Neb’s Fun World'ün önünde durduğumuzda ilk dikkatimi çeken şey tabelanın ışıkları oldu. Parlak, rengarenk harflerle yazılmıştı ama bazı ampuller yanmıyordu. Özellikle “Fun” kelimesindeki “u” harfi, yanıp sönüyor, sanki kendi başına Morse kodu gibi bir şey anlatmaya çalışıyordu. Belki de sadece bozuktur dedim içimden… Belki de.
Zack arabadan atlar gibi indi. Heyecanlıydı, gözleri ışıl ışıldı.
“İşte geldik millet! Cennetin kapısı!” diye bağırdı, ardından kollarını iki yana açtı.
Clara sessizdi, gözleri binanın yüksek cephesinde bir noktaya takılmış gibiydi. Dudaklarını bükmüş, içeri girmeden önce etrafı süzüyordu.
Ben hâlâ koltuğumda oturuyordum. Elimi kapı koluna götürdüm, ama bir süre bastıramadım. Camdan içeri baktım. Kalabalık görünmüyordu. Dışarıdan eğlence yerlerinin o klasik sesi — çocuk kahkahaları, çarpışan araba sirenleri, müzikler — bu defa yoktu. Ya da çok uzaktan, boğuk bir şekilde geliyordu.
Zorlayarak indim arabadan. Adımlarım yavaş, temkinliydi. Clara yanıma geldi.
“İçeri girmek istemiyorsan dışarıda bekleyebilirsin,” dedi yumuşak bir sesle.
O an biraz utandım. Korkak olmak istemiyordum.
“Yok... Geliyorum,” dedim. Göz göze geldik. O sadece başını eğdi, anlayışlıydı.
Zack çoktan girişe yürümüştü bile. Otomatik cam kapılar sessizce açıldı. O an kalbim tuhaf şekilde çarptı. Normalde o kapılar "vıızz" diye bir ses çıkarırdı ama buradakiler neredeyse sessizdi. Bu sessizlik... Fazla fazlaydı.