14.BÖLÜM
Birinin sert bir şekilde kapımı yumruklaması ile gözlerimi açtım. Hızlıca yataktan doğruldum ve kapıya doğru ilerledim. Kapının ardındaki her kimse hiç ara vermiyordu. Biraz daha sert yumruklarsa kapıyı kıracaktı. Hemen kapıyı açtım. Karşımda ki kişi Eleanora’ydı. Hemen beni iterek içeriye girdi. Onu bu saatte kapıma getiren şeyi merak etmiştim. “Bu saatte niye buradasın?” dedim. Sinirle saati gösterdi. Göz ucu ile saati kontrol etmem ile öğlen olduğunu fark ettim. Bugün tatil olduğu için ders işlenmeyecekti. O zaman uyumamda ne sakınca vardı ki? Acaba bir şey için söz mü verdim diye düşünmeye başladım fakat öyle bir mevzu olmamıştı.
“Saat öğlen oldu ve sen hala uyuyorsun. Uykucu.” Hala uyumamda bir sakınca görmüyordum. “Ne yani bugün tatil istediğim saate kadar uyurum.” Eleanora elini sertçe alnına dayadı. Ne olduğunu çözememiştim. “Tamam, ama kaç saattir kapını çalıyorum. Ayrıca bu saate kadar uyuman çok garip bence. Başına bir şey geldi sandım.” Gülümsedim ve yatağımın üzerine oturdum. “Bir planın mı vardı?” Eleanora’da yanıma geldi ve oturdu. “Sabah erkenden kasabaya inip takılırız diye düşündüm” dedi dudaklarını büzerek. Ses tonu biraz hüzünlüydü. “Keşke bu planını bana dün söyleseydin.” Narin ve yumuşak ellerini alıp okşadım. “Henüz geç değil. Hemen hazırlanayım gidelim.” Param olmadığı için gitmek istemiyordum. Çünkü kendimi ona yükmüşüm gibi hissediyordum. Fakat onunda üzülmesini istemiyordum. Bu yüzden mecburen gidecektim.
Hemen ayağa kalkıp dolabımdan beyaz uzun kollu elbisemi aldım ve giyindim. Eleanora çoktan hazırlanmıştı. Bir anda kendimi suçlu hissettim. Kim bilir kaç saattir kapımı yumrukluyordu. Beyaz uzun saçlarımı açık bıraktım ve tuvalet yapmaya gidip hançerimi de bacağıma sabitledim. Hançerim artık benim bir parçam gibi olmuştu.
Bende hazır olduktan sonra odamdan çıktık ve akademinin çıkış kapısına doğru ilerlerken bir anda durdum. “Natuse gelmiyor mu?” Başını olumsuz anlamda salladı. “O Bayan Arwen’in çocuğuna bakıyor.” Bayan Arwen’in çocuğu olduğunu bilmiyordum. “Peki” dedim ve yoluma devam ettim.
Kasabaya inmiştik. Akademi kasabaya nazaran daha yüksek bir yerde bulunduğu için kasaba daha sıcaktı. Ayrıca bugün Güneş’te ortaya çıkmıştı. Yani küçükten karlar erimeye başlamıştı.
Kasaba en son geldiğimiz de bomboşken şimdi tam tersiydi. Herkes sokaklara dağılmış ya tavernalara gidiyor ya da alışveriş yapmaya gidiyordu. Eleanora’nın beni nereye sürükleyeceğini merak etmiştim. Umarım taverna olmazdı. Çünkü en son gittiğimde pekiyi şeyler olmamıştı. Eleanora beni bileğimden tutarak küçük bir kafe tarzı bir yere sürükledi. İçeri girdiğimizde beklediğimden kalabalık olduğunu gördüm. Bu minik kafe diğer dükkânlara nazaran daha modern duruyordu. Kasada duran kadına doğru ilerledik. “Merhaba anne!” dedi neşe ile Eleanora. Kadın açmaya çalıştı hamuru bırakıp bize doğru ilerledi. Eleanora’nın yanaklarını sıkmaya başladı. “O benim güzel ışığım gelmiş.” Eleanora resmen annesinin aynısıydı. Acaba kendisinin ne gücü vardı?
“O zaman bize güzel bir üzüm şarabı ısmarlarsın.” Hayatımda daha önce üzüm şarabı içmedim. Bu yüzden güzel olacağını düşünerekten sesimi çıkarmadım. Eleanora’nın annesi başını kaldırıp bana baktı. “Sen buzların hükümdarı Lunara Aeron’sun değil mi?” namımın bu kadar hızlı yayılacağını sanmıyordum. “Evet, peki siz?” diye sordum nazikçe. Kadın gülümsedi ve “bende Inara Vanya, şarabın hükümdarı.” Bu kadar basit bir güce sahip olan kadının kızının böyle büyük bir güce sahip olması garip geliyordu. Kadın bana kendini tanıttıktan sonra hamurunun başına geçti. Eleanora elimi tuttu ve boş bir masaya oturduk. Şahsen kadının bize getireceği üzüm şarabını çok merak ediyordum. Kendisi bunların hükümdarı olduğuna göre güzel olmalıydı.
Bir süre bekledikten sonra kadın mor şaraplarımızı gümüş bir tepsi ile getirdi. Hemen merakla bir yudum aldım. Gerçekten de mükemmel bir tadı vardı. Ağzıma elmadan başka bir şeyin girmesi güzel hissettirmişti. “Bizim akademide ki üzüm şarapları bundan çok daha kötü” dedi Eleanora. Demek o mor içecek bir üzüm şarabıydı. Ben şahsen daha farklı şeyler düşünmüştüm.
İçeceğimi içerken sokaklarda ki herkesin koşuşturduğunu gördüm. En son koşanlardan biri durdu ve dükkânın içine girdi. “Muhafızlar geliyor!” diye bağırdı. Bu yerin bir de muhafızı mı vardı? Hem de halkı bu kadar korkutacak kadar iğrenç. Sanırım korkunç insanlardı. Eleanora hemen annesinin yanına koştu. Annesi hemen onu tezgâhın altına sakladı. Ben ne yapacağımı bilemedim. Sanırım burada durup şarabımı yudumlamaya devam edecektim. Bir süre sonra dükkân tamamen boşalmıştı. Tam o sırada birileri içeri girdi. Bu kişiler Keegon ve Aaron’du. Acaba onlar niye kaçmıyordu? Onların muhafızlar tarafından saygı duyulan kişiler olduğunu hiç sanmam. İkisi de geçip bir masaya oturdular. Bir süre sonra Keegon beni fark etti fakat bir şey söylemedi. Bende şarabım ile meşguldüm.
Bir anda dükkân kapısının sertçe açılması ile irkildim. Zırh giyinmiş adamlar geldi. Galiba halkın korktuğu muhafız bunlardı. Ne olur olmaz bacağıma sabitli olan hançerimi çıkardım, bir işe yaramayacak olsa bile kendimi güvende hissetmemi sağlıyordu. Elbisemin kolunun içine sakladım. Önlem almam en iyisi olacaktı. Bu muhafızlar neredeyse altı kişiydi. En önde duran miğferini çıkardı ve kasaya doğru ilerledi. “Üzüm şarabı. Altı tane.” Adamın sesi tahmin ettiğim gibi sert ve kalındı. Diğer altı kişinin de öyle olduğuna eminim. Tam o sırada muhafızlardan biri önümdeki boş sandalyeye oturdu. Yavaşça miğferini çıkardı ve kucağına koydu. Sarı kıvırcık saçları anlına düştü. Masaya kolunu koyarak yüzüme doğru yaklaştı. “Adın ne?” bu adamın sesi diğerleri gibi kalın değildi. Reşit olmamış bir çocuğun sesine sahipti.
Ona boş gözlerle baktım. Sonra arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde bağladım. “Lunara Aeron.” Söylediğim şey ile muhafızın kaşları havaya kalktı. Neden bu kadar şaşırdığını anlamamıştım. Arkasında duran arkadaşlarına döndü ve “o kız” dedi. Ünlü oldum da benim mi haberim yoktu. Neredeyse bütün kasaba halkı beni tanıyordum. Belki de tüm Kalistar diyarı beni tanıyordu. Bu korkunç bir şey bence. Adam ayağa kalktı ve “hoş bir kızsın” dedi. Kaşlarım çatıldı. “Pardon?” dedim. “Güzelsin de.” Karşımdaki muhafızın söylediği son şey ile dükkânda bir sandalye düştü.
Bu Keegon’un sandalyesiydi. Ayağa kalkmış bize doğru geliyordu. Elini yumruk yaptı ve masaya sertçe vurdu. Onun bu vuruşu yüzünden üzüm şarabım düştü ve yere doğru akmaya başladı. “Belanı bulma muhafız bozuntusu.” Kendimi koruyabilirdim fakat bu hoşuma gitmişti. Kavgaları severdim. Özellikle de hak eden dövüldüğü zaman. “Kendi bir şey sanma egoist piç. Tek bir hareketim ile yerle bir olursun. Şimdi siktir git.” Muhafızın bu söylediğinden sonra Keegon’un avucunun içinde alev topu belirdi. “Sende benim tek bir hareketimle bir küle dönersin. Bu yüzden laflarına dikkat et.” Muhafız ayağa kalktı. “Seni imparatorluğa emanet edebilirim. Ya da bu küçük mekânı başına yıkabilirim. Bence dikkat etmesi gerek kişi sensin.” Muhafız hiç beklemediğim bir şekilde beni bileğimden tuttu ve silkelemeye başladı.
Hemen bileğimi sertçe çekerek ondan kurtardım. “Bana bir daha dokunursan acımam buza çeviririm.” Bende gaza gelip böyle bir şey söyledim fakat bunu yapabileceğimden emin değildim. “Kendine güven.”
“Senin gibi güzelliği kaçırmam kötü oldu.” Bu muhafızı öldürene kadar dövmek istiyordum. Adam bir anda geriye sendeledi ve tutunacak bir yer aradı. “Neler oluyor?” dedi titrek bir ses tonu ile. Başımı çevirmem ile bunu yapanın Aaron olduğunu gördüm. Şimdi anladım. Aaron karanlığın hükümdarı olduğu için adamın gözüne karanlık bir perde indirmişti. Bu da onun korkmasını sağlamıştı.
“Gidelim” ilk önce giren adam altı tane üzüm şarabını birkaç kişi ile almıştı. Aaron birden perdeyi kaldırdı. Muhafız hayatının şokunu yaşamıştı. Bize ölümcül bir bakış attıktan sonra defolup gitti. Muhafızlar gider gitmez Keegon’a döndüm. “Bana bir üzüm şarabı borçlusun.” Gerçekten de dökülmesi ile çok üzülmüştüm. Tadı hala damağımdaydı. Keegon sırıttı ve “peki, bu güzel bayana bir adet üzüm şarabı hesabı da benden!” diye bağırdı Bayan Inara’ya.
Eleanora kasanın altından çıkarak yanıma geldi. “Gerçekten özür dilerim. Seni burada bırakmam gerekirdi. Ben çok korktum.”
“Önemli değil. Zaten saklanmayacaktım” dedikten sonra Keegon’a döndüm. “Sandalye çekip masamıza oturun. Konuşacağımız şeyler var.” Keegon hemen ne demek istediğimi anlayıp Aaron’a döndü. Başı ile ona gelmesini işaret etti. İkisi de sandalyelerini alıp yanımıza oturdular. Arkamı dönüp Bayan Inara’ya baktım. Bizi dinleme olasılığı yüksekti. Bu yüzden sessiz konuşmak zorundaydık. “Eleanora ben sana daha önce amacımdan bahsettim mi?” Eleanora biraz düşündükten sonra “tam hatırlamıyorum” dedi. Boğazımı temizledim. Her şeyi baştan anlatmak zorundaydım.
“Benim şu lanet kitap evreni var ya? Orada ki şerefsizi anlatmıştım. Hani geri dönüp ona savaş açacaktım ya. Onun ile alakalı konuşacağız” dedim fısıldayarak. Mecburen herkes eğilmek zorunda kalmıştı. Mekân kalabalık olsaydı bu kadar zorlanmazdık. Eleanora başı ile onayladı. “Ben bu planımı Keegon’a söyledim. O da benim ile beraber gelecekmiş. Yani benim ile savaşacak. Sonradan bu savaşın iki kişi ile olamayacağına karar verdik. Sizi de davet ediyoruz. Seçim size kalmış. Kimseyi zorlamak istemiyorum.” Eleanora ve Aaron aynı anda arkalarına yaslandılar. Onlara zaman tanımalıydık. “Peki, onların güçleri var mı?” diye sordu Eleanora. Başımı olumsuz anlamda sağladım. “Ne yani sadece yumrukları mı var?” dedi Aaron. “Hayır, kılıçları var. Ayrıca adamın ordusu var. Ona göre düşünün.” Bu konuştuğumuz şey ciddiydi. Bu yüzden onlara bütün detayları vermemiz gerekiyordu. Aaron, “savaşı severim. Sırf Keegon için katılıyorum. Alınma yani.” Ona göz devirdim. Eleanora biraz stresli görünüyordu. Masada duran ellerini aldım ve başparmağım ile okşamaya başladım. “Katılmak istemezsen seni anlarım” dedim yumuşak bir ses ile.
Bir süre sonra Eleanora “tamam, katılıyorum” dedi. Şimdiden dört kişi olmuştuk. Hepimizin doğaüstü güçleri olduğun varsayarsak bu iyi bir sayıydı. Bende unutmadan Keegon’a döndüm. “Bu arada ben Luan’ı da ikna edeceğim.” Keegon’un bakışları hemen sertleşti.
“O velede gerek yok.”
“Evet, var.”
“Benim tanıdığım daha güçlü kişiler var. Onlar daha mantıklı.”
“Önemli olan güvenmek.”
“Yani ona güveniyorsun?”
“Tabi ki güveniyorum. Ayrıca çok güçlü biri.”
“Güldürme beni Luna” dedi alayla. Gözlerimi devirdim. Bu adam gerçekten de çok sinir bozucuydu. “Ah, beni deli ediyorsun. Sana karşı gelemiyorum. Tamam, o da gelsin.” Gülümsedim ve sırtımı dikleştirdim. Luan’ın bizimle gelmesi harika bir şey olacaktı. Onun enerjisinin işimize yarayacağından emindim. “Üzümlü şarabınız geldi.” Inara’nın bir anda arkamda belirmesi ile irkildim. Kadın nazikçe şarabı önüme bıraktı. Keegon hemen cebinden üç adet altın çıkardı ve kadının tepsisine koydu.
Hemen keyifle şarabımı içmeye başladım. Inara, “üzümlü çöreğimde var. Beğeneceğinizden eminim.” Ondan da almak istiyordum fakat param yoktu. Mecburen reddedecektim. “Bir tane de ondan alalım” dedi Keegon cebinden beş altın daha çıkardı ve Inara’ya verdi. Önüne dönerken de benim şaşkın bakışlarım ile karşılaşınca gülümsedi. “Bu da benden olsun.”
Bir süre sonra üzümlü çöreğim geldi ve küçük bir ısırık aldım. Elmadan sonra gerçekten çok güzel gelmişti. Bitmemesi için yavaş yemeye başladım. Hatta yarısını cebime atım sonra akademide tamamlamayı da düşündüm ama sonra bunun çok saçma olacağına karar verdim. “Niye o kadar yavaş yiyorsun. Sinirim bozuldu” dedi Aaron. Eleanora, “çünkü akademide ki yemekleri beğenmiyor. Sadece elma yiyor. Kaç gündür aç dolaşıyor.” Gözlerim ile Eleanora’nın susmasını işaret ettim. Şuan gerçekten de çok utanmıştım. Bu yüzden çöreği hemen ağzıma teptim. “Gerçekten de yemek yemiyor musun?” diye sordu Keegon. O iğrenç şey yemek falan değildi. Resmen zehirdi. “O yemek dediğiniz şey iğrenç bir şey.”
Üzümlü şarabımı kafama diktim ve ayağa kalktım. “Akademiye mi gidiyoruz yoksa gezmeye devam mı?” diye sordum Eleanora’ya. Biraz düşündükten sonra “biraz daha gezelim bence” diye cevapladı. Başım ile onayladım. Eleanora’ya elimi uzatarak kalkmasına yardım ettim. Bayan Inara’ya veda ettikten sonra dükkândan çıktık.
Çarşı artık ilk geldiğimizdeki gibi kalabalık değildi. Muhafızlar yüzünden halk evlerine gitmişti. Eleanora’da korkuyordu fakat ben ona hançerim olduğunu söyleyerek yatıştırmaya çalıştım. Bu hançer herkesin güvenini kazanmıştı, öldürdükleri hariç.
İlk önce basit bir elbise dükkânına girdik. Eleanora buradan kendine mor renkli bir elbise aldı. Bana da bir şeyler almak istediğini söyledi fakat buradaki elbiseleri beğenmediğimi söyleyerek onu reddettim. Elbise dükkânından çıkıp öylesine sokakta yürüyorduk ki silah satan bir yer gördüm. Hemen dükkânın içine girdim. Eleanora, “buraya neden geldik?” diye sordu. Kasada duran adama doğru ilerledim. Camlı dolapta gördüğüm hançer mükemmel bir şeydi. “Şurada ki hançer ne kadar?” diye sordum adama sanki alabilecekmişim gibi. Adam uğraştığı işi bırakıp gösterdiğim hançere baktı. “Yedi altın.” Şahsen yüz altın falan bekliyordum. Adam dikkatlice hançeri çıkardı ve bana verdi.
Ortalama bir hançerin boyundan biraz daha uzundu. Sapında bulunan mavi taşın garip bir yapısı vardı. Elimi keskin ucunda gezdirdim. Beklemediğim bir anda hançerin mavi taşı parlamaya başlamıştı. Benim dokunuş ile mi olmuştu o? İrkildiğim için adam hemen bir açıklama yaptı. “Bu hançer tam sana göre. Sen onu seçtin ve o da seni seçti.” Burada hançerler bile farklıydı. Hançerler bile sahibini seçebiliyordu. Ve bu elimdeki mükemmel hançer beni seçmişti. Bunu almak için canımı bile verirdim.
Birkaç hareket yapıp hançeri denedim. Elime tam oturmuştu. Ayrıca bayağı hafifti. Bunu yapmaktan ne kadar utansam da Eleanora’ya döndüm. “Borç versen olur mu?” diye sordum. Hemen başı ile onayladı ve çantasından yedi altın çıkarıp adama verdi. Ona gerçekten minnettardım.
Hançerimi de aldıktan sonra akademiye doğru ilerledik. Kar hafiften yağmaya başlamıştı. Bulutlar artık Güneş’in önüne geçmişti. Bu yüzden hava gittikçe soğuyordu. Eleanora üşüdüğü için koşmaya başlamıştı. Bende mecburen onun ile beraber koşuyordum.
Akademiye girdiğimizde Eleanora ısınmak için hemen odasına çıktı. Bende odama gidip eski hançerimi bir çekmeceye koyup yenisini bacağıma sabitledim. Ben hançere dokundukça mavi taşı parlıyor, temas etmedikçe sönüyordu. Gerçekten harika bir şeydi. Açık bıraktığım beyaz saçlarım sürekli önüme düştüğü için yukarıdan dağınık bir topuz yaptım. Gerçekten rahatsız ediyordu.
Saçımı topladıktan sonra Luan’ı bulmak için odamdan çıktım. Onun ile bu konuyu konuşmam gerekiyordu. Koridorda ilerlerken sürekli sağıma soluma bakıyordum. Odasının nerede olduğu hakkında bir fikrim yoktu. İlerlerken bir anda birine çarpmam ile irkildim. Başımı çevirince bu kişinin Luan olduğunu fark ettim. Gülerek “birini mi arıyordun?” diye sordu. Başımı yukarı aşağı salladım. “Evet, sen.” Onu söylemem ile şaşırdı. Bileğini tuttum ve bir köşeye doğru sürükledim. “Luan acilen bir şey konuşmamız gerekiyor. Bir konuda sana ihtiyacım var.” Konun ciddi olduğunu anladığı anda kaşları çatıldı. “Ne oldu?” diye sordu merakla. Ona bu konudan daha önce bahsetmemiştim. Bu yüzden her şeyi detaylı bir şekilde baştan anlatmalıydım. Lanet olsun.
Luan’a her şeyi detaylı bir biçimde anlattıktan sonra yapacağımız savaştan bahsettim. Onunda gelip gücünü bizim ile paylaşabileceğini falan söyledim. Bir süre düşündükten sonra kabul etti. Harika sayımız beşe yükselmişti. Ona teşekkür edip veda ettim. Şimdi Natuse’yi bulmam gerekiyordu. Fakat Eleanora çocuk baktığını söylediği için meşgul olduğunu düşündüm. Onunla yarın konuşsam daha iyi olacaktır. Şimdi odama gidip dinlenebilirdim.
Odama girdiğim anda hemen elbisemi çıkardım ve geceliğimi giyindim. Keşke evime gidip bütün eşofman takımlarımı alıp geri gelebilseydim. Tabi buna telefonumda dâhil. Burada ki en rahat kıyafetim geceliğimdi. Ki bana göre bu bile rahat değildi.
Geceliğimi giyindikten sonra kitaplığımdan ince bir kitap seçtim. Bu eski kitaplarda en sevdiğim şey kitapların deri ciltli olmasıydı sanırım. Çünkü o kadar güzel ve estetik duruyordu ki. Beni hayran bıraktırıyordu. Elime aldığım kitabı biraz inceledikten sonra ilk sayfasını açtım ve okumaya başladım. Burada zaman ancak böyle geçebilirdi.
2 saat sonra…
Kitabın son sayfasını da okuduktan sonra kitaplığa geri yerleştirdim. Hem Natuse’yi bulmam gerekiyordu hem de Keegon’a gidip Luan’ı ikna ettiğimiz söylemem gerekiyordu. Yapacağım bu iki dakikalık iş için tekrardan üstümü değiştirmem gerekiyordu. Hemen giysi dolabımdan rahat olduğunu varsaydığım bir elbise aldım. Seçtiğim turuncu renkli elbiseyi hemen giyindim. Dağınık topuzum henüz bozulmadığı için hiç ellemeden odadan çıktım. Keegon’un dövüş sınıfında olacağını düşünüyordum. Umarım hala kasabada olmazdı.
Dövüş sınıfının önüne geldiğimde tahminlerimin doğru olduğunu gördüm. Kılıç ile birkaç hamleye çalışıyordu. Hemen içeriye girdim. Benim geldiğimi gördüğü anda gülümsedi. Bana doğru ilerledi ve tam karşıma gelince durdu. “Luan’ı ikna ettim.” Söylediğim şey ile gülümsemesi soldu ve göz devirdi. “O velede ihtiyacımız yoktu.”
“Evet, var. Sen Visha’yı ikna ettin mi?” diye sordum kollarımı göğsümde bağlayarak. “Aaron için geliyormuş” dedi ve idmanına geri döndü. Yapmaya çalıştığı hareketi gördüm ve yanlış yaptığını fark ettim. Hemen bacağımda sabitli olan hançerimi çıkardım ve yanına gittim. “Yanlış yapıyorsun” diyerek hançerim ile doğrusunu gösterdim. Kollarını göğsünde bağlayıp beni izlemeye başladı. Doğrusunu gösterdikten sonra tekrar etmesini söyledim. Yaptıklarımın aynısını yaptı. Sonra durup hançerime baktı. “Yeni mi aldın?” diyerek elimden aldı. Başımı aşağı ve yukarı salladım. “Muhteşem bir şey değil mi?” dedim merakla. “Hafif ve keskin. Ayrıca çok güzel duruyor, tıpkı senin gibi” diye mırıldandı. Söylediği şey ile donup kaldım. Bana iltifat mı ediyordu o? Başını kaldırıp bana baktığında karşılaştığı şaşkın surat ile sırıttı. Boğazımı temizledim ve hançerimi elinden aldım. Yanaklarımın kızardığına emindim. Hançerimi tekrardan bacağıma sabitledim. “Onu her gün bacağında mı tutuyorsun?” diye sordu çatık kaşlar ile. Başım ile onu onayladım. “Güvende hissetmemi sağlıyor.”
Keegon ile konuştuktan sonra akademide her yerde Natuse’yi aradım fakat yoktu. Bu yüzden mecburen odama geri gittim.