İçeriğe geç

Soğuk İntikam

Bölüm 5 · 17 dk okuma

Soğuk İntikam

Bölüm 5

5.BÖLÜM

Prenses Violet

“Prenses Violet isterseniz elinizdekileri bana verin götüreyim. Siz de odanıza çıkın.” Danix’in teklifini duyduğum anda elimdeki bütün yükü ona verdim ve odama çıktım. Dört gündür uykusuz kaldığım için gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlıyordu. Rose revirde suikasta uğrama riski olduğu için onun başında nöbet tutmuştum. Bu kadar zor olacağını bilseydim muhafızlardan birini çağırırdım. Fakat yaşanan olaylardan sonra muhafızlarıma bilene güvenemiyordum. Ne yapacağımı da bilemiyordum. Kime güvenebileceğimi kime güvenemeyeceğimi kestiremiyordum. Tek bildiğim şey var. O da prenses Lony’e kesinlikle güvenmemekti.

O kızın çocuksu davranışları zaten çok dikkat çeken bir özelliği. Kendini masum gösteriyor olabilir. Rose’da ona güveniyordu. Bu da beni çok zorluyordu. Bu yaşadığı olaylardan sonra bana bilene güvenmemesi gerekiyordu. Lakin Rose onun bir suçu olmadığını, olayla bağlantısı olmadığını söylüyordu. Bu kız beni deli edecekti!

Odama geldikten sonra ilk işim geceliğimi giyinip yumuşacık yatağıma girmek oldu. O kadar çok uykum vardı ki gözlerimi zar zor açık tutuyordum. Yatağa girdiğim anda gözlerimi yumdum ve uykuya daldım.

2 saat sonra…

Gözlerimi açtıktan sonra bir süre boyunca boş tavanı izledim. Yatakta esnedim ve yavaş yavaş doğruldum. Saate baktığımda sabah yedi olduğunu gördüm. Pencereye doğru döndüğümde dışarıda şiddetli bir şekilde yağmur yağıyordu. Sonbahar gelmeye başlamıştı. Yataktan kalktım ve dolabıma yöneldim. En sevdiğim aktivite yağmur yağarken sessiz kütüphanemde kitap okumaktı. Şuanda elime böyle bir fırsat gelmişken kaçırmayacaktım. Dolaptaki elbiselerin arasından koyu yeşil renkte olanı seçtim.

Elbiseyi giyindikten sonra altına ayakkabı olarak siyah kısa topuklu giyindim. Saçlarımı da yukarıdan dağınık bir topuz yaptım. Son dokunuş olarak tacımı taktıktan sonra hançerlerimden yeşil olanı aldım ve bacağıma sabitledim. Artık çıkmaya hazırdım.

İlk başta mutfağa gittim. Kahvaltıyı kaçırdığım için elma alıp onunla idare edecektim. Mutfak yemek salonunun hemen yanındaydı. Merdivenlerden indim ve mutfağa girdim. Mutfak biraz fazla kalabalıktı ayrıca çok sıcaktı. Beni gören hizmetçiler yaptıkları işi bıraktılar ve saygı olarak öne doğru hafif eğildiler. Onlara karşılık verdikten sonra tezgâhın üstündeki meyvelerden elmamı alıp mutfaktan çıktım.

Kütüphaneye girdiğimde ciğerlerime kadar toz doldu. Kütüphane temizlenemeyecek kadar büyük olduğu için bu toz yığınağını temizlemek için elimizden bir şey gelmiyordu. Kütüphanenin geniş, uzun duvarları vardı. Kapıyı açar açmaz karşınıza dev bir cam çıkıyordu ve camın önünde sıralar halinde çalışma masaları bulunuyordu. Sağ ve solda da yüzlerce raf vardı. Kütüphaneyi aydınlatmak biraz zor olduğu için her raf aralarında duvara sabitlenmiş lambalar bulunuyordu. Bu lambalar bilene tam aydınlatmıyor loş bir ışık veriyordu. Ayrıca şuan yağmur yağdığı için kütüphane ayrı bir güzel oluyordu.

En sevdiğim rafa yöneldim. Aralarından okumadığım rastgele bir kitap seçtim. Ardından camın önünde dizilmiş olan çalışma masalarından birine oturdum. Aldığım kitabın kapağındaki tozları elimin tersi ile sildikten sonra ilk sayfasını açarak okumaya başladım.

1 saat sonra…

Kitabı yarıladım sayılırdı. Tam en önemli yerinde kütüphanenin beşinci rafının arasından gelen ses ile irkildim. Gözlerimi o raftan ayırmayarak bacağıma sabitlediğim hançerimi aldım. Kitabın kapağını kapattım. Tam ayağa kalkacakken başımın üstünden geçen ok yüzünden masanın yanına eğildim. Cidden suikasta uğruyor olamazdım değil mi?

Masaların arasından sürünerek kütüphane kapısına ilerlemeye çalıştım ama duyduğum masa gıcırdama sesi ile arkamı döndüm. Katil kılıcını eline almış, masanın üzerine çıkmış öylece bana bakıyordu. Tam ayağa kalkacakken katil kılıcının sivri ucunu boğazıma çevirdi. Verdi mesajı anlayarak durdum. Hançerimi yeşil elbisemin uzun sol kolunun içine sakladım. Bir anda katilin yanında başka biri daha belirdi. Bu katilin elinde ise yayı ve oku vardı. Anlaşılan hepsinin farklı silahları vardı.

Ben katilleri incelemeye çalışırken kadın sol bacağıma okunu fırlattı. Hissettiğim yoğun acı ile hafif bir çığlık attım. Masanın üzerinde duran adam ise yanım atladı ve kılıcını sağ koluma sapladı ardından geri çıkardı. Tekrardan bir çığlık kopardım. Kolum kanlar içindeydi. Ayrıca hareket edemiyordum. Kanaması yavaşlasın diye sol elimi koluma bastırdım. Ben yerde çırpınırken katillerin gözlerindeki parlamayı görebiliyordum.

Sol bacağımı kullanarak ayağa kalkmadan duvara doğru süründüm. Rose bunları nasıl alt etti? Kız yanıma geldi ve sağ kolumu tutarak beni ayağa kaldırdı. Dehşet acı çekiyordum fakat bir şey yapamıyordum. Bacağıma ok saplayarak zaten beni etkisiz hale getirmişlerdi. Sol kolumdaki hançeri yavaşça çıkardım ve kolumu tutan kızın köprücük kemiğine sapladım.

Kız beni bırakıp geriye doğru sendeledi. Bunu gören diğer katil ise hemen koşup kızın durumuna baktı sonrada yanıma gelip karnıma sert bir tekme attı. Adamın tekmesi ile ağzımdan kan püskürttüm. Ben daha karnımdaki acının etkisinden çıkamadan adam çenemden yukarıya doğru yumruk attı. Dişlerimin aniden birbirine çarpmasıyla birkaçı kırılmıştı. Bu pislik herif durmayı bilmiyordu! Kafam otomatik olarak öne doğru düşünce bu seferde saçlarımdan tutup duvara kafamı vurdu. Bir anda gözlerim karardı ve yere devrildim.

Bir anda kendimi yemyeşil bir ormanda buldum. Etrafım ağaçlar ile sarılmıştı. Bir süre sonra sebepsiz yere ağaçların arasında koşmaya başladım. Neden bilmiyorum ama koşmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Biraz koştuktan sonra ileride bir göl gördüm ve yönümü oraya çevirdim. Gölün başında bir tane kız vardı. Bu kız çimenlere oturmuş Güneş’te parlayan saçlarını tarıyordu. Biraz daha kıza yaklaştıktan sonra ona “buradan nasıl çıkabilirim biliyor musunuz?” diye sordum. Kız saçlarını taramayı bırakıp ayağa kalktı ve bana doğru döndü. Bu kardeşim Pemon’du. Aniden onu görmem ile gözlerim doldu. “Ağlama” dedi canım kardeşim. Ona doğru bir adım attım. “Bana sarılamazsın çünkü ben kardeşinin ruhuyum.” Haklıydı. Ne kadar istesem de ona sarılamazdım çünkü o artık yoktu. “Şimdi uyanman lazım” dedi Pemon’um. “Biraz daha kalsam olur mu?” diye sordum ona. O soruma yanıt verene kadar ben gözyaşlarımla boğulmuştum bile. Bir süre sonra ormanın sarsılması ile geriye doğru düştüm. Bir anda çimenlerin olduğu yerde bir kara delik oluştu. Ben onun içine düşerken Pemon’um gözlerime bakarak. “Seni bekliyor olacağım abla” dedi.

Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda etrafı bulanık görüyordum. Bir süre sonra etrafı daha net görmeye başladım. Hala kütüphanede yatıyordum. Başımı hareket ettirip yana çevirdiğimde yerdeki kurumuş kanlarımı gördüm. Başım patlayacak gibi ağrıyordu ve acıyordu. Evet, başımın arkası fena halde acıyordu. Omuzumdaki yaranın kanı durmuştu ama hala korkunç haldeydi. Bacağım ise yürünecek gibi değildi. Şu lanet katiller yüzünden düştüğüm duruma bak! Ağzımı açıp çığlık atmaya çalıştım ama nafile. Doğrulmaya çalışırken karnımda hissettiğim yoğun acı ile vazgeçtim. Ağlamak istiyordum. Hareket edemiyor, çığlık atamıyordum. Eğer daha fazla burada durursam kan kaybından ölebilirdim çünkü başım hala kanıyordu. Kan süzülürken onu hissedebiliyordum.

Nefesimi tuttum ve doğrulmayı tekrar denedim. Bu sefer başarmıştım. Sırtımı duvara yasladım. Biraz soluklandıktan sonra duvardan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştım. Her yerim acıyordu ama şuan yapabileceğim başka bir şey yoktu. Kütüphanenin kapılarını açtım ve merdivenlere doğru ilerledim. Bu merdivenlerin sonunda iki tane muhafız vardı. Kendimi onların önüne atsam beni odaya götürürlerdi. Merdivenlerden inmeye çalıştım ama ilk iki basamaktan sonra yuvarlandım. Benim sesimi duyan muhafızlar hemen yanıma geldiler. Aralarından biri beni kucağına aldı ve revire doğru koştular.

Hissettiğim korkunç acı ile gözlerimi açtım. Odanın beyaz tavanı ile karşılaştım. Gözüme giren güneş ışığı ile gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım. Odanın köşesinde duran sarı saçlı bir prenses vardı. Büyük ihtimalle Rose’du. En son neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Evet, hatırladım. Saldırıya uğramıştım. Bu hissettiğim acı ise saldırı sonucunda ortaya çıkan yaralarımdan geliyordu. Tam ağzımı açıp Rose’a sesleneceğim sırada konuşmada güçlük çektiğim fark ettiğim. O pislik herif çeneme sağlam bir şekilde geçirdiği için ya çenem çıkmıştı ya da çenem kırılmıştı.

Konuşmada güçlük çekince yatakta kıpırdanmaya çalıştım. Bir süre sonra şükürler olsun ki Rose benim uyandığımı fark etmişti. Hemen kapıyı açıp şifacı kadına seslendi. Kadın koşarak yanıma geldi ve bir şeyler söyledi. Ama ben hala hiçbir şey duyamıyordum. Dudaklarını okumaya çalıştım. Galiba şey diyordu, “birazdan gelip kontrolünü yapacağım lütfen bekleyin.” Ne zamandır beri dudak okuyabiliyorum bilmiyorum.

Kadın odamdan çıktıktan sonra kulaklarım bir an patlayacak gibi hissettim. Bir süre boyunca rahatsız edici basınç ile durduktan sonra kulaklarım az da olsa duymaya başlamıştı. Kulaklarım duymaya başlayınca konuşmaya çalıştım. “R-rose” diyebildim en fazla. Rose hemen yanıma geldi. Ona komodinin üzerindeki sürahiyi işaret ettim. Ne demek istediğimi anladığı anda boş bir bardağa su doldurarak dikkatlice bana içirdi. “Teşekkürler.” Şimdi sesim yerine gelmişti. Rose bardağı tekrardan komodine koyduktan sonra yatağımın bir köşesine oturdu. “Nasıl oldu?” Şimdi de sorgu sırası ondaydı.

Her şeyi detaylıca prenses Rose’a anlattıktan sonra içeriye yine aynı şifacı kadın girdi. Bu seferde arkasında şifacı kızı da vardı. Şifacı kadın biri yaralarımı kontrol ederken diğeri bir kâğıda not alıyordu. Yazan kız kafasını kaldırmadan bana “iki gündür baygın halde duruyordunuz” dedi. İki gün mü? Kısa süreli bir komaya mı girmiştim? Başımı kaldırıp Rose’a baktım. “İki gündür nöbet tutuyordum.” Verdiği cevap ile kıkırdamıştım. Şifacılar yaralarımın hepsini kontrol ettikten sonra odadan çıktılar.

Hemşireler daha kapıyı kapatamadan içeriye Widen girdi. Bir anda hemen nabzım hızlandı. Widen benim müstakbel kocamdı. Birbirimize sırılsıklam âşıktık ama şu olaylar yüzünden hiç baş başa vakit geçirememiştik. Rose oun girmesi ile dışarıya çıktı. Widen kapıyı kapattıktan sonra hızlı adımlarla yanıma geldi. “Sana bunu nasıl yapabildiler? Sana nasıl kıyabildiler?” elini uzattı ve başparmağı ile yanağımı nazikçe okşadı. “O katilleri bulduğum anda öldürene kadar döveceğim prensesim. Bir daha kimse senin saç teline dâhil dokunamayacak.” Bağırmıyordu fakat sesi çok sinirli geliyordu.

“İki gün boyunca her dakikada senin için endişelendim. Bu yüzden prenses Rose ile bende nöbet tuttum.” Elimi onun sarı kıvırcık saçlarına daldırdım. Benim için ne kadar endişelendiğini tahmin edebiliyordum. Kolumdaki sargı bezini görünce dişlerini gıcırdatmıştı. Hemen bakışlarını benden kaçırmıştı. Benim olduğum bu durumu görünce daha çok sinirleniyordu.

Onunla daha fazla zaman geçirmek isterdim ama maalesef ki olmadı. Kapının diğer tarafında ki seslerden herkesin buraya toplandığını tahmin ediyordum. Tam ağzımı açıp konuşacağım sırada kapının tıklanması ile söylemek istediğim şeyden vazgeçmiştim. Widen yataktan kalktı ve kapıyı açtı. Rose, “daha sonra uzun uzun konuşsanız çünkü herkes prenses Violet’ı görmek istiyor da.”

Tam Widen odadan çıkacağı sırada bana dönüp “şüphelendiğin biri varsa hemen yanıma gel” deyip göz kırptı. Widen dışarı çıkar çıkmaz Rose içeriye girdi ve köşede ki koltuğa oturdu. Rose’dan sonra içeriye herkes teker teker girmeye başladı.

5 gün sonra…

Penceremden süzülen güneş ışığı ile gözlerimi araladım. Bugün taburcu olacağım gün olduğu için mutluydum. Biran evvel odama kavuşmak için can atıyordum. Revir odama göz gezdirdiğimde Rose’un çoktan toplanmaya başlandığını gördüm. Revir kaldığım zaman boyunca Rose hep benim ile ilgilenmişti. Benim ona yaptığım gibi o da benim başımda nöbet tutmuştu. Ben nöbet tutarken çaktırmadan arada bir uyuyordum ama Rose bu konuda benden daha çok dirayetliydi. Beş gün boyunca hiç uyumadan öylece tepemde dikilmişti. Ben dört gecede uykusuzluktan gebermişken bu kız hala ayakta duruyor ayrıca çok enerjik görünüyordu.

Battaniye üzerimden atıp Rose’a doğu yavaş adımlarla ilerledim. Arkasına döndüğü anda beni fark etti ve gelip hemen koluma girdi. Aslında yürüyebilirdim ama Rose bunu anlamıyordu.

“Oturman lazım” dedi beni koltuğa oturmaya çalışırken. Hemen onun kolundan çıktım ve uzaklaştım. “Rose sende yaralısın. Kaburgan daha iyileşmemiş bile. Beni bırak. Yorulduğum an oturabilirim değil mi?” Son cümleyi soru sorar gibi söylememeye küçük bir gayret etmiştim. Hemşireler beni kontrole geldiklerinde onu da kontrol ediyorlardı. Hemşirenin dediğine göre hala kaburgası iyileşmemişti. Yaraları kapanmaya başlamıştı ama eli hariç.

Kalçamı yatağa yasladım ve pencereden süzülen güneş ışığını izlemeye başladım. Rose söylediklerime hiçbir şey demeden işine geri dönmüştü. Bana yardım etmeye çalışırken ne kadar çaktırmasa da canının acıdığını biliyordum. Hemşire ağır kaldırmamasını söylerken o beni taşımaya çalışıyordu. Gökyüzünü izlerken kapı çalmıştı. Rose hemen kapıyı açtı.

“Biz geldik.” Başımı çevirmemle Widen ve Danix ile karşılaştım. Beş gün boyunca Widen yanıma hiç uğramamıştı. Bu yüzden ona biraz kızgındım ama şuan soğuk davranamazdım. Widen hemen yanıma geldi. “Nasıl oldun?” dedi. Eğer çok merak ediyor olsaydın daha önceden gelirdin! Demek için çırpınıyordum ama diyemezdim. Bekle neden diyemiyor muşum ki? Sanki Rose ve Danix gidip dedikodumuzu çıkaracaklar. Hem çıkarsalar da müstakbel kocam.

Widen’a dönüp “eğer çok merak ediyor olsaydın daha önceden gelirdin!” diye onu tersledim. Widen ani tepkim ile şaşırmıştı. Danix hemen arkadan atlayıp “yuh be Widen! Beş gün boyunca hiç uğrayıp müstakbel eşinin halini hatırını sormadın mı? Ayıp be adam” dedi. Rose onun aniden atlaması ile kendini tutamayıp kıkırdadı. Widen, Danix’e kaş göz hareketleri ile susturmaya çalıştı. Danix ona verilmek istenen mesajı anladıktan sonra tek bir kelime dahi etmedi. Rose ise hala kıkırdıyordu. Widen dudaklarını büzüp yanıma yaklaştı. O duygu sömürüsü yaparken bende mimik oynamıyordu. Resmen buzlar kraliçesi olmuştum.

“Ama ben sana kıyanı bulmaya çalışıyordum” dedi başını eğmiş yere bakarken. Cezalandırılmış küçük yaramaz çocuklara benziyordu. “İyi de bana kıyanı bulacaksın diye de beni göz ardı ettin.” Onun bu çocuksu tavırlarını görünce ister istemez bende yumuşak bir tonla konuşmaya başlamıştım. Sesimdeki yumuşamayı fark edince yavaşça başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. “Bide gece gündüz idman yaptım. Seni korumak için.” Evet, şuan ki konuda ben haklıydım ama ona kıyamıyordum. Gülümsedim ve sarı kıvırcık saçlarına elimi daldırdım. Buzlar kraliçesi rolümden iki dakikada çıkıvermiştim. Benim onu affettiğimi anlayınca gülümsedi ve yanağımdan öptü.

“Evet, eşyalar hazır. Hadi sizde yardım edin de taşıyalım.” Rose eşyaların hepsini hazırlamıştı ve şimdi de taşıma evresine gelmişti. Rose birkaç eşyayı almaya çalışsa da Danix ona izin vermiyordu. Haklıydı da. Bütün eşyaları Widen ve Danix taşıyordu, Rose ile bende onların arkasından ilerliyorduk.

“Danix ile Widen bayağı yakınlar galiba” dedi Rose kulağıma fısıldayarak. Neden fısıldadığını anlamamıştım ama bozuntuya vermedim. Bende onun gibi fısıldayarak “onlar çocukluktan beri arkadaşlar. Kardeş gibi büyümüşler” dedim. “Umarım dedikodumuzu yapmıyorsunuzdur” diye atladı Widen. “Yok ya ne dedikodusu.” Rose’un ortada bir şey olmamasına rağmen hemen savunmaya geçmesiyle küçük bir kahkaha attım.

Revirdeki koridoru bitirmiş şimdi de merdivenlerden çıkmaya çalışıyorduk. Rose beni taşımaya çalıştığı için hem onu azarlıyor hem de merdivenlerden çıkmaya çalışıyordum. Beni ikna edemeyince erkeklerin peşine düşmüş, onların elinden küçük bir eşya almak için çırpınmaya başlamıştı. Bu kız ne zaman rahat duracaktı? Ne kadar çırpınsa da erkeklerin ikisi de ona en ufak eşyayı bilene vermemişlerdi. Sonunda odanın kapısının önüne vardığımızda Danix eşyaları odamın kapısının oraya koyup gitmişti. Tabi ki onun arkasından da Rose gitmişti. Widen’da elindeki eşyaları bir yere bıraktıktan sonra benim yatağıma yatmama yardımcı olmuştu. Ben uyuyana kadar başımda beklemiş, uyuyunca da odamda ki koltuğa kıvrılarak o da uyumuştu.

Prenses Rose

Violet’ı odasına götürdükten sonra Danix ile aşağıya inmiştik. Fark ettim de Violet biz dörtlüye prenses ya da prens diyerek mesafeli davranmıyordu. Bundan sonra bende demeyecektim. Tabi bu dörtlü dışındakilere söyleyeceğim. Ben yere bakarak yürürken bir anda Danix’in konuşması ile düşüncelerim bölündü ve başımı yerden kaldırdım. “Bundan sonra kendini zorlama” dedi yaralarımı işaret ederek. “Ama…”

“Ama yok. Kendini zorlama. Endişeleniyorum, senin için” dedi. “Peki.” Diyerekten konuyu kapatmaya çalıştım. Sondaki cümlesiyle kalbimi ne kadar hızlandırdığının farkında değildi. “Neyse ben kahvaltıya hazırlanayım.” Ortaya bir bahane attım ve odama doğru ilerledim. Beş gün boyunca uykusuz kalmıştım. Bir tarafım hala uyumayı istiyorken diğer tarafım açlıktan kıvrılıyordu. Violet’ın revir zamanı boyunca tek yediğim şey muz olmuştu. Onu doyurmaya çalışırken yanlışlıkla kendimi aç bırakmıştım. Hemen dolabıma yöneldim ve içinden beyaz sıradan bir elbise çıkardım.

Elbiseyi giyindikten sonra saçlarımı taradım. Hazır olunca odadan çıkarak yemek salonuna yöneldim. Kahvaltımı hızlıca yapınca odama gelip mışıl mışıl uyuyacaktım. Artık gözlerim acımaya başlamıştı. Aslında kendi evrenimde iken birkaç gün boyunca uyumadan kitap okurdum. Bu yüzden biraz alışıktım.

Hızlı adımlarla yemek salonuna girdiğimde birkaç kişi haricinde daha kimsenin gelmediğini fark ettim. Sadece prenses Yadon, Lony ve Daisy vardı. Bende prenses Yadon’un yanına oturdum. “Günaydın prenses Rose. Violet’ın durumu nasıl?” diye sordu prenses Daisy. Oturduğum sandalyeye yerleştikten sonra sorusuna cevap verdim. “Yaraları hala tam iyileşmedi ama söylediğine göre kendini iyi hissediyormuş.” Prenses Daisy sorusunun cevabını alınca hemen önüne geri döndü. Buraya geldiğimden beri hiç konuşmamıştım aslında prenses Daisy ile. Ne yalan söyleyeyim karanlık bakışları ile beni biraz korkutmuştu. Abisi ile aynı renkte gözlere sahip olmasına rağmen bakışları Danix kadar samimi değildi. Evet, Danix’te sinirlendiğinde onun kadar karanlık bakıyordu ama her dakika değil. Bu kızın bakışları sanki düşmanını görmüş gibiydi. Ortama bir gerginlik düşürüyordu.

Yemek salonuna Widen ile Violet harici herkes gelmişti. Büyük ihtimalle gelmeyeceklerini söyleyerek kahvaltı yapmaya başlamıştım. Sofradaki bütün yiyecekleri ağzıma tepmek istiyordum ama nazikliğimden ödünç vermemem gerekiyordu. Hem de yanımda Danix otururken ayrı bir nazik davranmam gerekiyormuş gibi hissediyordum.

Kahvaltımı yaptıktan sonra Violet ve Widen’ın tabaklarına bütün çeşitlerden doldurdum. “Ben onlara götürürüm. Sen git uyu.” Ne yapmaya çalıştığımı anlayan Danix iki tabağı da alıp gitmişti. Acaba çok mu uykulu görünüyordum? Danix’in dediği gibi odama gittim ve hemen geceliğimi giyinerek uyudum.

Koridordan gelen gürültü ile gözlerimi açtım. Koridorda anlam veremediğim bir gürültü vardı. Hemen yataktan kalktım ve koridora çıktım. Merdivenlerin önünde gördüğüm manzara ile şoka girmiştim. Prens Xaigon cansız bedeni ile merdivenlerin ilk basamağında duruyordu. Bu sefer hiç kan izi falan yoktu. Büyük ihtimalle zehirlemişlerdi. Prenses Yadon cesedi kucağına almış bağırarak ağlıyordu. Gözlerim yavaş yavaş merdivenlerin yukarısına çıkmıştı. Widen ile Violet orada durmuş bana bakıyorlardı. Daha fazla onlar ile göz kontağı kurmadım ve cesede yaklaştım. “Prenses Yadon izin verirseniz prens Xaigon’un üstünü arayacağım.” Prenses Yadon zorda olsa eşinin cesedini bırakıp bir köşeye çekilmişti. Evet, prens Xaigon ile prenses Yadon birbirlerine sırılsıklam âşıklardı, tıpkı Violet ile Widen gibi. Bende kitaptan öğrenmiştim.

Yavaş adımlarla prens Xaigon’un soğuk cesedine yaklaştım. İlk başta pantolonunun ceplerine baktım. Hiçbir şey bulamayınca da ceketinin ceplerine baktım. Elime sivri bir şey gelmişti. Dikkatli bir şekilde onu cebinden çıkardığımda gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Suikasta uğradığım zaman katile fırlattığım hançerim şimdi tekrardan beni bulmuştu. Hem de prens Xaigon’un ceketinin cebinde. Şimdi akılda iki soru oluşuyordu. Ya katiller gelip Xaigon’un cebine koymuştu ya da Xaigon’un çoktan cebindeydi. Ama o zaman neden ölsün ki? Onu zehirlemek katillerin işi olduğuna eminim. Belli ki katiller bana emanet olanı geri vermek için böyle bir yol bulmuşlardı. Bir masum insanı daha öldürüp bana hançerimi geri getirmişlerdi. Hançeri yere koydum ve ceketinin diğer cebine de baktım ama onda hiçbir şey yoktu. Dikkatlice hançerimi yerden aldım ve Violet’a dikkat çekmeyen bir bakış attım. Violet hemen ne olduğunu anlamıştı.

Ayağa kalktım, cesetten uzaklaştım. İyi de ben bu kadar kalabalıkta bu benim hançerim diye götüremezdim ki. Galiba kusma numarası yapacağım. Ne de olsa artık herkes cesetlerden etkilendiğimi biliyor. Ağzımı tutarak kendi odamın banyosuna doğru kaçsam bence bir şey olmaz. Ayrıca kimse de anlamaz. O an ki panikle odama götürdüm derim geçiştirirdim. Prens Xaigon’un cesedine biraz daha baktıktan sonra aniden karnımı tuttum ve yüzümü buruşturdum. Danix hemen yanıma geldi. “Leydim iyi misin?” diye sordu meraklı gözlerle. Bu iyi oyunculuk yaptığımın bir göstergesiydi. Bir süre boyunca karnım elimde durduktan sonra öğürdüm ve elimi ağzıma tutarak odama koştum. Benim ardımdan Danix gelmeye çalışsa da el hareketleri ile onu ret ettim. Odama girdiğim anda kapımı hemen kapattım. Hançeri dolabımdaki alıştırmalar için olan kıyafetin cebine sıkıştırdım. Ben dolabı kapatırken kapımın tıklanması ile öğürme sesleri yaptım. Tıpkı kusuyormuşum gibi bir hava yarattıktan sonra öksürerek kapıyı açtım. Danix endişeli gözlerle kapımın önünde duruyordu. Zavallı Danix, keşke rol yaptığımı ona söyleyebilseydim.

“Önemli bir şey olmadı prensim. Sadece cesetten etkilendim galiba.” Danix başı ile beni onayladı. “Bence biraz daha uyuman gerek. Ceset temizlenene kadar odandan çıkmasan daha iyi olur.” Bu seferde başım ile onu ben onayladım. Danix koridora doğru yürümeye başlayınca hemen kapıyı kapattım. “Benden iyi oyuncu olur” diye kendi kendime kıkırdamaya başladım. “Hemen de havalara giriyor.” Bir anda sesin geri gelmesi ile irkilmiştim. Birkaç gündür hiç konuşmadığı için bir anda gelince korktum. Tam yatağıma doğru giderken açılan kapı ile tekrardan irkildim. Hemen arkamı döndüğümde Violet ile göz göze geldim. Kapıyı arkasından kapattı ve yanıma geldi.

“O hançeri vermek için mi prens Xaigon’u öldürdüler?” dedi yatağıma otururken. “Ben de bilmiyorum ama bence öyle” dedim bende onun yanına otururken. “Ne zamana kadar iyileşirsin?” sorduğum soru ile Violet biraz düşündü. “Birkaç güne kendime gelirim.” Başım ile onu onayladım. Bir an evvel güçlenmemiz gerekiyordu çünkü katillerin bir numaralı öldürme listesinde yer alıyorduk. “O zaman sen tamamen iyileşince idmanlara başlarız” dedim. “Tamam” diye Violet onayladıktan sonra müsaade isteyerek beni yalnız bıraktı.

Violet ile olan son konuşmamızdan sonra neredeyse üç gün geçmişti. İkimizde sağlığımıza tekrardan kavuşmuştuk. Konuştuğumuz gibi alıştırmalara bu gece tekrardan başlayacaktık. Son üç günde hiçbir olay olmamıştı. Her zaman ki gibi kalk, kahvaltı yap, bahçeye çık, odana git, Violet ile takıl, öğlen yemeği ye, bir şeyler ile uğraş, akşam yemeği ye ve uyu. Dünya’nın en sıkıcı üç gününü geçirdim resmen. Neyse ki bu gece başlayarak bu sıkıcı günleri geride bırakıyorduk.

Akşam yemeğimi yedikten sonra odama çekilmiştim. En son ki o kusma rolünden sonra kimse hançeri sormamıştı. Tabi, herkes ölüye odaklanınca kimse cebinden çıkan basit bir hançeri umursamamıştı. Oysaki o basit zannettikleri hançer prens Xaigon’un ölümüne sebep olan asıl nedendi. Bende kimse sorup merak etmeyince sesimi çıkarmamıştım. Odama girince dolabımdan idmanlar için olan kıyafetimi çıkardım. Sonunda tekrardan gücümü ele alacaktım.

Saat gece yarısını geçiyordu. Bütün herkes uyumuştu. Saraya derin bir sessizlik çökmüştü. Hemen ayaklanıp kıyafetimi giyinmeye başladım. Giyindikten sonra saçımı kolaylık olsun diye ördüm. Son olarak hançerimi de belime sabitledikten sonra kapıya doğru ilerledim. Kapıdan başımı uzatıp koridoru kontrol ettim. Her zaman ki gibi bir tane bilene muhafız yoktu. Belki de bu sarayın muhafız kıtlığını Violet’a söylemem gerekiyordu.

Bomboş olan koridoru görünce yavaş ve sessiz adımlarla idman yapacağımız odaya doğru ilerledim. Kazasız belasız odaya vardığımda Violet’ın henüz gelmediğini gördüm. Kapıyı kapatıp odanın ortasına doğru yürüdüm. Ay ışığı mükemmel bir şekilde camdan içeriye süzülüyordu. Bir tane beyaz örtü ile kapatılmış masaya kalçamı dayadım ve ay ışığını izlemeye başladım. Ben ay ışığını büyük bir hayranlık ile izlerken kapı açılmıştı. Başımı kapıya doğru çevirip Violet’ın geldiğini görünce küçük bir tebessüm ettim. Elimle ona gelmesini işaret ettim. Kapıyı kapatıp hızlı adımlarla yanıma geldi. “Evet, bugün ne yapacağız?” diye sordum ellerimi önde birleştirerek.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.