15.BÖLÜM
Gözlerimi zorda olsa açmayı başarmıştım. Şuan garip bir şekilde daha çok uyumak istiyordum. Hem dün geç kalkmış hem de erken yatmıştım. Peki, neden hala bu kadar uykuluydum? Kendimi bütün gece kitap okumuşum gibi hissediyordum. Zorda olsa yataktan kalktım. Saate baktım. Dersin başlamasına yarım saat vardı. Bir süre boyunca yeni uyandığım için salak gibi odanın ortasında durmaya başladım. Sonra kendime gelip tuvalete gittim. İhtiyacımı giderdikten sonra elimi yüzümü yıkadım. Tam olarak kendime gelemediğim için birkaç kere yüzümü yıkamam gerekmişti. Köşede ki havlu ile kurulandıktan sonra giysi dolabıma doğru ilerledim. Dersler biter bitmez gelip yatacaktım. Bu yüzden yatağımı toplamadım.
Dolabımdan zümrüt yeşili renginde olan bir elbise seçtim ve giyindim. Saçlarımı rahat etmek için sıkıca ördüm. Defterimi kalemimi de aldıktan sonra istemeyerek odamdan çıktım.
4 saat sonra…
Son olarak dövüş dersimde bittikten sonra giyinme odasına gidip üzerimi değiştirdim. Bugün uykulu bir şekilde uyandığım için hançerimi yanıma almayı unutmuştum. Bu yüzden biraz tedirgindim. Her an bir şey olacakmış gibi hissediyordum.
Kıyafetlerimi giyindikten sonra kızlar ile beraber yemek salonuna doğru ilerledik. Garip bir şekilde yemek salonuna girdiğimizde gayet güzel koktuğunu fark ettim. Ter kokusundan midemin bulandığı bu salon şimdi gayet güzel kokuyordu. Ayrıca belli ki havalandırılmıştı. Yemeklere baktığımda ise iğrenç lapa yerine sebze türünde bir yemek yapılmıştı. Fakat ben yine de güvenmediğim için yemek almayıp sadece elma ve üzüm şarabı aldım. Belli ki yüksek rütbeli biri gelecekti.
Elmamdan bir ısırık aldığım sırada yanımda beliren siluet ile irkildim. Başımı çevirdiğimde bunun Keegon olduğunu fark ettim. İşaret parmağını kaldırdı ve azarlayan bir anne gibi havada sallamaya başladı. “Sen yine mi yemeğini yemiyorsun? Bak bugün o lapadan yok.” Yüzümü ekşittim. “Kim bilir o yemeğin içinde ne var?” dedim. Keegon bir anda önüme bir poşet bıraktı. Meraklı gözlerim bir onu bir de bıraktığı poşet arasında gidip geliyordu. Gözleri ile poşeti işaret etmesi ile hemen açtım. İçinde bir sürü üzümlü çörek vardı. Belli ki Bayan Inara’nın mekânından almıştı.
Ona döndüm ve tebessüm ettim. Beni nasıl bir zulümden kurtardığını bir bilse. Sonunda ekşi elma yemek zorunda kalamayacağım için mutluydum. Ayrıca bu çörek gayet doyurucuydu. Belki birkaç kilo alırım diye düşündüm. “Sana minnettarım.” Şuan ona sarılmak istiyordum fakat bu fazla garip olurdu. “Neyse afiyet olsun benim gitmem lazım. Çünkü beni bekleyen sıcak bir yemeğim var.” Kırmızı gözleri ile yüzümü bir süre boyunca inceledikten sonra gitti. Hemen poşetten bir tane çörek aldım ve ısırdım. Gerçekten harikaydı. Bir tane daha alıp Natuse’nin tabağına koydum. Onunda bu lezzeti tatmasını istiyordum.
Çöreğimin son lokmasını da ağzıma teptikten bir süre sonra Bayan Arwen salona girdi. “Herkes burayı dinlesin. Bugün Kalistar diyarının imparator ve imparatoriçesi akademimizi ziyaret edecektir. Lütfen herkes hızlıca yemeğini bitirip bahçeye gelsin. Onları güzel bir şekilde karşılamalıyız.” Tahminlerim doğruydu. Yoksa neden durup dururken yemek salonunu havalandırsınlar ki?
Çöreğim bitince poşetimi de alıp ayağa kalktım. Eleanora yanıma geldi ve “ben biraz hasta oldum. Odama gideceğim. Eğer istersen poşeti odana bırakayım” dedi. Başım ile onaylayarak poşeti ona verdim.
Hepimiz bahçede toparlanmış imparator ve imparatoriçenin gelmesini bekliyorduk. Tanımadığım kişileri beklemek garip hissettiriyordu. Fakat buna bir an önce alışsam iyi olurdu. Çünkü artık burada yaşayacaktım. Doğduğum ve büyüdüğüm Dünya’ya geri dönemeyecektim. Kalistar diyarını bir an önce benimsesem iyi olurdu.
Bir süre sonra bir at arabası akademiye geldi. Birkaç muhafız indikten sonra yavaşça bir kadın indi. Sanırım bu kadın imparatoriçeydi. Ardından onun arkasından da büyük cüsseli bir adam indi. Bu adamda imparator olmalıydı. Bir anda etrafı büyük bir sessizlik sardı. Bayan Arwen bir adım öne çıktı. “Hoş geldiniz imparatorum ve imparatoriçem. Sizi ağırlamak bizim için büyük bir onur. Bu güzel akademiyi size gezdirmek için bir müdür olarak benim görevim oluyor. Lütfen buyurun.” Bayan Arwen konuşurken imparatoriçenin gözleri bizi incelemek ile meşguldü. Herkes başını yere eğmişti. Sanırım bu bir saygı gösterisiydi. Bende bunu anlamam biraz zaman aldığı için imparatoriçe beni fark etti. Hemen kalabalığı yararak bana doğru ilerledi.
İmparatoriçenin dış görünüş fazla korkutucuydu. Sıradan saçlar yerine kafasında yılanlar vardı. Gözleri tıpkı bir yılan gözüydü. Ayrıca teninde yılan pullar vardı. Bu kadın tamamen bir yılandı. Ayrıca ön yargılı olmak istemem fakat iyi bir imparatoriçe olduğunu da sanmıyordum. Tam karşımda durduğunda kafasındaki yılanlardan biri beni ısıracak diye tedirgin olmuştum. “Korkma ısırmazlar” dedi. Konuşurken yavaş ve sakindi. Tehlikeli biri olduğuna emindim. “Adın ne?” diye sordu etrafımda dönerek. “Lunara Aeron.” İsmimi söylemem ile durdu. Bir süre yüzümü inceledi. “Demek Kalistar diyarının muhafızı olan o kayıp kızsın.” Söylediği şey ile kaşlarımı çattım. “Seni sarayımda ağırlamaktan şeref duyarım.” Bu kadının sanırım birkaç tahtası eksikti. Çünkü söylediği şeylerden hiçbir şey anlamıyordum. Benim ile kafa buluyordu galiba. Kadın benim şaşkın suratımı görünce güldü. Kadının kahkahası bile fazlasıyla ürkütücüydü. “Kalitstar diyarının muhafızları vardır. Bu kişilerin diğer adı diyarın kalbidir. Eğer bu muhafızlardan biri eksik olursa hemen diyarda bir dengesizlik meydana gelir. Kalistar diyarında bir tane eksik muhafız vardı. O da sen. Diyarımızdaki kar yağışını etkiliyorsun. Bu da büyük bir şey. Sen olmadığın için bu diyar kaç yıldır kuraklık ile baş ediyor. Senin sayende su kaynaklarımız verim aldı. Eğer sen olmasaydın bu diyar kuruyup gidecekti.”
Kadın bana her şeyi anlattıktan sonra ağzım açık kalmıştı. Demek ki bu koskoca diyarın bir muhafızıydım ve ben bunu yeni öğreniyordum. İmparatoriçe elini omzuma koydu ve gülümsedi. “Diyarın kalbi senin elinde Lunara’cığım. Bu yüzden en ufak hatanda kar yağdırmazsan seni öldürürüm” dedi ve gitti. Çok şükür bugün ki tehdidimi de aldıktan sonra rahat bir şekilde uyuyabilirdim. Ben bu muhafızlık işini hemen şimdi bırakmak istiyordum. İstifa falan olmuyor mu ya?
Bayan Arwen akademiyi gezdirmek için imparatoru ve imparatoriçeyi içeriye aldı. Ben ise donuk bir yüz ifadesi ile sadece yere bakıyordum. Bir anda elime kar tanesinin düşmesi ile kar yağmaya başladığını fark ettim. Bunu nasıl yaptığım hakkında en ufak fikrim yok. “Ani bir duygu değişiminde meydana geliyor. Bunun için ayrı bir çaba sarf etmene gerek yok. Senin duygu değişimini fark eden bulutlar hemen kar yağdırmaya başlıyor.” Ses bana bunu söyledikten sonra içim biraz daha rahatlamıştı. Çünkü işimin sandığımdan daha zor olduğunu düşünüyordum.
Bir anda önümde beliren bir çift çizme ile başımı yukarı kaldırdım. Bu kişi Keegon’du. “Diyarın kalbi” yakışıyor mu diye tekrar etti. “O kadının öyle dediğine bakma. Kendisi milleti tehdit etmeyi seven biri. Aslında sana fazlasıyla muhtaç.” Omuzumu silkeledim. “Umurumda değil.” Umurumda. Kadın resmen beni ölüm ile tehdit etmişti. Fakat işim sandığımdan daha kolay olduğu için kafama takmıyordum. Zaten bu yıl ani duygu değişimim fazlasıyla artmıştı. Yaşadığım şeylerde normal olmadığını düşünürsek benim için çocuk oyuncağıydı.
İmparator ve imparatoriçe, Bayan Arwen’in odasında konuşuyorlardı. Bende kapılarının önünden geçip odama gideceğim sırada bir muhafız önüm kesti. Miğferini çıkarması ile gözlerimi devirdim. Dün ki o lanet muhafız şimdi karşımda duruyordu. Bana yaklaştı ve yüzüme doğru eğildi. Tam geriye doğru gideceğim sırada beni belimden tutup kendine çekti. Bu ne yapmaya çalışıyordu? “Genelde senin gibi kadınlar muhafızlarla sevgili olmak için çırpınırlar. Peki, sen niye benim gibi yakışıklı birinden kaçıyorsun?” Yüzümü ekşittim. “Kim sana yakışıklı olduğunu söylediyse kör olmalı.” Arkadaki muhafızlar benim söylediğim şey ile gülmeye başladılar. Muhafız sinirlendi ve beni sertçe duvara itti. Tam kaçacağım sırada beni tuttu. Çok yakın duruyorduk ayrıca metal zırhı hareket etmemi engelliyordu. Ne yapacağım hakkında en ufak fikrim yoktu. Keşke hançerimi yanıma alsaymışım. Muhafız pisçe sırıttı. Bileklerimi kavrayarak kollarımı yukarı doğru kaldırdı. Artık tamamen savunmasız kalmıştım.
Tam o sırada koridordan Aaron ile konuşarak gelen Keegon’u gördüm. “Keegon!” diye çığlık attım. Başını kaldırıp bana baktı. Olduğumuz pozisyonu görünce kırmızı gözlerinden alev çıkmaya başlamıştı. Hemen avucunda bir alev topu belirdi. Onu hızlıca Muhafıza doğru fırlatması ile muhafız beni bırakıp kaçtı. Keegon hemen bir tane daha alev topu fırlattı. Fırlattığı bu top muhafızın bacağını sıyırdı. Muhafızın pantolonun bir bölümü yanmıştı. Muhafızın bacağı yaralı olduğu için sürünerek kaçmaya çalıştığı sırada Keegon koşarak muhafızı tuttu ve duvara fırlattı. O sırada da muhafızın diğer arkadaşlarını ise Aaron hallediyordu. Keegon, muhafızın kaçacağı sırada tuttu ve duvara yapıştırdı. “Bu kıza bir daha yaklaştığını görürsem seni cehennem ateşi ile yakarım” diyerek hırladı.
Bu kadar gürültü yüzünden Bayan Arwen sinir ile odasından çıktı. Tam ağzını açıp bir şey diyecekken muhafızların hepsinin acı ile yerde kıvrıldığını gördü. Gözleri hala muhafızı yumruklayan Keegon’u bulduğunda çığlık attı. Bu çığlığın ardından İmparator ve imparatoriçe odadan çıktı. Onlarda benim gibi şok içinde olan biteni izliyordu. Keegon’a döndüğümde hala adamı yumrukladığını fark ettim ve koşarak onu durdurdum. Benim korku dolu gözlerimi görünce sakinleşti. Başını çevirip etrafa bakması ile imparator ve imparatoriçeyi gördü. Boğazını temizledi ve başını yere eğdi. Bende onun yaptığını yaparak başımı yere eğdim.
İmparator, Keegon’a doğru ilerledi. “Adın ne?” diye sordu sert bir ses ile. “Keegon Nolan.” İmparatorun bir anda kaşları çatıldı. İmparatoriçe, “şu Eris kraliyeti kralının oğlu mu? İnanamıyorum.” Keegon gerçekten de bir kralın oğlu muydu? Bunu gerçekten hiç beklemiyordum. “Evet, efendim” dedi Keegon. İmprator yavaşça başını yukarı aşağı salladı. “Bu yaptığın terbiyesizlik babana söylenecek. İmparatorluk muhafızlarına karşı şiddet uygulamak bir suç. Bunu biliyorsun prens Keegon. Cezanı da babanın vermesi en mantıklısı olacaktır.”
“Peki, efendim.” İmparator Aaron’a döndü. Acaba nasıl bir ceza verecekti?“Adın ne?” diye sordu. “Aaron Leone” dedi. “Sana da bir aylık vergi cezası veriyorum.”
İmparator ve imparatoriçe akademiden gittiği anda Keegon’un yanına gittim. “Sadece uyarman yeterliydi.” Söylediğim şey ile Keegon resmen deliye döndü. “Adamın sana ne yaptığını gördüm. Ne yani gidip işaret parmağımı mı sallasaydım!” dedi, bir yandan şakaklarını ovalıyor bir yandan da bağırıyordu. Ona göz devirdim ve odama doğru ilerledim. Şu an kimse ile kavga edecek halim yoktu. Tek yapmak istediğim uyuyarak bu güne son vermekti.
Odama girer girmez üstümdeki elbiseyi çıkarıp geceliğimi giyinmek oldu. Hemen perdelerimi kapatıp yatağıma atladım. Gözlerimi kapatarak kendimi uykunun huzurlu kollarına bıraktım.
3 saat sonra…
Uykumun en huzurlu yerinde iken dışarıdan gelen at arabası sesi ile uyandım. Hemen kalkıp perdemi açtım ve baktım. Birkaç muhafız ve anladığım kadarıyla bir kral indi. Bu adam Keegon’un babası olmalıydı. Millet yine bahçede toparlanmıştı. Keegon herkesten bir adım ötede duruyordu. Hiç beklemediğim bir anda kral gerildi ve Keegon’a sert bir tokat attı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “İmparatorluğun muhafızlarına zarar vermek ha!” diye kükredi kral sonra bir tane daha tokat attı. Sonra yanında ki muhafıza başı ile bir şeyi işaret etti. Muhafız da başı ile onaylayarak Keegon’un karnına sert bir tekme attı.
O anki paniğim ile koşarak odamdan çıktım. Bahçeye geldiğimde herkes bana bakmaya başladı. Sanırım gecelik ile çıktığımdan dolayı bakıyorlardı. Fakat şuan hiç umurumda değildi. Koşarak kralın önünde durdum. “Bunu yapamazsınız!” diye karşı çıktım. Kralın arkasında duran muhafızlardan birinin beni tutup itmesi ile yere düştüm. O sırada Keegon’a baktığımda çoktan bilincini kaybettiğini fark ettim. Bembeyaz kar kırmızı bir renge bürünmüştü. Nasıl bir baba oğluna böyle bir şey yapabilirdi aklım almıyordu. Kendi çocuğu olmayabilirdi fakat bu ona zarar verebileceği anlamına gelmiyordu. Kaç yaşında olursa olsun hiçbir evlat bunu hak etmiyordu. Bende bunu engellemek istiyordum fakat bir krala en fazla ne yapabilirdim ki? Hiçbir şey. Şuan aşırı derecede pişmanlık yaşıyordum. Belki de o muhafıza küçük bir buz atsam beni rahat bırakacaktı. Böylelikle Keegon benim yüzümden böyle bir şey yaşıyor olmayacaktı. Keegon her darbe aldığında pişmanlık duygum artıyordu. Bir süre sonra başımı yere eğdim. Daha fazla bakmak istemiyordum.
Kar yağışının şiddetli artışı sebebi ile kral bir süre sonra çocuğunu öyle bırakıp gitmişti. At arabasının hareket etmesi ile hemen Keegon’un yanına koştum. Koluna girerek ilerlemeye çalıştım fakat bu benim gibi sıska biri için oldukça zordu. O anda Aaron yardımıma koştu ve diğer koluna girdi. Şimdi ilerlemem kolaylaşmıştı.
Revirin önünde bekliyorduk. Keegon’u revire götürmüştük. Şimdi ise hemşire içeride onun ile ilgileniyordu. İçeri girip durumuna bakmak istiyordum fakat kan beni etkilediği için giremiyordum. Bir süre sonra hemşire yanımıza gelerek durumun iyi olduğunu, birkaç gün boyunca yaralarına pansuman yapılması gerektiğini söyledi. “Görmek için içeri girebilir miyim?” diye sordum. Hemşire başı ile onayladı.
Revire girip Keegon’un olduğu yatağa doğru ilerledim. Gözlerini açmış tavana bakıyordu. Burnunda, boynunda, dudağında, kaşında, kolunda bandajlar vardı. Beni görünce dikelmeye çalıştı fakat buna izin vermedim. “Dinlenmen lazım” dedim yastığını düzelterek. “Sesini duydum. Sana bir şey yaptı mı?” başımı yana salladım. Bir anda bakışları yumuşamıştı. “Bir gün içerisinde yaşadığımız şu şeylere bak.” Söylediğim ile Keegon gülmeye başladı. Bu halde olmasına rağmen hala gülebiliyordu. Ben olsam şuan ağlıyor olurdum. Bir anda Aaron’un gelmesi ile izin istedim ve odama doğru ilerledim.
Gözlerimi açtığımda dersin başlamasına daha bir saat olduğunu fark ettim. Bende bir daha uyuyamadığım için mecburen hazırlanmak zorundaydım. Dolabımdan kırmızı bir elbise seçtim ve giyindim. Ardından saçlarımı açık bırakma kararı aldım. Dudağıma nemlendirici sürdüm. Şimdi hazırdım.
Bahçede öylesine gezmek için çıkacağım sırada gözüme revirin kapısı çarptı. Yavaş adımlar ile revirden içeri girdim. Gözlerim Keegon’u aradı. Tam o sırada yatağına oturmuş pansumanını yapmaya çalıştığını fark ettim. Tebessüm ettim ve yanına gittim. Beni fark ettiği anda sırtını dikleştirdi. Şimdi biraz daha iyi gözüküyordu. “Pansumanı yapmamı ister misin?” dedim çekinerek. Başı ile onayladı. Elindeki pamuğu bana doğru uzattı. Yatağının köşesine oturdum ve pamuk ile nazikçe yaralarına uyguladım. Sıra en korktuğuma gelmişti. Dudağının köşesindeki yara. Hızlıca onu halletmeye çalışırken arada bir dudaklarına gözüm kayıyordu. Sonrada kendimi toparlıyordum. Keegon ise bu süreç içerisinde kırmızı gözünü benden hiç ayırmamıştı. Hafif dolgun dudakları sürekli dikkatimi dağıtıyordu. Boğazımı temizleyip tekrardan odaklanacağım sırada bu sefer Keegon sırıtmaya başlıyordu. “Gülme” diye onu uyardım. Tekrardan dikkatini toparladı.
Sonunda dudağının kenarındaki o yara bittikten sonra şimdi sıra boynun da ki yaradaydı. Bayağı derin olduğu için buna biraz yakınlaşmak zorunda kalmıştım. Bir anda burnuma onun kokusu geldi. Parfüm kullanıyor muydu hiçbir fikrim yok ama aşırı güzel kokuyordu. Başımı kaldırıp Keegon baktım. “Sen parfüm mü kullanıyorsun?” diye sordum. Kaşları çatıldı. “Hayır” diye yanıtladı. “Niye güzel mi kokuyorum?” hemen başımı tekrardan eğdim. “Tam tersi çok kötü kokuyorsun” dedim ve gülmeye başladım. “Çok komik” dedi fakat o da gülüyordu.
Yaralarının pansumanını yaptıktan sonra yaralarını tekrardan sardım. “Gerek yok” diye bağırdı. “Hayır, var.” Odasına gideceğini söyledi ve bende onun kolunun altına girmek istiyordum. Fakat o izin vermiyordu. Keegon en son beni bırakıp ilerlediği sırada “ya!” diye bağırdım. Ani bağrışım ile sesli bir şekilde güldü. Hemen koşarak ona yetiştim. “Bari merdivenden çıkarken bana tutun.” Omuz silkti ve “korkuluk varken neden sana tutunayım ki?” Gözlerimi devirdim ve ondan daha hızlı yürümeye başladım. Sadece yardım etmek istiyordum.
“Tamam, gel beni taşı” dedi gülerek. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve dudaklarımı büzüp ona döndüm. “Yo bana ne? Kendin gel.”
“Sana ihtiyacım var ve sen beni böyle bırakıp gidecek misin?” gülümsedim ve ona doğru koştum. Benden destek almasını sağladım. “Çörekleri beğendin mi?” diye sordu. “Evet, beni nasıl bir dertten kurtardığını bir bilsen.” Gülümsedi ve beni izlemeye başladı. Utanıyordum fakat bir şeyde demiyordum. En son dayanamayıp “bana öyle bakma” dedim.
“Nedenmiş?”
“Utanıyorum.” Söylediğim şey ile gülmeye başladı. “O an sana bir şey olacak diye ödüm koptu.” Bahsettiği şeyin muhafız olayı olduğunu anladım. “Aslında ilk gördüğüm anda küçük bir buz fırlatarak ondan kaçabilirdim. Ben senden özür dilemek istiyorum. Eğer baştan beri öyle bir şey yapsaydım bunların hiç biri başımıza gelmezdi.”
“Özür dileme. Çünkü sen buz fırlatmadan önce ben onu görsem zaten yine döverdim. Senlik hiçbir şey yok. Hem hak etmişti, değil mi?” önüne geçtim ve kırmızı gözlerine bakmaya başladım. “Ama sen hak etmedin.” Söylediğim şeyde ne kadar itiraz etse da boşunaydı. Hepsi benim suçumdu. Kendimi koruyabilecek güçteyken birden bire aptala bağlamıştım. Ve bunun yüzünden Keegon zarar görmüştü.
Keegon’un odasının önüne geldiğimizde kapıyı açtım ve içeriye geçmesini sağladım. “Dersin başlamasına ne kadar var?” diye sordum. Başını uzatıp baktı. “Dersin başlamasına daha yarım saat var.” Başımı aşağı yukarı salladım. “Tamam, sağ ol” dedim ve bahçeye doğru ilerledim.
Bahçeye çıktığımda kar yağışının durduğunu fark ettim. Güneş kendini göstermişti. Bu da karların erimesine sebep oluyordu. Derin bir iç çektiğimde içime dolan ayaz yüzünden öksürdüm. Normalde kış aylarından nefret ederdim. Hala nefret ediyorum. Fakat üşüme hissinin olmaması mükemmel bir şeydi bence. Özelliklede pelerin giyinme zorunluluğunun olmaması harika bir şeydi. Çünkü üzerime bir şey giyinmekten gerçekten de nefret ediyordum.
Biraz bahçede dolaştıktan sonra akademiden gelen sesler ile derslerin başlamak üzere olduğunu anladım v e akademiye girdim. Tahmin ettiğim gibi ders başlamak üzereydi.