2.BÖLÜM
Prenses Violet benden önce kafasını uzattı ve etrafa baktı. Bakmasından saniyeler sonra güçlü bir çığlık attı. Hızla kendini içeriye attı. Kapı tamamen açılınca prenses Pemon’un yerde yatan cansız bedeniyle karşılaştım. Hemen gözlerimi kapattım, geriye doğru birkaç adım sendelemiştim.
Prenses Violet’ın çığlığından sonra herkes etrafımıza toplandı. Prens Danix beni aldı ve oradan uzaklaştırdı. Şimdi ise ikimiz beraber bahçede oturuyorduk. “İyi misiniz leydim?” dedi o tok sesiyle. Başımla onu onayladım ve ayağa kalktım. “Prenses Violet’ın yanına gitmemiz lazım. Ona destek olmalıyız, yalnız kalmamalı.” Prens Danix beni onayladı ve içeriye girdik.
Saraya girdiğimiz an büyük bir kalabalıkla karşılaştık. Herkes etrafta koşuşturuyor, çığlıklar atıyordu. Bir anda prens Danix belimi kavradı ve beni merdivenlere doğru yönlendirdi. Bu görselden ne kadar rahatsız olduğum eminim ki dışarıdan da belli oluyordu. Ve prens Danix bunu hemen fark etmişti.
Beraber merdivenlerden çıktık ve prenses Pemon’un odasına doğru ilerledik. Prenses Pemon’un odasının önünde bütün prens ve prensesler vardı. Bazıları ağlıyor, bazıları ise daha şokunu atlatamamıştı. Kitabı okurken bu kadar etkilenmemiştim. Kendi gözlerimle görmek daha kötüydü.
Prens Danix’in yanından ayrıldım ve odaya girdim. Prenses Violet hala ağlıyordu. Kardeşinin cesedine sarılıyor, gözlerini açması için yalvarıyordu. Ona yaklaştım ve sırtını okşadım. Tam o anda aklıma gelmişti, mektup. Cesedin bir yerinde mektup olmalıydı. Bu mektubun içinde katilin aramızdan biri olduğu yazıyordu. Fakat şimdi onu arayamazdım. Her şeyi zamana bırakmalıydım. Her olay kitapta ki gibi gelişmeliydi. Prenses Violet’ın sırtını okşadıktan sonra geriye çekildim ve odayı terk ettim.
Koridorda bir köşeye geçtim ve insanların tepkilerini izlemeye başladım. Aralarında en asil görünen prenses Daisy bilene ağlıyordu. Kendisi prens Danix’in kız kardeşiydi. Aynı o da prens Danix gibi siyah saçlı, uzun boylu bir prensesti. Asil duruşu ve güzelliğiyle dikkat çekiyordu.
Ben insanları incelerken prens Danix yanıma gelmişti. Neden bilmiyorum ama onun bana bu kadar yakın olması hiç rahatsız ettirmiyordu, tam tersi beni rahatlatıyordu. O yanımdayken kendimi güvende hissediyordum. “Daha iyi misiniz leydim?” dedi düşüncelerimi bölerek. “Evet, daha iyiyim. Teşekkür ederim prensim” dedim gülümseyerek. “Rica ederim leydim. Ah, prenses Violet’ın doğum gününde böyle bir şey olması cidden çok üzücü.” Gerçekten doğum gününde böyle bir şeyle karşılaşması çok üzücüydü. Bu doğum günü prenses Violet’ın en kötü doğum günü olacaktı ve bunu hayatı boyunca unutamayacaktı.
Bir süre sonra gece olmuştu. Herkes fazlasıyla yorulmuştu. Prenses Violet o odadan çıkmış, yanımızda öylece duruyordu. Rengi bembeyaz olmuştu sanki ruhu bedenini terk etmişti. Tabi yaşadığı şeyler normal şeyler değildi. Böyle olması gayet normaldi. Hiç kimse sarayına gitmemiş, burada öylece duruyordu. Bir süre sonra prenses Violet o cırtlak sesiyle “öncelikle yanımda olduğunuz için çok teşekkür ederim. Belli ki hepiniz yorgunsunuz. Az önce hizmetçilere size oda hazırlamasını söyledim. Saatte geç oldu eğer isterseniz burada kalabilirsiniz. Her birinize yetecek oda var. Bence herkesin uyuması gerek. Tabi yine de siz bilirsiniz” dedi.
Herkes onayladı ve hizmetçilerin gösterdiği misafir odalarına dağıldılar. Sonuçta orada durmaktan başka yaptığımız bir şey yoktu, bir işe yaramıyorduk. Bana verilen oda en sondaydı, oraya doğru ilerledim.
Kapıyı açtım ve içeriye girdim. Oda benimki kadar olmasa da büyüktü. Tacımı çıkardım ve komodinin üstüne koydum. Dolaba doğru yöneldim, içlerinden gecelik aldım ve giyinmeye başladım. Elbiseyi çıkarmak biraz zor olsa da çıkarabilmiştim. Geceliğimi giyindikten sonra pencereye doğru ilerledim. Gece olduğu için bahçe görünmüyordu. Pencereden yavaşça uzaklaştım.
Uyuyamayacağım apaçık ortadaydı. Bu yüzden bu geceyi değerlendirmem lazımdı. Bir hançer bulup çalışmam lazımdı. Katil ortada dolaşırken önlem almamam aptallık olurdu. Fakat nereden bulacağımı bilemiyordum. Çok küçük bir ihtimal vardı o da prenses Pemon’un odasında olma ihtimaliydi. Kitapta anlatılana göre prenses Pemon’un hançerlere bir zaafı vardı ve çeşit çeşit hançeri vardı. Onlardan birini almak için çok dikkatli olmam gerekiyordu.
Kapıya doğru ilerledim ve yavaşça açtım. Kafamı uzattım, etrafa göz gezdirdim. Bu kadar uzun bir koridorda sadece bir tane muhafız vardı. Ona da su içmeye gideceğim diye bir yalan uydururdum.
Kapımı tam açtım ve koridorun sonuna doğru ilerledim. Muhafızın olduğu yere geldim, durdum. “Şey acaba mutfak ne tarafta? Su içeceğim de.” İnandırıcı olsun diye mutfağın yolunu sormak zorundaydım. “İsterseniz hizmetçiler getirsin prenses Rose” dedi muhafız sert bir sesle. “Hayır, teşekkürler. Benim için küçük bir yürüyüş olur diye düşündüm.” Muhafız beni baştan aşağı süzdükten sonra mutfağın yerini tarif etmeye başladı.
Muhafızın görüş alanından çıkana kadar tarif ettiği yoldan ilerledim. Muhafızın görüş alanından çıktıktan sonra o yoldan saptım. Dikkat çekmeden merdivenlerden çıktım. Prenses Pemon’un odasına yaklaşmadan önce durdum ve etrafa baktım. Kimse yoktu umarım gelmezdi de. Hızlı adımlarla prenses Pemon’un odasına doğru ilerledim. Kapısını açtım ve yavaşça içeriye girdim. Aslında bunu prenses Violet’dan istesem belki yapardı ama kimsenin bilmesine gerek yoktu. İçeriye girdikten sonra arkamdan kapıyı kapattım.
Bir tane hançer almış, içime saklamıştım. Odama doğru ilerliyordum. Yine o koridora gelmiştim. Muhafıza pas vermeden odama doğru dümdüz gittim. Açık kalan kapımdan içeriye girmiş, ardından kapıyı kapatmıştım. Odama girer girmez hançeri içimden çıkardım. Biraz incelediğimde üstünde desenler olduğunu gördüm. Bunlar gül desenleriydi. Kabzası ise altın kaplamalı ve mavi taşlıydı.
Biraz inceledikten sonra odanın ortasına geçtim ve birkaç hareket yapmayı denedim. Öncelikle nasıl durmam hakkında biraz çalıştım. Kendi dünyamdayken bunun hakkında birden fazla kitap okumuştum. Bu yüzden nasıl durmam gerektiğini az çok biliyordum. Okuduğum birkaç hareketi yapmaya çalıştım. Bir hareketin üstünde defalarca çalıştım.
Yavaş yavaş gün doğuyordu. Gökyüzünün aydınlandığını gördüm. Bunu fark ettiğim an hemen hançeri bıraktım ve dolaba yöneldim. İçinde bir sürü elbise vardı. İçlerinden sade bir siyah elbise seçtim. Diğer elbiseler kadar kabarık değildi. Bu yüzden giyinmem kolay olacaktı. İlk başta korsemi giyindim, hançerimi de oraya sakladım. Ardından elbiseyi giyindim. Aynaya bakıp kendimi kontrol ettim. Makyajım bozulmamıştı. Hiç ellemeden hemen tacımı aldım ve taktım. Ayakkabılarımı da giyindikten sonra kapıya yöneldim.
Kapıdan çıktığımda sarayın kalabalıklaştığını gördüm. Duruşumu düzelttim ve odamdan uzaklaştım. Hızlı adımlarla koridoru geçtim. Koridordan çıkar çıkmaz prenses Violet ile göz göze geldim. “Günaydın prenses Violet” dedim hafifçe öne eğilerek. “Size de günaydın.” Sesi düne göre biraz daha iyiydi. Hem sesi düzelmiş hem de rengi yerine gelmişti.
Bütün prens ve prensesler yemek salonuna gelmişti. Herkes oturmuş kahvaltısını yaparken bir anda kapı açıldı. Bir hizmetçi yanımıza geldi, elinde de bir mektup vardı. Evet, bu o mektuptu. “Prenses Violet, kardeşinizin elbisesinin içinde bu mektubu bulduk” dedi nefes nefese kalan hizmetçi. Koşarak prenses Violet’ın yanına gitti ve mektubu ona verdi. Prenses Violet’ın elleri titriyordu. Mektubu açamayacak gibi görünüyordu. “Prenses Violet eğer sizde isterseniz mektubu ben açayım” dedim hemen atlayarak. Prenses Violet başıyla onayladı ve mektubu bana verdi. Yemek salonunda ki herkes terler içindeydi, ortam gerilmişti. Yavaşça mektubu açtım.
Şimdiden sizi uyarmak istiyorum. Bu mektubu Pemon’un katilinin kendisi yazmaktadır. Kendi kendime yaptığım bu minik oyuna hepiniz hoş geldiniz. Gerçekten çok eğlenceli bir oyun olacak. Tabikide benim tarafımdan eğlenceli olacak. Ama merak etmeyin sizin içinde eğlenceli bir hal alabilir. Bu da size bağlı. Öncelikle bu oyunum için belirlediğim kuralları söyleyeyim.
İlk kuralımız bu sarayın çevresinin dışına çıkmak yasak. Yani oyundan kaçmak yasak. Eğer kaçmaya çalışırsanız sizi yakalarım ve öldürürüm. İkinci kuralım ise siz beni öldürürseniz oyun son bulur. Ama eğer öldüremezseniz ben sizi öldürerek oyuna son veririm. Üçüncü kuralımız ise dışarıya yani ailelerinize haber göndermek yasak. Bunu yapmaya çalışmanız bilene ölümünüze sebep olur.
İki tane sonu olan bu güzel oyunumda bakalım siz mi kazanacaksınız yoksa ben yani katil mi kazanacak? Hadi! İçinizdeki bu kaçak farenin yaptığı oyununun tadını çıkarın, tabi ölmezseniz.
Mektubu içimden okuduktan sonra boğazımı temizledim. Herkes bana şaşkın gözlerle bakıyordu. Hepsi ne yazdığını merak ediyordu. Bir süre sonra nabzım hızlanmıştı, nefes alamıyordum. Aynı şeyi kitapta okumama rağmen garip hissediyordum. Bir anda mektup elimden kaydı ve masaya düştü. Masaya düşen mektubu hemen prenses Yadon aldı. Mektuba hızla bir göz gezdirdikten sonra masadakinlere döndü. Kızıl saçlı prenses benden daha olgun davrandı ve şoka girmeden herkese okudu.
Prenses Yadon mektubu okuduktan sonra hemen ortaya prens Xaigon atladı. “Aramızdan biri mi? N-nasıl olur bu?” Prens Xaigon yıllardır yakın olduğu arkadaşlarından birinin katil olduğunu kabullenemiyordu. Ama ne acı bu gerçekti. Her zaman gerçeklar acı olmuştur. Bu hiçbir zaman değişmedi.
Prens Xaigon’dan sonra lafa prens Ronz girdi. “Ne yani bu saatten sonra kimse birbirine güvenemiyecek mi?” dedi sarışın prens. “Güveni boşver! Hepimiz burada ölüceğiz!” diye bağırdı prenses Lony. Bir süre sonra kimseden ses çıkmadı. Salona ölüm sessizliği çökmüştü.
Bu ölüm sessizliğini prenses Violet bozmuştu. “Kimse vazgeçmesin. O katili bulacağız ve öldüreceğiz, hiç şansı yok” dedi sert sesiyle. Kardeşinin ölümünden sonra sanki daha sertleşmişti. Pastasının mumlarını üflerkenki gülen yüzünden eser yoktu, değişmişti.
Ellerime baktığımda titrediklerini gördüm. İşte bu ölüm korkusuydu. Hayır, ölümden korkmayacaktım. Eğer bu kitapta ölürsem, gerçek hayattada ölecektim. Bu yüzden o katili bulmam lazımdı. Korkak gibi kaçmayacaktım bunu yapmayacaktım. Titreyen ellerimi yumruk yaptım ve sıktım. Titremelerini engelledim. Ben korkumu yok etmeye çalışırken prens Widen ayağa kalktı. “İzninizle” dedi ve yemek salonunun çıkışına doğru koştu. Ardından herkes odasına gitti.
Prens Danix ile süren kıssa muhabbetimizden sonra odama girmiştim. Hemen tacımı çıkardım ve koydum. Ardından elbisemi çıkardım ve yere fırlattım. Korsemden hançerimi çıkardım. Kendi kendime idman yapıcaktım. Fakat bu iş elbise ile olacak gibi değildi. Eğer benim dünyamda olsaydım eşofman giyinirdim ama burada böyle bir lüksüm yoktu. Biraz düşündükten sonra aklıma bir plan geldi. Dolaba doğru ilerledim ve içlerinden en rahat olabilecek elbiseyi seçtim. Bu elbiseyi aldım ve yatağın üstüne attım. Ellerimle kollarını yırttım. Eteğini ise rahat edecek bir şekilde yırttım. Korsemi çıkardım ve paramparça ettiğim elbiseyi aldım, giyindim. Eteği diz kapağımın üstüne kadar, Kollarını ise omzum görünecek kadar yırtmıştım.
İşte şimdi daha rahat hareket edebilirdim. Elbise parçalarını aldım ve dolabın içine sıkıştırdım. Etrafı biraz olsun topladım. Hemen yatağımın üstündeki hançerimi aldım. Tam başlayacakken gözüme yerde ki halı çarptı. Onu aldım ve topladım. Eşyalardan komodini kapının önüne doğru sürükledim. Yatağı ise sol duvara ittim. Topladığım halıyı aldım ve duvara yasladım. Elimde ki hançerin kabzasını sıkıca kavradım. Kendimi hazır hissettikten sonra pozisyonumu aldım.
Sabahtan başlayıp gün boyunca uyumadan alıştırma yapmıştım. Kendimi çok kaptırdığım için kahvaltı harici hiçbir şey yememiştim. Bir tam gün boyunca alıştırma yaptım şimdi ise Güneş doğmaya başlamıştı. Giyindiğim elbiseyi yatağın altına sakladım. Dolabımdan lacivert tonlarında bir elbise aldım. Her zamanki gibi ilk başta korsemi giyindim. Ardından hançeri korsenin içine gizledim. Elbisemi, ayakkabımı giyindim ve sarı saçlarımı taç şeklinde ördüm. Gece rahatsız olduğum için makyajımı silmiştim. Bu yüzden yenilemem gerekiyordu.
Örgüm bittikten sonra çekmecede bulduğum birkaç malzeme ile makyaj yaptım. Abartılı bir makyaj değildi ama idare ederdi. Artık kendimi hazır hissediyordum. Pencereye doğru baktım güneş artık neredeyse doğmuştu. Ayağa kalktım ve sanki dün gece hiçbir şey olmamış gibi kapıya doğru yöneldim.
Odamdan çıkmış, yemek salonuna doğru ilerliyordum. Çok acıktığım için hızlı adımlarla gidiyordum. Bir an önce ağzıma bir şeyler atmak istiyordum. Ben bunları düşünürken yemek salonunun önüne gelmiştim bilene. Hemen kapının kolunu tuttum ve çevirdim. İçeriye girdiğimde ben hariç herkesin orada olduğunu gördüm. Benim kapıyı açmamla bütün gözler bana döndü. Başımla küçük bir selam verdim ve boş olan sandalyeye doğru ilerledim.

