Eli kırılmış olmasına rağmen sözlerime gülmeyi de eksik etmemişti.

"Unut gitsin. Sırf sana aşığım diye böyle yapıyor. Sana yakın olmamı kaldıramıyor. Kuduruyor kıskançlığından." Seong'un sözleriyle birlikte bıkkınlıkla derin bir nefes alıp verdim ve gözlerimi devirerek doktoru aramadan önce onu cevapladım.

"Boşversene. Ne kıskançlığı? Sadece onu sikeyim diye kaşınıyor o kadar. Ama dur sen... Hiç endişen olmasın. İhalede ona çok güzel bir şekilde cevap vereceğim."

Bölüm sonu

10 yorum