İçeriğe geç

SIZINTI

Bölüm 3 · 7 dk okuma

SIZINTI

Bölüm 3

2. BÖLÜM

Tepemde şiddetli bir patlamayla yanan florasan lambanın altında gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerimin buna alışması için epey vakti olmuştu ama onlar bize acı çektiriyordu. Çünkü ışığın şiddeti, her gece, saatte bir değişiyordu. Bazen öylesine aydınlanıyordu ki gözlerim yanıyordu. Çığlık atmamak için sadece dişlerimi sıkıyor ve avuçlarımı gözlerimi bastırıyordum. Bu işe yaramıyordu. Deri içi geçirgen bir ışık olan bu lambalar, göz kapaklarımı delip göz bebeğime kadar uzanıyor ve tam bir saat bu acıyla yatakta kıvranıyordum. Çarşafım o anların sonunda darmadağın ve yerde oluyordu. Üstümdeki elbise, terden sırılsıklam, gözüm ise her santimine iğne saplanmış gibi sızlıyordu.

Yatağa bacaklarımı uzatmadan önce gerindim. 15 dk, 12 saniye geç kalmışlardı. Oysaki bir saniye bile gecikmezlerdi. Ters giden bir şeyler vardı ve bu beni tedirgin ediyordu. Hayır, bu beni korkutuyordu. Belki de paniklemiştim. Karmaşıktım. Kafamın içinde birbirine giren bir yumak vardı. Onunla dengede yürümekte zorluk çekiyordum.

Kalbimin atışları hızlanmaya başladı. Bu tam olarak onların gecikmesinin üzerinden 30 dk geçtiğinde olmaya başladı. Onların geciktiği her dakika için sayısız vuruş. Kulaklarımda tekrar tekrar yankılanan sayısız acıma dolu vuruş.

Ellerimi kulaklarıma bastırdım, şiltede sırt üstü döndüm ve gözlerimi sıkıca kenetledim. Bu kez şakağımdaki nabız kafamın içindeydi, onu kontrol edemiyor ve sesini kesmediğim için daha çok panikliyordum.

Floransan lambanın ışığı düşürülmüştü. A

Nefes almam gerekiyor. Bunun nasıl yapıldığını biliyorum ama yapamıyorum. Nefes alamıyorum. Elimi kalbimin üstüne bastırdım ve hatırlamaya çalıştım.

"Allah'ım..."Sesim çatallı çıkmıştı. Elim boğazımın etrafına dolandı. "Nefes alamıyorum. Allah'ım,"

Yatağa uzandım, bacaklarımı karnıma çektim. Hıçkırıklarım beni deli ediyordu. Onlarla başa çıkamıyordum.

Düz beyaz duvarların metal dış bölmeleri arasına konulan kameraların kırmızı ışığı saf beyazlığı vurguluyordu. Onlara odaklanmaya çalıştım. Eğer bunu başarabilirsem kaygı seviyem değişen odağımla sarsılabilirdi. Tekradan nefes almaya başlayabilirdim.

Saymaya başladım. Yüz. Tam yüz tane kamera vardı. İçlerinde silah olan yüz kamera. Onları ben yapmıştım. Şimdi bana karşı kullanıyorlardı.

Sakin ol.

Sakin ol.

Sakin ol.

Onlar gelmeyecek. Yanılıyorsun. Elbette gelecekler ve seni alacaklar sonra da o karanlık odaya kapatıp...

Nefes alman lazım.

Nefes alman lazım.

Nefes alman lazım.

"Ölüyorum." Kolumdaki saat ötmeye başladı. Dışardaki tüm güvenlik ağ sistemi aynı anda mekanik sesleriyle tüm uzay gemisinde yankılanmaya başladı.

"Bir,iki, üç, dört, beş..." Hücremin kapısı pat diye açıldı. Kırmızı tulumlu, oksijen maskelerini çenelerinin altına çeken bir kadın ve bir erkek içeri girdi. İkisi de çok gençti ve Pek anlaşamıyorduk. Çoğunlukla beni alt etmeyi başarıyorlardı. Yine de her zaman, karşı koymayı devam ediyordum. Çünkü canımı çok fazla yakıyorlardı.

Kadın, her zamanki şırıngasıyla gelmişti. Yedi santim büyüklüğünde, içi beyaz kuru ilaçla doluydu."Tut onu!"diye emir verdi adama.

Şilteden atlayıp karşı duvara koştum. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Kapı onların arkasında ve açıktı ama oraya ulaşmayı denemek diğer zamanlarda yaşadığım acıları yaşatırdı.

Adam, kocaman elleriyle ayaklarımı tuttuğundan köşeye sıkışmıştım. Kendine doğru sertçe çekince dirseklerim yere çarptı ve cam yüzeyde ona doğru kayan bedenimle tepinmeye başladı. Hareketlerimi kısıtlamak için bacaklarımın üzerine oturdu, kollarımı iki yandan gerdi ve siyah-mavi gözlerinin ışıldadığı bakışlarını gözlerime sabitledi.

"Sakin ol ve bunun hemen bitmesini sağla. Her defasında aynı şeyi yaşamaktan yoruldum."

"Lütfen,"diye kıvrandım. Dişlerim birbirine çarpıyordu. "Lütfen, o iğneyi benden uzak tutun."

Yüzünü bana doğru eğdi. Nefesi ciğer ve salata gibi kokuyordu. Ve içki. "Sen yaramaz oyunlar oynarsan, biz de sana karşılık vermek zorunda kalırız.

Kadın üzerime geldiğinde, onun bir cellat olduğunu düşündüm. Ağır ve dikkatli adımları, bana değen keskin ve zalim gözleri, nefret ve korku sebebimdi. Özellikle onu elinde o şırıngayla üstüme geldiği her an.

Tek eliyle başımı sıkıcı kavradı ve boynumu yan yatardı. Baş örtümü boynumu açacak kadar çekti. Ense köküme kilitlenen mikro sensörün derimin altında kıvranarak tüm boynumun etrafını sardığı bir kabloyu işaret ve orta parmağıyla yokladı.

Sonra iğneyi saplamak için uzattı. "Hayır!"diye çığlık attım. "Yapma!"

"Rahat dur!" Adam kolumu bırakıp yüzüme sert bir tokat indirdiğinde bilincimi kaybetmekle açık tutmak arasındaki ince bir ipe dolandım.

"Sana zarar vermek istemiyorum. Sadece kıpırdamadan dur!" Adamın nefesi yüzüme tekrardan çarptığında midem yukarı doğru tırmandı.

Nefes nefese çaresizce mırıldandım. "Lütfen!" Ayaklarımı oynatmak için tekrar tekrar uğraştım.

"Lânet olsun. Onlara böyle mi davranıyorsunuz?" Üçüncü bir ses, yıldırım gibi odanın her santimini kuşattı.

Üzerime oturan adam, telaşla ayağa kalktı ve ben, hiç vakit kaybetmeden ayağa kalkıp şiltenin altına girdim. Başımı, kapıda dikilen adamı görecek kadar uzattığımda, bunu yaptığıma pişman oldum.

Cüssesi, kapının tamamını kaplıyordu ve boyu, kapıdan geçerken başını eğecek kadar uzundu. Kumral saçları alnına iki yandan kahkülle dağılmıştı. Üstüne kusursuz bir şekilde oturan Sızıntı'nın asker karaları içinde odanın ortasına doğru ağır adımlarla yürüdüğünde göğsümde milyonlarca patlama meydana getirdi ve gözleri onu izleyen gözlerimi bulduğunda nefesim ciğerlerime sıkıştı.

"Çıkın dışarı!"

Kırmızı tulumlu adam ve kadın, saniyeler içinde hücremde onu beni yalnız bıraktı.

Başımı geri çektim ve sırtım duvarla bütünleşene kadar kaydım. Onun bana doğru gelen adım sesleri zeminde titreşiyordu ve bu onların yarattığı etkiyi tenime yaymasına sebep oluyordu.

Şiltenin dibine kadar geldi. Siyah botlarının ucu, görüş alanımdaydı. Sonra tek dizinin üstüne çöktü ve birden başını yere doğru eğip benimle göz göze geldi.

"Korkmana gerek yok. Sana zarar vermeyeceğim."dedi düz bir sesle. "Şimdi oradan çık."

"Uzak dur benden."diye bağırdım. "Sende onlardansın."

Kaşları havaya kalktı. Konuşmada önce gözleri yüzümün her yerinde titreşti. "Evet onlardanım."dedi. "Ama onlar gibi değilim. Şimdi çık oradan."

"Bu hiçbir şey değiştirmez. Üzerinde o üniforma oldukça nasıl olduğunun bir önemi yok. Benim için hepiniz aynısınız."

Tek elini yatağımın üzerine atınca irkildim. Sert bir hareket değildi ama kasıtlı olarak yapılmıştı. "Pekâlâ,"dedi. Başka bir şey demedi ama dikkatli gözlerini üzerimde tutmaya devam etti. Sonra doğruldu ve kapıya yöneldi. Çıkıp gitmesini bekledim, bunun yerine kapıyı kilitledi ve odanın ortasına kadar geri geldi. Tetikte durmamı işaret eden bir yavaşlıkta yürüyor, adımları zeminin üzerinde titreşiyordu.

Cam zemine yansıyan görüntüsünü görmek için biraz öne çıkmam gerekti. Etrafa bakıyordu. Köşelere, duvarlara, yerlere ve en sonda yatağıma baktı. Karşıya doğru yürüdüğünde nereye gittiğini anlamıştım. Baştan ayağa silahla kuşatılmış siyah üniforması, yeni bir deri gibi vücuduna sıkıca kuşanmıştı. Üniformasının kolunda yanıp sönen mavi ışıklı, düğme büyüklüğünde Genetik Kodlu anahtarlar vardı. Kolunu, duvardaki gediği sokmak için kaldırdığında nefesimi tuttum. Beni tanımıyordu ve birazdan tanıyacaktı. O zaman, odadan kovduğu askerlerini geri çağıracak ve belki de daha acımasız bir şekilde yarım kalan işlerini tamamlamalarını isteyecekti.

Gediğin önündeki kapağı geriye çekip açtı ve yalnızca bir kol genişliğinde olan gediğin içine kolunu soktu. Hücreyi ortadan ince bir çizgiyle ayıran devasa hologram ekran açıldı. Yukarıdan aşığa tüm bilgilerim sıralandı. En tepede resmim vardı. Gözlerini resmimden bir süre tutu. Sonra yavaşça alta yazan adımı okudu ve ilk duraksmayı o an fark ettim.

Kalbim aklımla oynayan bir hızla çarpıyordu. Zemine bastırdığım avucum terlemeye başlamıştı ve bu, tüm bedenemi kısa sürede ele geçiren kısa bir anda olmuştu.

O, hakkımda yazılanları okumaya devam ederken . Sonra babamın adını görünce yüzünden belirlen sarsıntılı ifadeyi kısa bir an için görmeme izin verdi. Başını hızla bulunduğum yere çevirdi.

"Sen onun kızısın."dediğini duydum. Sesini duygularından yoksun bırakmıştı. Yine de onun şaşırdığını anlamıştım.

Diğer bilgilerimi de tek tek dikkatlice okuduktan sonra hologramı kapatıp bana doğru geldi ve tekrardan baş ucuma çöktü. Beni görmek için bu kez sol omzunu yere dayadı.

Göz göze geldik.

Dudaklarında küçücük bir gülümseme belirdi. Yüzündeki ifadeye korkunç bir çarpıcılık katan bu gülümseme, gerçek bir gülümseme değildi. İfadesini bu kadar sabit, donuk ve soğuk tutan bir adam daha tanıdıysam da bu babamdı. Ama o bile bu adam karşısında yumuşak kalıyordu.

"Demek onun kızısın." Kolunu fark ettirmeden bana doğru uzatmış, kolumu tutmuştu. "Şimdi oradan çıkma vakti hanımefendi." Beni çektiğinde çığlığı bastım. Güçlüydü. Hatta çok güçlüydü. Tek bir çekişle beni şiltenin altından çekip almıştı. Ayağa kalkmama yardım ettikten sonra beni bıraktı, hemen yatağın üstüne atlayıp karşı tarafa geçtim ve onunla arkamda bariyer olarak durmasına sığındım.

Ellerime bakıyordu. Parmaklarıma. Artık olmayan parmaklarıma. Elimi sırtıma götürdüm. Onun bana gözlerini dikip bakmasından rahatsız oluyordum. Özellikle ne düşündüğünü hiçbir şekilde yansıtmayan ifadesiyle bunu yaparken.

Kollarını geniş göğsünün önünde çaprazladı. "Hep neye benzediğini merak etmişimdir."

"Sahi mi? Fotoğraflarımı her yere astılar. Göremem imkansız." Başka bir şey demek istedim. Ona güvenmemem gerektiğini fark edene kadardı bu isteğim.

"Evet, öyle."dedi. "Ama benim sözünü ettiğim canlı bir şekilde. O sıralar çaylak olduğum için ağır ceza mahkemesine çıkarılan suçluları görmem neredeyse imkansızdı." Omuz silkti. "Şansa... işte karşımdasın." Gözlerini kıstı. Hala

renginin ne olduğunu çıkarabilmiş değildim. Kafamı kurcalıyordu.

"Kimsin?"

Başını göğsünün üstündeki yaka kartına indirdi. Çerçevesi platin gümüşüşyle ışıldayan altın levhanın içinde adı ve rütbesi yazıyordu.

Başını kaldırdığında adı kafamın içinde çalkalanıyordu. "Onun yerine almışlar seni." Sözcükler, düğümlenen boğazımda sürünerek çıktı. Sanki biri gelip göğsümün tam ortasına yumruk atmış gibiydi. Kaburgalarım kalbime doğru gerilmiş, canımı yakıyordu.

Başını salladı. Cevap vermeden önce hücreyi bir kez daha inceldi. "Bunu sen yaptın." Parmağıyla etrafını işaret etti. "Bu teknolojiyi sen inşa ettin." Başını yan yatırdı. Durgun gözlerinde ilk kez bir parıltı gördüm. Bir insanlık belirtisi. "Seni hapsetmemeleri gerekiyordu. Korkunç bir teknoloji canavarısın."

Çenemi havaya diktim."Size ve lânet siteminize asla hizmet e

tmem. Eğer söz ettiğin buysa."dedim nefretle. Ellerimi yanlardan yumruk yapmıştım.

"Ben heba olmandan söz ediyordum."

Bölüm sonu

1 yorum