İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 9 · 7 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 9

Doğum

Bir zaman geçti aradan. Takvim yaprakları sadece biraz değişiklik yaşadı üzerindeki sayıda. Akşamın serinliğine rağmen gündüzün bunaltıcı sıcaklığından ödün vermeyen Ağustos'un artık son günüydü.

31 Ağustos 2013...

Ben bile biraz olsun değiştim. Ona inancım iyice kesiliyordu mesela, artık bitiyordu gözümde dibine kadar. Değişmeyen tek şey de Mahir'in kendisi olmuştu. İçimdeki o kırılmışlığı zaman da geçiremiyordu. Küskünlüğümü atamıyordum bir türlü. Romantik bir adım, güzel birkaç söz beklemez miydi insan? Beklerdi işte. O gece beni geri getirdiğinde, küçük de olsa bir ihtimale sarılmıştım. Aslında inandığımdan da değil, ihtiyaç arzumdandı... Seviyorduk birbirimizi, meyvemiz de doğuma iki, üç hafta uzaklıktaydı sadece. Mutlu bir aile tablosuna açsın gözlerini istiyordum. Ailesini kavga ederken görerek değil; sevginin rengini, kokusunu bile hissederek büyüsün istiyordum.

Ben gibi, ablalarım ve kardeşlerim gibi olmasın, yüksek bir ses duyduğunda kulaklarını tıkayıp kaçmak istemesin istiyordum. Yokluk görmesin, bir şeyi istediğinde söylemeye korkmasın… Geçim sıkıntısı gölgesini yine üzerimizdeydi. En azından Mahir'in şu an işte olması, sahip olabileceğimiz ama olamadığım o okyanustan sadece bir damla olsa da beni bazı şeylere bağlı tutuyordu.

Akşam yemeği hazırlığı için mutfaktaydım sessizce. Klasik bir menüden öteye istesem de gidemezdim, ki karnımın doyuyor olmasına da her zaman şükrümü yükseltirdim. Bir çizgi olmalıydı. İnsan eksikliklerini göz önünde bulundurup tamam etmeden, yükseğe bakıp ah getirmemeliydi.

Bu aslında ufak bir şifreydi.

Boğulmamak için...

Zirveyi istiyorsak önce yokuşu arkamızda bırakmamız lazımdı ve yol boyunca göz önünde sadece tepe noktası olursa tırmanırken tutunmamız gereken adımları göremezdik.

Tencereye aldığım yağın kızmasını beklerken yanda ayarladığım malzemelere göz gezdirdiğim sırada bir kıpırtı hissettim karın bölgemde. Daha sonra aniden durunca sıcak bir şey dokundu bacaklarıma. Birkaç damla sesiyle daha neye uğradığımı anlayamadan bacaklarımdan aşağı akan suyla korku doldu yüreğime. "Bu ne? Neden oldu?" mırıldandı dudaklarım panikle. Karnımın alçaldığını hissederken ocağı titreyen ellerimle hemencecik kapatıp yakındaki telefona uzandım.

Normal miydi? Doğum yaklaştığında bu gibi şeyler olur muydu? Ne yapmalıydım hiçbir şey bilmiyordum! Rehbere girdiğimde karşıma çıkan ablamı aradım hızlıca. Bir şey düşünemiyor ve ne yapacağımı kestiremiyordum. Arama sesi çok uzamamıştı ki ablamın sesi duyulduğunda doğrudan girdim konuya. "Abla, bacaklarımdan aşağıya su aktı. Ne yapacağım? Bu ne?"

"Ne? Ne diyorsun Nurdan, doğum suyu bu!" demesiyle neye uğradığımı şaşırdım bir an, oturduğum yerde karnımı bir elimle tutmaya devam ederken hızla inip kalkan göğsüm, sakinleşmek bilmiyordu. "Hemen hastaneye gitmen lazım! Tek misin?"

"Ka-kapat Mahir'i arayacağım hemen." Telefonu kulağımdan daha çekerken sonlanan aramayla bir an bile vakit kaybetmeden Mahir'i aradım. Neyse ki o da birkaç sefer aramaya gerek kalmadan açtığında, acil eve gelmesini, doğumun başladığını söyledim. Hareket etmeye korkuyordum. Yanlış bir şey yapabilecek olma düşüncesi sarmıştı dört bir yanımı. Sıcak su ilk seferki gibi olmasa da hâlâ daha hissettiriyordu kendisini. "Allah'ım, çocuğuma bir şey olmasın... Daha doğuma vardı. Lütfen kötü bir şey olmasın. Onu sağ salim kucağıma almayı nasip et..." Kalbimin bile titrediğini hissederken dualarım birbiri ardına durmadan yükseldi.

Aradan geçen dakikalardan haberim yoktu, sadece çocuğuma odaklanıyordum. Hâlâ kıpırdıyor muydu diye anlamaya çalışıyordum. Kapı sesini duyar duymaz, "Mutfak," diye yükselttim sesimi. Hemen bulunduğum yere geldi. Mahir'in yüzündeki o endişe, her zaman görebileceğim bir ifade değildi... Henüz erken olduğunun bilincindeydi de o da. Eylül'ün ortasından sonra doğum olacağı, ev içinde çok kez konuşulmuştu. Sandalyenin üzerindeki yazmayı ve hırkamı aldığı gibi bana da dikkatli şekilde yardım edince, doğruca arabaya geçtik.

Hastaneye giderken birkaç kez çalan telefonlarla konuştu. Hem onun hem de benim ailem, doğacak torunlarının heyecanıylaydı belki ama neden erkenden olduğu da istemsizce panikleten esas şeydi. Sancım da vardı aslında ama daha önce doğum yapan kadınların anlattığı o yoğun acılı bir halde değildim. Bedenim durmadan kasılıyor, kemiklerim sıkışıyor gibiydi ama bu son zamanlarda olanlara benziyordu, bu süreçte normaldi.

Hastaneye girer girmez, suyumun geldiğini söylediğimizde apar topar şekilde doğum için hazırladılar beni. O gecenin görevli doktoru kontrol için yanıma geldiğinde, bir yanım heyecanlı olsa da diğer yanım her an kötü bir şey söyleyecek diye korkuyla bekliyordu. Yanında gelen kişilere dönerek, "Su gelmiş olsa da bebek doğuma hazır halde değil, suni sancılarla destekleyip, doğuma hazırlamalıyız," diye konuştu.

Derin bir nefes aldım o an. Kalbimi saran o avuç, parmaklarını teker teker aralamıştı. Sonuç itibariyle olumsuz bir söz değildi bu. Sadece yavrumun doğuma dönmesi ayarlanacak ve sonrasında kollarıma gelecekti. Aylarca dokunamadan dokunduğum yavrumla artık kucak kucağa olacaktım. Ellerini tutacak, tekme atan minik ayaklarını öpecektim. Ama sonraki o süreçte hemşireler, doktorun söylediği gibi kontrollü bir şekilde suni sancıyı enjekte edip, kontrol etseler bile Ayas'ım bir türlü doğum kanalına dönmüyordu.

Yüreğimdeki heyecan yerini yeniden endişeye bırakmak üzereydi. Suni sancıya takviye yaptıkça kasıklarım parçalanıyor, kemiklerim kırılıyor gibi acıyla dolsam da hâlâ daha hiçbir hareketlilik yoktu. Acı dolu iniltiler ve terler içindeydim. Artık bebek için de tehlikeliydi bu. Kesesinde yeterli su yoksa bu onun için tehlike arz ediyormuş... Nefeslerim sıkışsa da bu acıdan değil bir şey olacak korkusundandı daha çok. Doktor, artık beklenemeyeceğini, acil sezaryene alınması gerektiğini bildirdiğinde, o yeşil ışık yeniden parladı bana.

O kadar stres içindeydim ki, hiçbir şey düşünemiyordum. Aklım Ayas’tı. Fikrim Ayas’tı. Nefesim, ruhum, hayatım… Her şey Ayas’tı.

Değişen plan bilgilendirmesi yapılması için diğerlerini çağırdıklarından bir süre sonra başta Mahir ve ailesi girdi. Hemen ardından kendi anne ve babamı gördüğümde, o acılı halime rağmen minik bir düğüm oluştu boğazımda. Günün geç saatlerine rağmen haberi alır almaz, köyden gelmişlerdi… Benim için… Torunları için…

“Nurdan Hanım’ın doğumu çoktan başladı, fakat bebek kanala hâlâ daha dönmedi. Daha fazla gecikmeden sezaryene almamız gerekiyor,” diye konuştu doktor. Aceleci hareketlerinde onu durduran tek şey bir onay cümlesiydi.

“Niye ya?” diye ses duyuldu kayınvalidemden. Durup onlara bakamayacak kadar kendimle savaş haline girmiş olsam bile çatık kaşlarıyla yargılayıcı bakış attığını anlamak zor değildi. “Herkes normal doğuruyor da o neden doğuramasın? Gücü kuvveti yerinde.”

“Hanımefendi, bunun anneyle alakası yok. Bebek doğum yolunda değil.”

“Ee, doktor değil misin sen? Döndür o zaman.” Yükselttiği sesi, beni giderek geriyordu. Her durumda nasıl bu kadar kendi doğrularına tapan insanlar olduğunu anlamak mümkün değildi.

“Sizce bunu yapabilseydik, sizin fikrinizden önce yapmaz mıydık?” Doktor da kızıyordu artık. “Suyu gelmiş, biraz daha beklersek bu kez bebek içeride tehlikeye girebilir. Hem anne için hem bebek için en güvenilir yol sezaryen ameliyatı.”

“Her bıçak da para almıyor musunuz, ondan bütün kadınları kesip kesip duruyorsunuz.”

Öfkem beni giderek ele aldığı sırada sancım ve acılarım da artmaya başladı. Başkası adına utanmayı dibine kadar yaşıyordum şu anda. Annem, kayınvalidemi sakinleştirmek için bir şey söylese de etkisizdi.

“Siz mi yapacaksınız ameliyatı?” Mahir konuştu bu kez.

“Evet.”

“Olmaz,” dedi hemen. “Kadın doktor yok mu koskoca hastanede? Sadece kadın doktor yaparsa rızam var.” Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu bir kez daha. Evin içindeyken bile perdeleri çektirip, kimsenin görmemesi için uğraşması yetmiyormuş gibi konu sağlık olduğunda da yersiz ve saçma davranışlarına devam ediyordu!

“Beyefendi ne fark eder! Sağlık bu! Eşinizin ve çocuğunuzun sağlığından daha mı önemli?”

“Eee, kadın doktor yaparsa da aynısı olmayacak mı?” Sahip olduğu karakteri bir kez daha ortaya sererken elimden gelse hepsine dönüp bağırmak istiyordum.

“Ne konuşuyorsunuz siz? He erkek he kız doktor, sağlık bu sağlık!” Bu kez babam araya girip, sesini yükseltince annem de onun sözlerine destek olarak gösterdi tavrını. Sonunda bir şeylere söz söylemesi bir nebze olsun durumu toparlayan şeydi.

“Doktor nasıl uygun görüyorsa o olacak. Biz onlardan daha bilgili değiliz. Sussun herkes. Adam diyor ki bebekle annesi tehlikede sizin söylediğiniz sözlere bakın.”

Nihayet rahat bir nefes olduğunda, ortalık daha da sakinleşti. Doktor hemen yanıma geldiğinde, “Nurdan Hanım,” diye çağırdı. “Sizin onayınız var mı?”

“Elbette!”

Tek bir söz. Doktordan gelen onay verici baş sallayış. Dönüp, diğerlerine gönderdiği sert bakış ardından hazırlanmak üzerine gidiş…

Hemşireler hızla yanıma gelip, beni hazırlamak üzere götürdüler.

Diğerlerinin yanından götürüldüğümde, kafamın içindeki o sesler bir nebze olsun sustuğunda, odağım tamamen oğlumdaydı.

Oldukça soğuk bir yere geldiğimde, hemşirelerin yardımıyla sedyeyi değiştim “Spinal’i uygulayın,” sözlerinden sonra bel bölgeme yapılan bir iğneden sonra uyuşma durumu yeterli olduğunda, artık her şey hazırdı.

O an gelmişti… Yeşil örtü göğüs bölgemin hemen üzerinde çadır gibi yükseliyordu. Tepeden inen oldukça parlak ışık vardı. Bir yandan nabız bilgilerimi söyleyen bir kişi vardı diğer yandan garip garip isimlerle kendi aralarında anlaşan hemşireler ve doktor. Şu ana şahit olurken önceden yaşadığım o strese rağmen kendime “Doğum yapacağım,” diyememiştim ama şimdi, o anın içindeydim…

Aradan dakikalar geçti. Herkesin pür dikkat kesildiği mekanda ansızın yükselen gülücük sesleri baş gösterdi ilk önce. Sonra aniden derinden bir ağlayış sesiyle irkildim.

Her şey sustu.

Her şey yok oldu.

Biraz evvel, evladının sesini ilk kez duyan bir anne olmuştum ben…

Gözlerim kocaman açıldı. Bir mucizenin bizzat içindeydim. Yüzünde maske olmasına rağmen gözlerlinin içinden anladığım kadarıyla bir hemşire gülümseyerek yanıma geldiğinde, ellerindeki minik yavrumu gösterdi bana. Daha birkaç saat önce karnıma dokunup, hayalini kurduğum ellerini, yüzünün hemen yanında yumruk yapmıştı… Öylesine güzel öylesine ufaktı ki… Gözyaşlarım yükseldi anında. Çenesi titreyerek ağlıyordu o da. Hemşire onu bana yaklaştırdı usulca. O pamuk yanağı, hemen yanağımın üzerine konduruldu. “Annesi, gözün aydın.”

Bir söz nasıl bu kadar huzurlu olabilirdi? Hayata nasıl böylesine bağlardı?

“Oğlum…” Boğazımdaki yumru sesimi titretti. “Hoş geldin Ayas’ım… Hoş geldin annesinin nefesi…”

Bölüm sonu

4 yorum