İyi Okumalar 🦋
_________________
~hyunjin~
Karakol binasının önünde durduğumuzda, kapısının hala yerinde olmasına şaşırdım, çünkü şehirde sağlam kalan neredeyse hiçbir şey yok gibiydi, camlar patlamış, tabelalar yan yatmış, yollar kan ve pas kokusuyla kaplanmışken burası hala ayakta duruyordu ama bu, içinin de güvenli olduğu anlamına gelmiyordu.
Yine de buranın ayakta olması, orada hala birilerinin olmasına ve bize yardım edeceğine inanıyordum. Ya da kendimi kandırıyordum.
Lakin attığımız her adımda bir kez daha farkına varıyordum. Bu şehir, belki tüm ülke, belki tüm dünya bitmişti. Ve belki de bizden başka yaşayan kimse yoktu.
Binanın önündeki polis arabaları gelişigüzel park edilmişti, kapıları açık, içleri boştu, sanki içlerinden birileri aceleyle fırlayıp kaçmış gibi, telsizler hala cızırtılı bir ses çıkarıyor, anlamadığım kelimeler yankılanıyordu.
Aslına bakarsan bu cızırtılar bir insana ait kelimeler değil de o kuduz köpeklerin, vampirlerin çıkardığı seslerin yankımasıydı. Her yerdelerdi.. en küçük açığımızda bizi avlamaya hazır aç canavarlardı hepsi.
Ve garip şekilde dünya yok olmak için benim evlilik teklifi edeceğim günü mü beklemişti?
Minho kapının kolunu tuttuğunda metalin paslanmış sesi hepimizin içini ürpertti.
Felix istemsizce koluma biraz daha sokuldu, omzunun titrediğini hissedebiliyordum, hala buraya nasıl geldiğimizi, birkaç saat önce mum ışığında yemek yediğimizi, şimdi ise zombilerden korunmak için silah aradığımızı sindirmeye çalışıyordu. Ben de korkuyordum ama kendi korkumu bir kenara bırakarak kolumu küçüğümün omzuna sararak onu biraz daha kendime doğru çektim. En azından dünyanın sonunda birlikteydik.
Bizden farklı bir şekilde Jisung ise... Tanrım o tamamen farklıydı.
Jisung binanın önünde durmuş, şişesini sallıyor, etrafında dolaşan zombilerin ona yaklaşmamak için nasıl yön değiştirdiğini izleyip kahkahalar atıyordu.
Onun sayesinde belki de hayattaydık. Onun sayesinde zombiler arasında rahat hareket ediyorduk ama bu da her an elimizden gidebilirdi.
J: "Ay o da ne be! Sanırım eski sevgilim zombi olmuş arkadaşlar! Şunun suratına bakın.."
Minho başını bile çevirmeden konuştu. Ben ve Felix hariç, Minho ve Jisung fazlasıyla soğukkanlılardı. Ya da aptal. Onlar için hangi kelime daha uygun seçemedim.
M: "Kapının önünde durma"
Jisung başını yana doğru eğerek zombilerin suratını incelemeyi bıraktı ve Minho'ya baktı.
J: "Ama ben nöbet tutuyorum.."
Minho derin bir nefes aldı, sonra karakolun kapısını itip beklemeden içeri girdi. Ben de sarıldığım bedeni kendimle birlikte yürüterek onun ardından karakola girdim.
Karakolun içi karanlıktı ama dışarıya göre daha ağır bir koku vardı, bayat kahve, barut, kan ve uzun süredir açılmamış bir binanın o boğucu havası birbirine karışmıştı. En önemlisi de çürük ciğer gibi, bozulmuş et gibi kokuyordu. Dayanılmaz derecede hem de.. Ayaklarımız yere değdikçe cam kırıkları çıtırdıyordu.
Duvarlarda asılı kalan posterler yarı yırtıktı, sağlam olan tarafları da kanla ve iğrenç sıvılarla kaplıydı.
F: "Burada ölmek istemiyorum"
Felix'in fısıltıdan farksız olmayan sesini duyduğumda elimi sıkılaştırarak onu biraz daha kendime doğru bastırdım.
H: "Kimse ölmeyecek merak etme"
Minho elini kaldırarak durmamızı işaret etti, sonra çekmecelerden birini açtı, içinden mermi dolu bir şarjör çıkardığında dudak kenarı hafifçe yukarı kalktı.
M: "Şanslıyız.."
Keşke ben de bugün şanslı olsaydım.. ama maalesef dört yapraklı yonca bir türlü bana çıkmıyordu. Ne de olsa kendimizi koruyacak bir silahımız olduğundan rahatlamıştım. Her geçen dakika yaşama şansımız biraz daha artıyordu.
İçimi umut sararken tam o anda dışarıdan bir çığlık yükseldi. Ama bu... korku çığlığı değildi. Daha çok Jisung'un garip çığlıklarından biriydi diyelim.
J: "BU BENİ ISIRMAYA ÇALIŞTI AMA SONRA VAZGEÇTİ ÇOK KIRILDIM."
Felix'in eli ağzına gitti. Jisung biraz daha bağırmaya devam ederse tüm şehirdeki zombileri etrafımıza toplayacaktı.
F: "bağırıyor."
Zombiler üzerimize gelecek kokusuyla titremişti Felix. Kolumu ona daha sıkı sararak göğsüme çektim ve sıkıca sarıldım ona.
M: "Normal. Bence asıl Jisung bağırmadığında endişelenmeliyiz"
Minho konuşarak silah dolabını açtığında birkaç tabanca, bir pompalı tüfek ve coplar gördük, Minho hızlıca diğer dolapları kontrol ederken ben Felix'e bir tabanca uzattım, elleri titreyerek ona uzattığım tabancayı aldı.
H: "Kendini koruman için."
Felix başını onaylar anlamda sallasa da onun gözünde kararlılık göremiyordum. Zaten ölü olan bir zombiyi bile öldüremeyecek birisiydi.
Etrafı iyice kontrol edip, Minho'nun çantasına bir sürü işimize yarayacak şeyler doldurduktan sonra kapıya doğru adımladık. Bu iğrenç kokan yerden hemen çıksak iyi olacaktı.
Tam binadan çıkacakken, dışarıdan daha fazla ses gelmeye başladı, yine bu sefer zombilerin hırıltıları değil, Jisung'un yüksek sesle konuşmasıydı. Asla susmayacaktı...
J: "HAYIR HAYIR ARKADAN GELME. BAK BİRİ BENİM GÖTÜMÜ ISIRIRSA ÇOK KIZARIM"
Kapıyı açtığımızda gördüğümüz manzara... absürttü. Jisung karakolun önünde bir zombi sürüsünün ortasında duruyor, elini sallayarak onları uzak tutmaya çalışıyor, zombiler ise sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi geri çekiliyordu.
Minho zombilerin çığlık atan Jisung'a odaklandığını gördüğünde karakoldan çıkmıştı. Biz de onun peşinden adımlayarak yürüdük.
M: "Gidiyoruz Jisung."
Jisung sevinçle, sanki dünyanın sonu değilmiş gibi seke seke yanımıza geldi, tam Minhoya yaklaşacaktı ki, Minho anında bir adım geri çekildi.
M: "Uzak dur yoksa sıkarım kafana"
J: "Ufff dark romance en sevdiğim"
Minho elindeki silahını sallayarak konuşuyordu ama bu Jisung'un umrunda değildi ki. Sarhoş hali böyleydi. Acaba ayıkken daha mı sakin birisiydi.
Zaman kaybetmeden sessizce yürümeye devam ettik. Sokak lambalarının altından geçtikçe şehrin ne kadar harap olduğunu daha net görüyorduk, devrilmiş bir otobüsün yanında yanmış bir araba, raflardan yere saçılmış konserveler, ezilmiş telefonlar, yerde bırakılmış çantalar, sanki herkes aynı anda her şeyini bırakıp kaçmıştı.
Camı kırılmış bir mağazanın önünde durduk. İçeride askılar devrilmiş, mankenlerin yarısı yere düşmüş, kıyafetler her yere dağılmıştı ve tamamen karanlıktı.
Minho anlaşılan elindeki silaha güvenerek tereddüt dahi etmeden kırık camın üzerinden ayağını kaldırarak içeri geçti.
M: "Üstümüzdekilerle uzun süre dayanamayız."
Hepimiz aceleyle kurtulmak adına kaçtığımız için üzerimiz çok inceydi. Ve gece çöktükçe hava daha da soğuyordu kışın ortasında olduğumuz için.
F: "Soğuk da artıyor"
Felix, kollarını kendi etrafına sararak konuştuğunda ona baktım. Üstü gerçekten incecikti. Hemen üzerimize daha rahat hareket edebileceğimiz sıcak kıyafetler giymeliydik.
Minho'nun peşinden içeri adım attığımız anda... bir çığlık yükseldi. Ama garip bir şekilde bu sefer çığlık Jisung'a ait değildi.
M: "İçeride birileri var!"
Bizden önde adımlayan Minho arkaya dönerek bize haber vermişti. Korkutucu değildi aslında. İnsan çığlığı olduğu belliydi. Zombilerin sesi tamamen farklıydı.
Minho eliyle gelmemizi işaret ettiğinde gördüğüm manzara, hayatım boyunca unutamayacağım bir şeydi. Gerçi daha ne kadar yaşayacaktık bilmiyordum ama hayatım boyunca unutmayacaktım.
Yarı çıplak, birbirine sıkı sıkıya sarılmış iki beden, devrilmiş bir soyunma kabininin içinde, gözleri korkudan kocaman açılmış, titreyerek bize bakıyorlardı
IN: "ZOMBİİİ!"
CB: "KORU BENİ!"
İkisi de durmadan çığlık atıyorlar, birbirlerine daha da sıkı sarılıyorlardı. Gülsem mi yoksa onlar için endişelensem mi kadar veremiyordum.
Yanımda duran Felix'e baktığımda ağzı açık bir şekilde karşımızdaki manzarayı izliyordu.
M: "Zombi değiliz"
___________________
İnan ban zombilerden daha tehlikeliler almdsşödelöfşd
Seung ve Chan kaldı geriye. Sizce onları nasıl göreceğizz??
