Sabahlar, gecelere; yarınlar, dünlere; yazlar, kışlara; ilkbaharlar, sonbaharlara karışır oldu.
Ayas büyüdükçe, onunla birlikte büyüyen ateşleri, ağlayışları, içimde durmadan yerini çoğaltan sıkıntılarla yarışıyordu. Diş çıkarma döneminde olmuş olsa da normal ateş ve rahatsızlıkla kıyasla daha fazla acı içinde davranıyordu çocuğum. İlk zamanlarda bir cevap alabilirim belki diyerek bilgili olduğunu düşündüğüm kişilere soruyor, onlar da kendi çocuklarında da bu gibi durumları yaşıyorlar mı, diye merak ediyordum. Ama istediğim yanıtlar ne onlardan ne de doktorlardan geliyordu. Diş çıkarma dönemi veya basit bir üşütme gibi olamazdı. Bademcik iltihabı da değildi.
Şımarıklık?
Hiç değildi.
Canı yanıyordu onun. Cevabını bir türlü bulamasam da onu huzursuz eden, dile gelip de anlatamadığı bir derdin içindeydi. Gözler önünde sararıp eriyen yavruma bir çare yoktu…
Hastaneye gittiğimde, “Bir şeyi yok annesi, ilaç zaten verilmiş, yeniden yazamayız. Ayas’ın yaş grubundaki çocuklarda bu gibi durumlarla çok sık karşılaşıyoruz. Kendi kendine iyileşecektir,” sözlerini duymaktan ziyadesiyle bıkmış ve yorulmuştum.
Kalbimdeki o sıkıntı geçmek bilmiyordu bir türlü. Anneler hisseder, derlerdi ya, işte tam o mucize duyguların içinde gibiydim. Elbette zorlamayla bir hastalık bulma gibi saçma bir çabam yoktu. Hangi anne, evladının sağlığını istemezdi ki? Benim tek savaşım, ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü düzelmeyen yavrumun sağlığı içindi. Eğer bir şey yoksa verilen ilaçlar ne diye işe yaramıyordu?
Birkaç dakika önce kahkahalar atabilirken birkaç dakika sonra ağlamaktan kıpkırmızı kesilmesi, canımı hiç olmadığı kadar yakıyordu.
2015 yılında soğuk bir ocak günündeydik. Ayas’ım o tatlı diliyle konuşma çabalarına çoktan girmişti. Uyandığında içmesi için güzel bir çorba hazırlıyor olsam da “İçirebilecek miyim?” düşünceleri, kendi iştahımı kesiyordu. O bir lokma yediğinde ben zaten doymuş oluyordum. İyice zayıflamaya başlamıştı… O dolgun bacakları, bilekleri, kolları, şimdi bir çalı kuşu kadar inceydi…
Son birkaç günde Ayas’ı gören birkaç kişi ise onda bir şey olduğunu fark etmeye başlamıştı. Bir yandan hem benim düşüncelerimi anladılar diye mutlu olurken diğer yandan onda gerçekten rahatsızlık olduğu düşüncesi canıma meydan okuyordu.
Malzeme karıştırması biten çorbanın alt ateşini azalttıktan sonra oğlumu kontrol etmeye giderken salondan ses gelince, Mahir’in bilgisayarı bırakıp televizyona geçtiğini anladım. Acaba “Babasının oğlu,” diye böbürlendiği oğlunun yanına, durumu nasıl diye merak ederek gitmiş miydi? Ebeveynlik birkaç laftan ibaret değildi.
Sakinliğimi koruyarak ilerledikten sonra kontrole geldim. Birbirine sarılan güzelim kirpikleri ve süt gibi parlak teniyle kız güzelliğini aratmayacak kadar güzeldi… Bugün iki kez ağlamıştı yürümeye çalıştığı zamanlarda. Genelde oturuyor, birkaç adım oyuncağına bile bakmaktan fazlasını yapmıyordu. Onu öyle fark ettiğimde, uzanmak isteyip de yapamadığı her şeyi ben onun yanına koyuyordum.
Ateşini kontrol ettim usulca. Sıcak olsa da korkacak kadar değildi. Zaten öyle bir zamandaydık ki, şu anki ısısını normal diye anabiliyordum. Bir süre onu izleyip, güzel saçlarını okşarken kalbimden yükselen duaları fısıltıyla dilime döktüm.
Odadan sessizce ayrılıp, uyandığında korkmaması ve herhangi bir ağlayışta da onu hemen duyabilmem için aralık bıraktığım kapının ardından ara yoldaki ışığı yakarak onun için loş bir ortam kurduktan sonra bu kez oturma odasına geçtim ben de. Mahir, televizyonda takip ettiği dizilerden birini izliyordu yine. Pek alakam olmasa da öylece ben de bakındım.
Çok geçmemişti ki reklam arası girdikten sadece bir dakika sonra, telefon çaldığında, “Baban arıyor,” diye konuştu Mahir. Elinde tuttuğu ise kendi telefonuydu.
Omuz silkip, “Aç,” dedim sadece.
Bir kolunu koltuğun arkasına atıp, telefonu kulağına götürdüğünde, az önceki ses tonundan fazlasıyla daha enerjik bir tını kullandığında, artık şaşırma ya da sinirlenme gibi herhangi bir duyguyu hissetmediğimi fark ettim kendimde. Yıllarca onun iki yüzünü de bizzat görmüştüm zaten.
Mürai.
Beni de böyle kandırmıştı altı yıl boyunca.
“Efendim babacığım… Aleyküm selam, ne yapalım öyle diziye bakıyorduk Nurdan’la… Siz nasılsınız? Annem nasıl?” Konuşma sırasında gözlerimi ona çevirmek istemedim. Biraz evvel sinirlenmediğimi sanıyorken aslında ufak da olsa bir öfke hâlâ daha vardı içimde. Kabul edemediğim yanım, elinden gelse dünyayı yakmak istiyordu. “Yok, bir sıkıntı yok. İyiyiz. İşte bir tek Ayas’ın ateşi devam ediyor… Yok burun akıntısı yok, aslan gibi ama ateşi var işte. Nurdan geçen durmadan hastaneye götürüp getiriyor, inandıramıyorum bir şeyi olmadığına.” O an ona baktım yavaşça. Bakışları televizyondaydı onun da. “Yarın Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürecekmiş bir kez daha… Ben de diyorum, aynı sizin de dediğiniz gibi, buz gibi havalarda çocuğu alıp yollara düşüyor, çocuk üşüdüğü için ateşleniyor.”
Gözlerimi devirip, derin bir nefes aldığımda, sakin kalmak için çenemi sıkarken buldum kendimi. Zayıflayıp, sarardığını fark etmeye başlayanlar vardı. Yalnız değildim. Ama yine de kafamdan uydurduğumu, oğlumu benim hastalandırdığımı söylüyorlardı… Babam, annem… Dokuz çocuk yetiştirmiş iki kişi bile nasıl bu sözleri söylerdi?
“Yok, bir şey demiyorum baba, var mı senin bir isteğin?” Anlaşılan telefonu kapatmak üzereydiler ki kenara bıraktığı kumandayı şimdiden eline aldı yeniden. “Görüşürüz, iyi geceler. Selam söyle evdekilere.” Konuşması sırasında birileri, özellikle de kendi ailem onunla aynı fikirde olduğu için bunun tatavasını yapacağını çok iyi bildiğimden kalktım koltuktan. Ki zaten çorbayı son kez kontrol edip, ocağı kapatmalıydım.
O gece, tam da düşüncelerimin doğrultusunda fırsatı eline geçiren Mahir, konuyu ele almadan durmadı. Fazla münakaşaya da girmedim, tek söylediğim, “Zaten bizimle doktora geldiğin mi var? Ben götüreceğim oğlumu, merak etme,” sözleri olmuştu. O ise yine bir şeyler gevelese de dinlemedim bile.
Ayas ufak bir arada uyandığında, yemesi umuduyla çorbayı hazırladım hemen. Birkaç yudumla, başlayan sevincim, üçüncü kaşıktaki mide bulantısıyla hızla son bulunca hem ben hem evladım, o geceyi aç kapattık… Yapamıyordum bir türlü, ne onun ne de kendi karnımı doyuramıyordum.
Ertesi gün olduğunda erken saatlerde kalkıp, yiyebildiği kadarıyla, midesini de bulandırmamaya dikkat ederek birkaç küçük lokma yedirebildikten hemen sonra, güzelce giydirip bir battaniyeye sararak Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne doğru çıktım yola. Zaman zaman yoldan akıp geçen manzaraya dalıp giden oğlum, bir zaman sonra uyuyordu, zaman zaman da bundan fazlasıyla bunalmış gibi ağlıyordu. Öyle ya da böyle önce yollar, sonra hastane kapılarındaki zamanlar sonra da gün bitiyordu.
Aylarca çoğu şeye cevapsız kalmak, içimi durmadan kemirmekten başka bir şey yapmıyordu.
Ama o gün, bir adım oldu. Yeni tahliller ve sonuçlar ile yeniden aynı şeyleri bana söylemeye hazırlanan doktorun gözlerine bakarak bu kez içimdeki feryat çığlıklarla yükseldi. “N’olur, bize yatış verin. Ne olduğunu kimse anlamıyor ama gözümün önünde günden güne tükeniyor. Ayaklarının üzerinde duramıyor, canı acıdığı için ağlıyor. Zayıfladı, çöktü. Lütfen tüm tetikleri yapın!”
Bu yangınımdan yükselen bir kıvılcım, doktorun kalbine konmuştu belli ki… Bir süre durdu. Daha sonra, “Peki,” diyerek yanındaki sekreterinden yatış işlemleri için başlangıç yapmasını söyledi.
Gökyüzümdeki o karanlık bulutlar ardından, güneşin ilk ışını uzandı sanki. Onca zaman üzerine Ayas ilk defa gerçekten kontrol edilmek için hastanede kalacaktı. Bizzat tedavilerle iç içe olacaktı. 18 Ocak 2015…Yavruma bebekliğini doğru düzgün yaşatamayan o illet durum her ne ise artık yok olmak için keşfedilmeye alındığı ilk günün tarihi olmuştu…
