İki günlük hastane sürecinden sonra taburcu olup eve dönmüştük. Sakin ve huzurlu bir ev hayal ediyordum her daim.
Dokuz çocuk ve iki ebeveynle on bir kişilik bir aileden sonra, tek başına bir kadro olabilecekken varlığıyla bile yokluğundan daha çok yok olan kişiyle aynı evde geçirdiğim zamanlarda sonra, kalabalık bir şekilde gözünüz aydına gelen misafirleri ağırlamak büyük bir sevinçti benim için. Daha önce de misafir ağırladığım olmuştu. Tek tük… Onca zaman üzerine, gülen yüzlerin eksik olmadığı, sadece bebeğimi değil beni de önemseyen kişiler de görüyordum. Önemseniyordum… Çok uzun zaman sonra kalabalık sofrada beni de gülümseten o muhabbetler içinde oluyordum.
Onlarla dolu dolu vakitler geçirdikten sonra yolcu edince, kayınvalidem ile evde tek kaldığım zamanlardaysa farkına varıyordum ki ben önceden gerçekten de zindan hayatından farksız bir yaşamdaymışım…
Şimdi de tüm bunlara rağmen varlığıyla bana her şeyi unutturabilecek, sütümü verdiğim, uyuttuğum, öpüp kokladığım gül yüzlü bir oğlum vardı. Kaktüsün dikenleri arasında açan bir çiçek gibi Ayas da hayatımdaki dikenlerin arasında bana merhaba diyen çiçekti. Allah beni bir mucizeyle ödüllendirilmişti.
Misafirlerimi yeniden uğurladığım bir zamanda, kapı kapanır kapanmaz yeniden bir sıkıntı çöktü üzerime. Kayınvalidemin evde bana yardım etmesine minnettardım fakat öyle zamanlar oluyordu ki keşke ben yapsaydım en başta da bunca şeyleri duymasaydım, demekten alıkoyamıyordum kendimi.
Onunla aynı çatı alında durdukça kendi yetiştirdiği çocuğun neden böyle olduğunu daha da iyi anlamıştım… Ne acı. Kendisi de bir kız olduğu halde, zihni sadece erkekleri yükseltmeye odaklıydı sanki.
Ayas’ın ağlayış sesiyle mutfağa yardım için geçemeden onun yanına gittim. Hem acıkmış hem de temizlenmeye ihtiyacı vardı. Çekmecenin üzerinde hazır beklettiğim malzemeleri aldıktan sonra dikkatli bir şekilde bezini değiştirdikten sonra, kirli olanı çöpe koydum. Ellerimi güzelce temizledikten hemen sonra hızla yanına dönüp emzirmek için kucağıma aldığımda, bir öpücük kondurdum alnına. Cennet kokulum… Yumuşacık teni, pamukları bile sert kılıyordu gözümde. Küçücük bedeniye ne de güzel huzur yayıyordu öyle…
Biraz zaman geçmişti ki Mahir’in işten döndüğünü duydum. Annesi onu hemen kapıda hoş sözlerle karşılamıştı. Bu elbette güzel bir şeydi.
Tabii dozunda olsaydı.
Çoğu zaman egosunu şişirtecek gereğinden fazla sözler kullanması, “Erkektir, istediğini yapar. Karısı da hizmet edecek,” algısını aşılamasını bir an bile bırakmıyordu. Birlikte yemek masasına otururken tabaklara konulan yemeklerde bile bir şekilde erkeği yükseltip, kızı aşağı çekebiliyordu. Oğluna iki parça et koyarken. Bana bir parça veriyordu. Çay içtiğimiz zamanlarda Mahir’in bardağındaki son yudum alınır alınmaz, bir yenisi hemen dolduruluyordu.
“Kadın ne bulduysa onu yiyecek.”
“Erkek adamın erkek oğlu olur.”
“Kadın haddini bilecek, laflara karşılık vermeyecek. Verirse tokadı yer oturur.”
“Kadın, kocasına hesap sormayacak.”
“Kadın, kocanın karşısında hareketlerine dikkat edecek.”
Sürekli ama sürekli olarak aynı şeyleri söyleyip duruyordu. Mahir’in neden bekarken başka, evlendiğimizde bambaşka olduğunu bir kez daha fazlasıyla anlıyordum. Ne söyleyeceği sözlerin ne de davranışların haddini bilmiyordu.
Özel alanlarıma dahi müdahalesi vardı. Yatak odamdaki çekmecelerin içine kadar giriyordu.
Artık kendi evimde bile özgürce oturamıyor, yiyemiyor hatta lavaboya bile gidemiyordum. Günün birinde sadece yatak odamda giydiğim geceliğim hakkında bile, “Bir kadın bunları nasıl giyebilir?” diye ekşittiği yüzüyle konuştuğunda, ona bakınca, “Eşinin karşısında nasıl utanmadan çıkacaksın?” diye eklemişti.
“Kocam değil mi? Neden çıkmayım?” diye sordum en sonunda. Bir insan helali olmuş birisine karşı da özgür olamayacaksa ne yapacaktı ki?
Kadınları en fazla alta çeken gerçekten de kadınlar oluyordu. O, Mahir’i böyle yetiştirmek yerine daha bilinçli, saygılı, değer gösteren ve bilen birisi olarak yetiştirebilseydi, bir yıl önce sevdiğim adamla aynı şekilde devam ediyor olabilirdim. Tabii ki bütün suçu ailesine de atamazdım. Eğer isteseydi ona söylenilen bu şeylerin yanlış olduğunu bilip, ona göre hareket ederdi.
Aradan zaman geçtikçe her şey kaldığı yere geri dönmeye durdu.
Çocuğunu sevse de sorumsuz bir eş ve babaydı. Geçim sıkıntısının zorluğunda ailemin destekleriyle biraz da olsa ihtiyaçlarımı yerine getiriyor, bir nebze olsun rahat hissediyordum. Ayas giderek büyüyordu. Büyüdükçe aylık aşılarını yaptırmak için evden ayrılmak zorunda kalıyordum. Dolmuşu beklerken üşümesin diye battaniye sardıktan sonra kendimi de ona siper ediyordum. Eve dönüşlerde market poşetlerinin ağırlığı da zaman zaman yanımda oluyordu. Devamında ise sırt ve belimin ağrıları, gün boyu beni takip ediyordu.
Ayas büyüdükçe seslere tepkiler vermeye başlayınca, bu kez hem bir çocuğum vardı hem de arkadaşım. Güçlü çocuk olacağı daha şimdiden belliydi. Altıncı ayında tek başına rahat şekilde oturabiliyordu. Yedinci ayında emeklemeye başlamıştı. Yerinde bir an bile durmadan her şeyi keşfetme arzusuyla çekmeceleri, dolapların içini, daha önce görmediği yerleri hep inceliyordu.
Minik kolları, avuçları, ayakları… Bir erkek bebek ile kız bebek arasında beden farkı kendini hep belli ederdi. Ayas’ım ise erkek bebeklere kıyasla da daha güçlüydü. Annesinin koruyucu meleği, şimdiden belli ediyordu kendini.
Müsait olduğum ilk anda evin temizliğini yaptığım sırada titreşim halindeki telefonum koltuğun üzerinde çalmaya başladığında, elime aldım hemen. Arayan en büyük ablamdı.
“Alo.”
“Alo, Nurdan?”
“Efendim Fatma Abla?”
“Nasılsın, neler yapıyorsun? Sesin soluğun çıkmıyor.”
Tebessüm ettim. “Ne yapayım abla, evdeyim öyle. Ayas’layım.”
“Hımm.” Sesli aldığı nefesten moralinin yerinde olduğu anlaşılıyordu. “Benim aslanım nasıl? Ne yapıyor?”
“Uyuyor şimdi teyzesi, biraz huysuz son zamanlarda, dün biraz ateşi vardı neyse ki azaldı.”
“Diş çıkarma dönemindeyse normal kızım, endişelenecek bir şey yok, merak etme.”
“Olabilir,” dedim düşüncelerin arasında. Ablam benden daha bilgiliydi bu konuda. “Zaten çok şükür ki düşmüştü ateşi, artık yine çıkarsa doktora götürürüm.”
“Aynen, sıkıntı yapma o yüzden.”
“Eee, sen nasılsın?”
“Ben iyiyim, bir sıkıntı yok çok şükür. Öyle Ayas’ı merak ettim, senin halini hatırını sorayım dedim.” Sözlerinden sonra kısa bir müddet beklemişti ki aniden kısık ve meraklı bir ses tonuyla yeniden duyurdu sesini. “Bana bak, Mahir sana kötü davranmıyor daha, değil mi? Nasıl aranız, eski yaptığı şeyleri yapıyor mu?”
İlk birkaç saniye sessiz kaldım öylece. Artık utanır olmuştum bu durumdan da… “İyi,” dedim ilk önce. “Bir sıkıntımız yok.”
“İyi iyi. Adam olsun da çocuğuna, karısına baksın. Daha her şeyin başındasınız, çocuğunuz büyüdükçe daha iyi anlayacaksınız.”
“Haklısın abla.” Ses tonum üzerinde sağlam mücadele vererek gerçekten mutlu bir tınıya ulaştığımda, on ila yirmi dakikadır Ayas’ı kontrol etmediğimi göz önüne alarak ilerledim odaya. Bir yandan da telefonla kaldığım yerden sohbet etmeye devam ederken odaya girince sessizleştim.
Yatakta mışıl mışıl uyuyordu hâlâ, yan döndüğünden yanakları dudaklarını sıkıştırmış, aralık kalan ağzı, şirinliğine şirinlik katmıştı. Beline kadar örttüğüm battaniyesi biraz kaymıştı. Uzanıp, kollarının üşümemesi için battaniyeyi çekiştireceğim sırada elime değen teniyle aniden durup bir hışımla tuttum kolunu. Üşümüyor olmama rağmen Ayas’ımın teni beni ısıtmış hatta yakmıştı neredeyse. Hemen boğazına ve başına da baktım. Aynı hatta daha da sıcaktı! “Abla! Abla Ayas alev gibi. Yanıyor oğlum.”
“Ne? Ateşi mi çıktı yine? Çok mu Nurdan?”
“Çok!” Endişeyle fal taşı gibi açılmıştı gözlerim.
“Abla kapatıyorum bir şey yapmam lazım. Hastaneye falan götüreyim çocuğu.”
“Tamam, bana da haber edersin, tamam mı?”
“Tamam.”
Telefonu hemen kapatıp, yatağın üzerine oturduktan sonra Ayas’ı kucağıma aldım hemen. Bir yandan Mahir’i ararken diğer yandan ateşi düşürmek için üzerindeki çoraplarını çekip çıkardım. Ayas, bir hareketlilik hissettiğinde gözlerini hafif aralasa da ağlamadı. Bu beni daha da endişelendiriyordu. Telefon cevapsız kaldığında, ikinci defa aradım. Kalbime sarılan bir sancı, başımı dahi döndürür gibi olduğu sırada telefondan yeniden yanıt gelmediğini gördüm.
Daha fazla bekleyemezdim. Hızla kalkıp, üzerime bir şeyler geçirerek müsait hale geldiğimde, çantamdaki parayı kontrol ettikten hemen sonra oğlumu alıp, dışarıya çıktım. Üçüncü aramayı yapacak kadar oyalanmak bile istemiyordum.
Zaten daha önce gitmediğim bir yol da değildi. Bir an önce ilk dolmuşa binip, oğlumu hastaneye yetiştirmeliydim.
