Öğle zili çaldığında sınıf bir anda hareketlendi.
Sandalyeler çekildi, çantalar toplandı ve birkaç saniye içinde herkes kapıya yöneldi.
Ben de çantamı omzuma geçirip sınıftan çıktım.
Koridor sabahkinden daha kalabalıktı. Öğrenciler gruplar hâlinde yürüyordu. Kimisi merdivenlere yöneliyor, kimisi dolaplarının önünde sohbet ediyor, bazıları ise hızlı adımlarla ilerliyordu.
Ben ise olduğum yerde durdum.
Sağa baktım.
Sonra sola.
Açıkçası nereye gitmem gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu.
Tam önümden geçen iki öğrenciyi takip etmeyi düşünüyordum ki yanımdan bir ses geldi.
"Yemekhaneyi mi arıyorsun?"
Başımı çevirdim.
Sınıftaki koyu kumral saçlı, gri gözlü çocuk yanımda durmuş bana bakıyordu.
Bir an şaşkınca ona baktım.
Lina: "Bu kadar belli mi?"
Çocuk hafifçe gülümsedi.
Çocuk: "Yaklaşık iki dakikadır aynı yerde duruyorsun."
İstemsizce etrafa baktım.
Gerçekten de öyleydim.
Tekrar ona döndüm.
Lina: "Tamam... biraz belliymiş."
Çocuk hafifçe güldü.
Sonra elini uzattı.
Çocuk: "Bu arada, aynı sınıftayız. Julian Reed."
Ben de elini sıktım.
Lina: "Lina Hart."
Elini geri çekti.
Bana birkaç saniye baktı.
Julian: "Yeni okulun ilk günü biraz yorucu olabiliyor."
Lina: "Birazdan fazlası."
Bu kez gerçekten gülümsedi.
Julian: "Alışırsın."
Pek ikna olmuş gibi hissetmiyordum.
Julian çantasını omzuna düzeltti.
Julian: "Ben yemekhaneye gidiyorum. İstersen birlikte gidebiliriz."
İlk kez rahatladığımı hissettim.
En azından ilk gün tamamen yalnız değildim.
Lina: "Olur."
Birlikte koridorda yürümeye başladık.
Birkaç dakika sessizce ilerledik.
Sonra sabah gördüğüm altı kişi yeniden aklıma geldi.
Başımı Julian'a çevirdim.
Lina: "Sana bir şey sorabilir miyim?"
Julian: "Tabii."
Lina: "Siyah Taç kim?"
Julian'ın bakışları bana kaydı.
Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra yeniden önüne baktı.
Julian: "Daha ilk günden onları mı merak ettin?"
Lina: "Bir koridorun bir anda sessizleşmesi dikkat çekici bir şey."
Julian başını hafifçe salladı.
Julian: "Haklısın."
Bir süre sessizce yürümeye devam ettik.
Sonra konuştu.
Julian: "Önde yürüyen siyah saçlı çocuk Leon Ashford."
Bir an düşündüm.
Lina: "Lider gibi duruyordu."
Julian: "Çünkü lider."
Lina: "Neyin lideri?"
Julian'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Julian: "Victoria Koleji'nde bazı şeylerin resmi bir açıklaması yoktur."
Bana döndü.
Julian: "Leon da onlardan biri."
Kaşlarım çatıldı.
Lina: "Bu pek açıklayıcı olmadı."
Julian: "Bir süre sonra ne demek istediğimi anlarsın."
Bir an sustu.
Julian: "Diğer beş kişi onu lider olarak görüyor. Okuldaki öğrenciler de bunu biliyor."
Bunu söylerken sesi sakindi.
Sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyordu.
Ama hiç de sıradan gelmiyordu.
Lina: "Peki diğerleri?"
Julian: "Kızıl saçlı olan Adrian Lancaster."
Sabahki hâlini düşündüm.
Lina: "Konuşmayı seviyor gibi."
Julian hafifçe güldü.
Julian: "Bu biraz eksik bir tanım olur."
Bir an durdu.
Julian: "Adrian bir yere girdiğinde sessizlik uzun sürmez."
Lina: "Neden?"
Julian: "Çünkü sürekli konuşur."
Bir saniye geçti.
Julian: "İnsanlarla uğraşmayı da sever."
İstemsizce gülümsedim.
Julian devam etti.
Julian: "Kızıl kıvırcık saçlı olan Ruby Lancaster."
Lina: "Adrian'ın kardeşi."
Julian: "Evet."
Bir an sustu.
Julian: "Birbirlerine pek benzemezler."
Bunu ben de fark etmiştim.
Julian: "Ruby gereksiz konuşmaz."
Bir an durdu.
Julian: "Ama konuştuğunda insanlar dinler."
Bir süre daha yürüdük.
Julian: "Yarı siyah yarı sarı saçlı olan Mira Ravens."
Lina: "Biraz mesafeli görünüyor."
Julian'ın yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
Julian: "Bu da eksik bir tanım."
Bir an sustu.
Julian: "Mira'nın sabrı pek yoktur."
Merdivenlerden inmeye başladık.
Julian: "sarı saçlı olan Noah Sinclair."
Bir an düşündüm.
Lina: "O en sessiz görünenlerden biri."
Julian başını salladı.
Julian: "Öyledir."
Sonra bana baktı.
Julian: "Ama aynı zamanda en dikkatli olanlardan biridir."
Lina: "Nasıl yani?"
Julian: "Noah insanları izler."
Bir an durdu.
Julian: "Ve insanların fark etmediği şeyleri fark eder."
Nedense bu açıklama biraz ürkütücü gelmişti.
Lina: "Peki ya kahverengi saçlı olan?"
Julian: "Ethan Whitmore."
Birkaç saniye düşündü.
Julian:"Ethan hakkında söyleyebileceğim ilk şey, çok az konuştuğudur."
Lina:"Onu hiç konuşurken görmedim."
Julian:"Çoğu kişi görmez."
Bir an durdu.
Julian:"Ama konuştuğunda genelde söyleyeceği şeyi önceden düşünmüş olur."
Bir saniye geçti.
Julian:"Ve çoğu zaman da haklı çıkar."
Bir süre sessizce yürümeye devam ettik.
Sonra gözlerim karşımızdaki büyük çift kapılara kaydı.
Julian kapıları işaret etti.
Julian: "Hoş geldin."
Kaşlarımı kaldırdım.
Lina: "Nereye?"
Julian'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Julian: "Victoria Koleji'nin ikinci savaş alanına."
Sonra kapıyı açtı.
Yemekhaneye girmiştik.
Bir an olduğum yerde durdum.
Burası bir okul yemekhanesinden çok lüks bir restorana benziyordu.
Yüksek tavanlar, büyük pencereler, avizeler ve yuvarlak masalar...
Öğrenciler kendi gruplarıyla oturmuş konuşuyor, bazıları gülüyor, bazıları ise yemek sırasına giriyordu.
Lina: "Burası gerçekten bir lise mi?"
Julian hafifçe gülümsedi.
Julian: "Ben de ilk gün aynı şeyi sormuştum."
Birlikte yemeklerimizi aldık.
Sonra masalara doğru yürümeye başladık.
Tam o sırada gözüm ortaya yakın bir masaya takıldı.
Sekiz kişilik büyük, yuvarlak bir masaydı.
Ve tamamen boştu.
Kalabalığın ortasında boş kalan tek masa oydu.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Lina: "Orada boş yer var."
Cevap gelmedi.
Başımı çevirdim.
Julian durmuştu.
Bakışları benim baktığım masadaydı.
Yüzündeki ifade bir anda değişmişti.
Lina: "Ne oldu?"
Julian birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra:
Julian: "Başka bir masa bulalım."
Etrafıma baktım.
Bütün masalar neredeyse doluydu.
Lina: "Ama burada yer var."
Julian cevap vermedi.
Ben omuz silkip masaya doğru yürümeye başladım.
Sandalyelerden birini çekip oturdum.
Tepsimi masaya bıraktım.
Başımı kaldırdığımda Julian hâlâ ayaktaydı.
Yüzündeki gerginlik bu kez daha belirgindi.
Lina: "Ne oldu?"
Julian birkaç saniye konuşmadı.
Sonra alçak bir sesle:
Julian: "Lina..."
Tam o sırada...
Yemekhanenin kapısı açıldı.

