11 yıl önce, ben 13 yaşındayken.
Tezgahın başında tabak kaşık seslerinin birbirine karıştığı gürültü arasında halamın can sıkıcı sesini duydum.
"Git onları eve getir."Elimdeki kalemi sıktım.
"Gördüğün gibi çizim yapıyorum." Ona sürekli olarak karşı gelmem ve asla çekinmeden bunu yapıyor olmam çileden çıkmasına sebep oluyordu. Ve o beni buna pişman etmeye ihmal vermezdi.
Yıkadığı bardağı tezgaha çarptı. İrkildim. "Git onları eve getir dedim Elif. Gün batımına az kaldı." Kalemi kağıdın üstüne sertçe bıraktım. Sandalyeyi kaba bir şekilde arkaya itmekten geri durmadım.
"Peki sevgili hala,"dedim tıslayarak.
"Acele et!"dedi soğuk, sert bir sesle. Kısa bir an omuzunun üstünden bana kinle baktı ve tekrardan bulaşıklarını yıkamaya döndü.
İyi eğitimden uzak çocuklarıyla neden ben ilgilenmek zorunda kalıyordum ki? Sırf bana bakmaya mecbur kaldıkları için benden ölesiye nefret etmelerinin tek sebebi bir tabak yemek ve bir yataktı. Anne ve babamın, çok fazla meşguldüler. Sürekli yapacak bir sürü işleri olurdu ve beni bunlardan uzak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Buna acımasız halamın ve eniştemin kolları da dahil. Ama onlar, bunu bilmiyordu. Onların bu kadar korkunç insanlar olduğunu. Anlatsam, beni bırakacak kimseleri kalmayacaktı ve bu onların işlerini zorlaştırırdı ve bu istediğim son şey bile olmazdı.
Uslu dur ve bir sonraki kurban olmaktan uzak ol. Evet, kanun bu günlerde böyle işliyordu. Onların merhametine kalmak, boynunun yarısının gittiği anlamına geliyordu.
Çirkin suratlarına ilk baktığım gün alay etmekten kaçınmak zorunda kaldığım için üzülmüştüm. Uzun kulakları ve sadece iki siyah nokta gibi görünen düz burunları vardı. Dar omuzlarından sarkan ince kolları, dizlerinin altına kadar uzanıyordu. Sadece iki parmaklı ayakları vücudunun dengine göre kocamandı. Gözleri... Gözleri işte dehşeti. Tıpkı gökyüzünde açılan devasa yarıklar kadar karanlık ve sonsuz görünüyordu.
Bu, labaratuvarın 20 bin insanın mutasyon geçirmesine sebep olan büyük bir hatasıydı. Hükümetin sarsıldığı ve yeni bir üçlü yönetim için gün saydığı şu günlerde şehir, iç karışıklık içindeydi. Kimse sokakta rahat nefes alamıyordu. Meydanları, ara sokakları yönetim için yeniden toplanma kararı alınması için protesto düzenleyen birlikler kolluyordu. Ağır silahlar kuşanmış bu birlikler, mutasyon geçiren insanların öldürülmeleri ve ya kurban edilmelerini talep ediyordu. Aksi durumda kendilerinin el atacaklarını sokaklarda bas bas bağırıyorlardı.
"Bana bir içki al gelirken." Koltukta genişçe televizyon karşısına kurulan koca göbekli enişteme yandan ters bir bakış attım. Geniş suratına eklenen gıdığı yakasına kadar sarkıyordu neredeyse ve sürekli kızarık olan suratı ona olağanüstü bir vahşilik katıyor. O biçimsiz suratına bakmak eziyet gibiydi.
"Zıkkım iç!" Dış kapıyı açtığımda bir ayı kürememesini andıran sesini duydum.
"Elin boş gelmeye cüret edersen seni onlara veririm."
"Bundan pekâlâ mutlu olurum. Sen ve işe yaramaz karın, yaban öküzüne benzeyen çocuklarınıza kendiniz bakmak zorunda kalırsınız." Elinde bıçakla zaman kaybetmeden mutfaktan fırlayan halam düşmanca bana baktı. Neredeyse öfke kusacaktı. O gözleri... Kimse görmesin ama zaten yeterince büyüklerdi ve öfkelendiğinde bütün bir yüzünü kaplıyorlardı.
"Dilini hiç düşünmeden keserim. Bu akşam sana yemek yok."diye kükredi eşikten.
Yüzümü buruşturdum. "Yemeklerin berbat zaten. Açlıktan gebermeyeceğimi bilsem hayatta yemem."
Yüzü renkten renge girdi ve elindeki bıçağı bana doğru fırlatmadan önce kendimi dışarı atabilidim. Ve...güm! Bıçak kapıya saplanmıştı. Kapıda ki diğer bıçak izlerine baktığımda çok fazla şanslı olduğumu hissettim.
"Hiç uslu bir kız değilsin." Yan basamaklara kurulu adamın kapşonun içinde kalan yan profiline baktım. Bitirdiği sigarasının izmaritini yere fırlatıp ayağa kalktı. Yüzünü bana çevirdi. Kapüşonunu yavaşça indirip yüzünü açığa çıkardı. Lacivert renge sahip gözleri, yine daha çok karanlık bir siyaha benziyordu. Onlarla,duygu belirtmeden insanı süzmeye başladığında tüylerinizin diken diken olmasından kaçamıyordunuz.
Bana doğru ağır bir adım attığında sırtımdan soğuk terler birikmeye başladı. Zayıf görünürsen avlanırsın. Gökdelende yanlız başına yaşayan ve çok nadiren konuşan bu adama karşı birçok kişinin iç dondurucu hikayeleri vardı. Çoktan seçilen bir kurban olmalıydı. Ya göründüğünün aksine daha uysal bir adamdı ya da sağlam iş çıkarmada üstüne yoktu. Uzay kameralına asla yakalanmamıştı.
Derin bir nefes aldım."Merhaba."İyi bir başlangıç için sevecen bir gülümseme.
Gizemeli bir şekilde dudakları yukarı kıvrıldı. Kimse bana bundan sonra her gülümsemenin huzur veridiğini söyleyemezdi. Çünkü bu adamın dudağında doğan şey, bambaşka bir şeydi. Tehlikenin sınırlarında gezen bir olarak fazlasıyla onun karşısında oyalanmıştım.
"İyi günler,"Kaçma girişimim başarısız oldu.
İç titreten sesiyle,"Sana bir şey sormak istiyorum."dedi,sopa yutmuş gibi kaldım. Ona sırtım dönük bir şekilde kalamazdım. Güvenliğim için. Hızlıca yüzümü çevirdim.
Midemde bir burkulma oluştu. Yutkunmadan hemen önce gerginliğimi bastırmakla meşgul oldum. "Tabii ki!" Dilimin tutukluk yapmamasına sevinmiştim. Çünkü o böylesine dikkatli ve keskin bir şekilde bakarken ona karşı bir sayı elde etmiş olmak cesaret vericiydi.
"Sigaran var mı?"
Kaşlarımı çattım. Bir kaç saniye boş baktığımı fark edip irikilerek kendime geldim. Cebimde bir tane olması gerekiyordu. Ama onu tezgahta unutmuş olma riskide çok fazla yüksekti. Hızlı bir şekilde cebimi yokladım. Elime sadece çakmak,bir kaç metalik ve buruşturulmuş bir kağıt dışında bir şey gelmedi.
Ona bakarken gergindim. Yüz kaslarımın tamamı sertleşmişti. "Üzgünüm,"dedim alçak bir sesle.
"Aa-h! Önemli değil."dedi. Hangi ara kapattığını bilmediğim mesafeden elini omzunun birkaç santim aşağısına koyunca vücudumda ki kemiklerin kırılgan çalıklar gibi büzüştü. Ellerinde inanılmaz bir ağırlık vardı. Hafif tutmuş olmasına rağmen kemiklerimi sızlatacak kadar sertti.
İrice araladığım gözlerimi yüzünden alamadım. Bedenimin geri kalanı bir hamur gibi yoğrulacak kıvamdaydı.
Dostane hissetmemi sağlamak için yaptığı bu hareket,asla dostane hissettirmemişti. "Dışarda iyi şanslar."dedi ve son kez anlamadığım bir şekilde baktı ve üst kata çıkan merdivene yöneldi. Adımları kulağımdan uğuldadı ve ses tamamen kesilene kadar orada öylece bekledim.
Asansör, yere çarptığında geriye savrulan bedenimi dengede tutmak için yanlarda ki demir çubuklara tutundum. Kapı titreyerek sarsıldı, yavaşça yana doğru kaydı ve geçebileceğim kadar açılınca tamamının açıklamasını beklememeden loş mavi ışıkla yanıp sönen antreneden nefesimi tutarak geçtim. Çünkü tam burada, kaç gündür onarılmayı bekleyen bir kanalizasyon sorunu vardı.
Dışarısı içerden de iç karartıcı bir durumdaydı. Bugünlerde hiçbir şey iyi değildi. Her yerde tuhaf bir görüntü vardı. İlk adımı attığımda tepemize yağan küle karşı korumak için çıkışa konulan başlıklardan birini kafama geçirdim.
"Aptal veletler!"diye kendi kendime homurdanarak etrafıma baktım. Bu korkunç günde hangi akıllı dışarda durmaya devam etmek ister ki? O sırada karşı göktelenin dibinde başlıksız oturan suratsız bir adamla göz göze geldim. Bana verdiği mesaj aynen şuydu: Dışarda kaos var ama içerde de cehennem.
Onu görmezden geldim. Şu an o veletleri bulup eve gitmekten başka bir şey istemiyordum. Gökyüzüne baktım. Yarık aralanmaya başlamıştı. bir saat içinde yeryüzüne uzay gemisi inecekti ve kurbanını alıp gidecekti. Bir daha ki haftanın üçüncü gününe kadar,sakin geçeceğini umut etmek istiyordum.
Nerdeye gittiklerini biliyordum. Tek dertleri, kurbanın yüzlerine bakıp alay etmekti. O zavallılara acıdığım yoktu. Sadece fazlasıyla zalim bir son yaşamaları beni biraz üzüyordu. Hoş, boşluğun içine savrulmak ve orada ki mezarlığa gömülmek nasıl bir şey bilmiyorum ama sanırım asla tatmak istemezdim. Bunu sadece düşündüğümde bile sırtımdan bir ürperti geçerdi.
Onları hemen bulmalıydım. Ellerimi cebime koyup telaşlı adımlarla devasa platformun kurulu olduğu açık ve geniş meydana gitmekt için acele ettim. Otobüsü son anda durdurmuştum. Elimi, dokunmatik ekrana basıp, arkalarda bir yere kuruldum. Bir kaç kaçık tip dışında başka kimse yoktu. Onlarda ellerinde ki dijital ekranın içinde simülasyonlarda kayak yapıyordu. Başlığı çıkarıp yan tarafımda ki boş koltuğun üstüne bıraktım. Dışarda, geçtiğimiz her noktada da köşelere sığınan, suçlu gibi gözleri dört dönen insanlardan ibaretti. Yeryüzünde dostluk yoktu. Parçalanan bir düzen, uydurulan bir zaman ilkesi vardı. Ülkeler yoktu. İktidar yoktu. Siyaset yoktu. Ruhlarını o canavarlara satan ucuz inanlar vardı.
Bir kaç uzay polisi, otobüsü durdurup göz bebeğimize lazerler tutup analiz sonuçları çıkardılar. Önlerinde ki dijital ekrana birkaç bir şey yazıp indiler. Kısa süren yolculuğun ardından inmeden önce başlığı taktım.
Meydanın devasa zincirlerinin bu mesafede bile titrediğini görebiliyordum. Duygularımı kontrol altında tutum. Sabit, hızlı adımlarla çabucak platformun yanına vardım. İster istemez, gözlerim kurbanlara kaydı. Bugün iki talihsiz kadın asılıydı orada. Üstü başı yırtık, yüzü gözü kan ter içinde etrafından yardım dileniyorlardı. Veletler,tam tahmin ettiğim üzere metalik çöplüğünden ellerine geçirdikleri şeyleri kurbanlara fırlatıyorlardı.
"Hey!"diye bağırdım. "Ellerinizdekileri hemen bırakın." Bana bakıp aynı anda üçü iğrenç bir şekilde sırıttı. Bana inat olsun diye, gözlerimin içine bakarak ellerindekileri atmaya devam ettiler.
Göz devirdim. "Hemen şimdi, üçünüz de önüme düşmezseniz, akşama dijital sörf yapmanıza izin vermeyeceğim." Aynı anda durup bana doğru koştular.
Kurbanlardan birinin ayağının dibinde bir adam oturuyordu. "Güzel eşim!"diyip diyip inliyordu."Bunu neden yaptın." Kadın, çoktan ölmüş gibi zayıftı. Diğerinin aksine. O kadın deli gibi çırpınıyor, zincirleri çekiyor, bağırıyor ve ölmek istemediğini haykırıyordu. Herkes gibi o da çok iyi biliyordu ki o zincirler,bir kere bağlandı mı onlardan başkası çözemezdi.
"Gidelim,"diyip sırtımı döndüğümde bana hitaben,"Lütfen!"diye yalvardı. Ağlamaya başlamıştı."Bana yardım et. Sen de bir kadınsın. Ben sacede bana saldıran adamı öldürdüm. Bedenimi korumaya çalıştım sadece." İçim burkuldu.
Ama ona dönemez ve yardım edemezdim. Yürümek için kendimi zorladım. On iki yaşlarında ki üçüzler aynı anda,"O kadın ölümeyi hak ediyor."dedi. Bunun onun da duyması için geri dönüp haykırdı. "İkinizde geberin. Boşluk cehennemi ikinizi yutsun."
"Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorsunuz?"diye hayretle sordum. "Orada zincirlenen sizde olabilirdiniz."
Suzan çarpık dişlerini gösteren vahşi bir gülümsemeyle,"Biz suçlu değiliz. Ama onlar ölmeyi hak ediyor."dedi ve erkek kardeşleri ile birlikte kıkırdadılar.
Kurban olmaktan uzak ol. Lânet boşluk seni istiyor.
Eve varana kadar, çocukların düşmeyen çenesi tüm enerjimi ve az çok hayatta karşı beslediğim umudu yerle bir ediyordu. Gittiğim yerde pek inanacıl değildi zaten. Yine de muhtaç olmak, çok berbat ve beter bir durumdu.
Köşeye dönmeden hemen önce,iki direnin sıkışık karanlık sokağında küçük bir çocuğun çığlığı yankılandı. Çocuklara,"Burada beni bekleyin!"deyip oraya doğru koştum.
Tıfıl, kısa sarı saçlı küçük bir oğlan çocuğu,iri cüsseli iki adamdan dayak yiyordu. Bir cesaret,"Bırakın onu!"diye araya girdim. Öne doğru cesur bir adım attıp omuzlarımı dikleştirdim. Cılız,
Bana dönen adamların yüzleri çirkin yaralar ve çiziklerle dolup taşımıştı. Pis, sinsi bir sırıtımayla daha kısa ve göbekli olan öne çıktı."Git buradan!"diye dişlerinin arasında bana tısladı.
Dilimi şaklattım. Daha ciddi görünmek için gözlerimi kıstım. "Hayır, önce çocuğu rahat bırakın. İşte o zaman siz pisliklerin çöplüğünden defolacağım."
Biri diğerine dönüp,"Duydun mu, çocuğu rahat bırakmamızı istiyor. Çok fena korktum Tex. Ne yapacağız." İkisi de kahkahalarla bana güldü. Ellerimi yumruk yaptım. Hafife alınmak beni çok fena sinirlendirmişti. Ancak onların benim yanımda iki kocaman dev gibi göründüğünün farkındaydım.
Göğsümü gerip iki adım öne çıktığımda belinden bir bıçak çıkardı. Sivri ucu ve deriyi rahatlıkla etinden sökecek keskinliği bu mesafeden bile ışıldıyordu. İtiraf etmek gerekirse bu beni çok fena korkuttu. Şimdi onunla beni delik deşik ettiğini hayal ettim ve geri geri gitmeye karar verdim. "Bakın,en azından ondan ne istediğini söyleyin bana. Eminim yardımcı olabilirim."
"Hah!"dedi. Geğirdiğinde göbeği yerinden oynadı. Daha mide bulandırıcı şeylerler karşılaşmıştım. Tabii eğer etrafa yayılacak o berbat kokuyu hayal etmemiş olsaydım. "Sen zayıfsın."
Dişlerimi sıktım ve bu koca kafalı iki beyinsizin küçümsemelerine karşı hiçbir şey yapmadan durmak kendime karşı merhametsiz olmama sebep oluyordu. Büyük ihtimalle küçük aptalı oynama konusunda cezbedici bir sihrimin olmasını isterdim.
"Zayıf olabilirim ama eminim diğer birçok açıdan iş görürüm." Göbekli olanı beni edepsizce süzdü. Bu derinizin üstünde birkaç saniye önce bir leşi mideye keyifle indirmiş çakalın dilinin ağır ağır hareket etmesine benziyordu.
"Pekâlâ,"dedi, bıcağına şöyle bir göz attı. Gözlerimi devirdim. "Bu gece ve sonraki tüm geceler benim için maharetlerini ortaya çıkaracaksın."
"Ve benim içinde." Diğeri de kendinden pay edinmek için araya girdi. Dişlerimi sıktım ve bundan daha fazlasını yapmamak canı sıkmıştı.
"Evet,"Göbekli olanı arkadaşını işaret etti. "Onun içinde."
"O zaman ben size doğru gelirken çocukta bana doğru gelecek. Onu rahat bırakacaksınız ve beni alacaksınız. Herhangi bir yanlış harekete," Derin bir nefes aldım. "Beni unuttun."
Tex, çocuğu omzundan itti. "Al bakalım," Çocuk dolu gözlerini yüzüme dikti. "Bunu yapma, lütfen,yapma."dedi. Bunu duyunca için sızladı. Gözlerimi ondan çektim.
Tex, başını geriye attı, bir kedinin bir fareyi izlediği gibi beni izledi. Bundan keyif alıyordu. Bu hali tüylerimi ürperti. Bir şeylerin geldiğini anladığım an kaçıp gitmeye vaktim olmadı.
Nedenini kavrayamadığım bir ağırlık meydana geldi. Zaman çizelgesinin dışına taşan ruhumun güçlü kollar tarafından çekildiğine yemin edebilirdim. Sonra içeri doğru, bedenime doğru yaptığı kavisli savrulma göğsümden sırtıma bir yarık açtı. Etrafa et,kemik ve kan kokusu yayıldı.
Zaman, çok kısa süre sonra hızının iki katına ulaştı ve bu şiddetli bir rüzgar meydana getirdi. Kendimi karşı duvarın pencere demirlerine sertçe çarptığımı henüz fark ettiğimde ağrılar içinde yerde yüz üstü yatıyordum.
Kesik bir nefes, kırılan boyun kemiğimin içinde yandı, alev aldı ve önce göğsüme doğru kaydı ardına boynumdan yukarı hızlı bir tırmanış yaptı. Dudaklarımın arasında ve burnumdan basınca maruz kalmış gibi kanlar fışkırdı. Sağ omzumun üstüne ölümcül bir acı yayıldı. Bu yapılan son saldırı olmuştu. Yabancı yüzlerce yüz gördüm. Hepsinin ceset kokan uzuvlarının kokusunu aldım. Hepsi bana el sallıyor ve gülümsüyordu.