İlaç kokuları, tuzsuz yemekler, zaman zaman sert, zaman zaman da iyi insanlar… Durmadan bir yenisi açılan damar yolları. Ağlamaktan gözleri yanan minik bir can, o canın tek bir damlasında bile kahrolan anne…
Hayallerim, sadece kırılmak için oluşuyordu sanki. Kenarda köşede sinsice bekleyen bir taş, minik bir umut ışığı doğduğu an süratle gelip onu parçalamayı hedefliyordu.
Yoktu.
Yine hiçbir sonuç yoktu…
Bulunamıyordu bir türlü neyin ne olduğu.
Hayata karşı içimde bir öfke birikmeye başlamıştı. Doktorla neden bir şeylerin hâlâ cevapsız kaldığını konuşmak istediğimde ise ister istemez işin sonu tartışmaya varıyordu. Amacım hiçbir zaman bu değildi. Sadece bağrımda yanan bu ateşin suyu ne zaman gelecek diye sorgulamadan edemiyordum.
Ondan, bizi başka hastaneye nakil etmesini istediğimde, bana bunun mümkün olmadığını, çıkış yapmak istiyorsam, imza atıp çıkabileceğimi söylemişti. Bir belirsizlik içine kalmakla yüz yüze gelerek, oğlumu körü körüne bu duruma koyamazdım.
Yirmi günü devirmiştik burada. Maddi gelirimiz pek iyi değildi, hiçbir zaman da olamamıştı şu güne kadar. Ablamlar ve ailemden istediğim ufak çaplı yardımlarla olabildiğince hastanenin bir köşesinde ihtiyaçlarımı gidermeye çalışıyordum. Mahir de yardım ediyordu etmesine fakat, onun yaptığı şeyler sayılmayacak kadar azdı. Ayas’ım artık süt içmez olmuştu. Öylesine bitap gözüküyordu ki onun bu halini gören herkes, artık gerçekten de bir şey olduğunu anlamıştı. Benimle birlikte, en acil şekilde durumdan anlayabilecek bir hastaneye gitmek için düşünmeye başlamışlardı.
Son yaşanan bir gelişme ile yeni bir harita ve yeni umut ışıkları çizildi gözümün önüne. Amcamın kızı Emriye Abla’mın söylediğine göre eşinin Kocaeli Üniveritesi Umuttepe Hastanesi’nde, tanıdığı bir kişi vardı ve o, bu konuda bize yardım edebilirdi.
Rahat bir nefesin ciğerlerimden içeriye girişini kaç zaman sonra hissettim bilmiyorum. Artık gerçekten yalnız değildim. Bana, kafamdan uydurduğum söylenmiyordu. Görüyordu onlar da.
Günden güne sararıp solan bir gülü görmemek imkansızdı.
Konu üzerine, doktorun odasına vardığımda, çıkış kağıtlarına imzayı tıp, o gece oradan ayrıldık. Yarın sabah erkenden yola çıkmak için hazırlık yapmalı ve dinlenmeliydik.
Ayas’ımı koynuma alıp, uyurken bu kez daha farklı hisler içindeydim. Yalnız değildim bir kere… Gerçekten yalnız değildim ve benimle birlikte çabalayanlar vardı!
Gün açar açmaz, geceden yaptığım hazırlık sayesinde tek engel kıyafet değişikliğiydi. Oğluma bir şeyler yedirebilmek için bir süre çabaladıktan hemen giydirip, kendimi de hazır ettim. Fatma Abla’m kapıya geldiğinde, Ayas’ı onun kucağına verip, ne olur ne olmaz diye hazırladığım şeyleri yanıma aldığımda dışarıda bizi bekleyenlerin yanına gittik. Emriye ve Fatma ablalarım, eşleriyle birlikte bizim için bu yola koyuluyordu.
Mutluluk, stres, hüzün…
Üçü de aynı anda kendini hissettiriyordu.
Ayas ağladığında, onu neşelendirmek için küçük küçük oyunlar yapıyorlardı. Gerekli zamanlarda dinlenip yeniden yola çıktığımızda, genel sohbetlerde veya sessizce varlığını sürdüren hastalık hakkında konular konuşurken yaşadığım hiçbir yorgunluğu yansıtmamak için çabalıyordum.
Her birine minnettardım. Eli kolu bağlı bir anne ve yaralı bir yavruya uzattıkları bu el, basit bir yardım olamazdı. Asla.
Hastaneye yaklaştıkça bayır yollar karşımıza çıktığında, garip bir düşünceyle kendi mücadelemin özeti diye nitelendirdim o anları. Tam bitti derken yeniden önüme serilen o bayırları tırmanmıştım…
Oldukça büyük bir alanda kurulu hastanenin bahçesine geldiğimizde, çantaları bırakıp, ilerledik ilk önce. Emriye Abla’nın eşi tanıdığı kişiye iletişime geçtiğinde acilden giriş yapmamız istendi. Kalbim sanki dilimin hemen arkasındaydı…
Giriş işlemleri halledildikten sonra çok fazla beklemeden Ayas için muayene odasına çağırıldığımızda, ona sarılarak hızla ilerledim. Yeniden aynı sözleri duyma, elim boş dönme ihtimalleri önüme serili koca bir set gibiydi.
Doktor, Ayas’ı muayene masasına oturtmamı istedikten hemen sonra, benden şikayetleri teker teker anlatmamı istedi. Bu sırada kalkıp, masanın yanına ilerlediğinde bizzat eliyle kontroller yapmaya durduğunda, bir ışık parladı karanlık düşüncelerimin ortasına. İlk defa bir doktor hem elle muayene yapıyordu hem de anlattığım her şeyi özenle dinlerken emin olmak istediği noktalar hakkında tekrar etmemi istiyordu. Geriye çekilip, Ayas’ın saçlarını okşadıktan hemen sonra, elindeki eldivenleri çıkarıp kendi masasının üzerindeki telefona uzandı. Kısa bir süre sonra, “Efendim, hemen acil bölümüne gelebilir misiniz?,” diye saygın ama biraz değişik bir tonda girdi söze. “Sizlik bir durum galiba.”
Bir şey söyleyemedim o an. Her şeyin ilkini yaşadıklarımın arasına dilimin tutulması da eklenmişti. Gerçekten bir şey belliydi nihayetinde fakat şimdi de bu durumdaki soru işaretleri beni germeye başlamıştı.
Biraz sonra kadın bir doktor ve beraberinde altı kişilik intörn ekibi kapıdan içeriye girdiğinde, umut ışıklarım giderek daha da parladı. Doktor, onu arayan kişiyle doğruca iletişim kurduğu sırada Ayas’ımın yanına geçerken eline temiz eldivenler geçirdi. Dokunuşlarındaki ilgi ve şefkati anlamak zor değildi. Acil doktoru kendi aralarında anlaşılacak bazı bilgilerle konuşmayı bitirdikten sonra bana döndü.
Sakin ve uzun bir konuşmanın başlangıcını, rahatsızlığının başlangıcını tam olarak ne zaman fark ettiğimi sorarak başlatmış oldu.
Ateşin ne sıklıkla olduğunu, iştahsızlığın başladığı ne zaman başladığını, ağrıların baş gösterdiği günü, yürüyen bir çocuğun ne zamandan beri ayaklarının üzerine basamadığını…
Tüm bunların yanında sorduğu şikayetlerde bu gibi sorunu var mı, böyle oldu mu, bu şekil yaptı mı, şu durum yaşandı mı gibi sorduğu onca soruya cevabım, evet, olmuştu.
Sanki onca zamanda biz çabalayıp dururken o bize şahit olmuştu… Her şeyi en iyi nokta atışıyla ele alıyordu. Rastladığım onlarca doktordan sonra bu kadının ilgi ve alakası beni şaşırtmadan edemiyor, çokça mutlu oluyordum. Sıkıntıyı biliyorsa şifasını da biliyor demekti. Tüm konuşmanın sonunda güler yüzlü bir şekilde bize yatış vereceğini söylediğinde, rahat bir nefes alıp, onay verdim. Ayağa kalkıp, diğer doktora yatış işlemini başlatması hakkında söz söyledikten hemen sonra intörn ekibiyle birlikte odadan ayrıldılar. Kendi aralarında geçen sağlıkçı terimleri pek anlamıyordum. Beni en çok ilgilendiren şey de zaten oğlum için açılan yeni bir derman kapısıydı.
7 Şubat 2015 tarihinde Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Hastanesi’nde Pediatri Servisi’ne yatışımızı yaptığımız andan itibaren bağlanılan serumlar gözle görülür şekilde kendini belli etmeye durmuştu. Yavrum günden güne daha da toparlanıyordu. Yüzü gerçekten gülmeye başlarken, çöken göz altları artık düzeliyordu. Yemek yiyordu artık. Ateşi artık düşmüş ve ağrıları hafiflemişti. Hemşireler, görevliler, doktorlar… Hepsi birbirinden iyi ve ilgiliydi. Her yer tertemizdi. Telefonda arayan kişilere bu güzel gelişmeleri söylemek, onlardan gelen heyecanlı cevapları duymak bir terapi gibiydi. Mahir, yatış yaptığım günden bu yana hastaneye gelmiş ve bekleme odalarında uyumaya başlamıştı.
Bir hafta olmuştu artık. Yedi gün boyunca sürekli aynı duvarları görmek, aynı manzaraya bakmak Ayas’ı iyice bunaltmaya başladığında onu gezdirmemi istemişti benden. Hastaneden elbette çıkamazdık fakat koridorda dolaşmak bile bu sıkıntıyı yok edebilirdi. Sadece bir duvarı aşmış olsak da onun bu güleç yüzü bana yetiyor da artıyordu bile. Minik minik oyunlar oynayıp, öteye beriye yürüyerek can sıkıntımızı geçirmeye çalıştığımız bir zamanda iki hemşirenin bakışlarını fark ettim önce. Biraz sonra birbirlerine dönüp konuştukları sırada, diğeri yeniden bana baktığında, “Bilseydi odasından çıkartmazdı,” diye mırıldandı.
Durdum aniden. Etrafıma bakındığımda başkasını görememek aklımı daha çok karıştırmış olsa da belki de sadece kendi aralarında konuşuyorlardı, diye geçirdim içimden. Öyle ya, sokakta yürürken bile başka bir durum hakkında yaptığımız konuşmada, göz göze geldiğimiz insanlar muhakkak oluyordu. Yanlış anlayan da oluyordu, yoluna dönen de.
Parmağımdan tutan Ayas, elimi çektiğinde biraz önceki konuyu kenara alarak döndüm ona. Yüzündeki tatlı merak ve tebessümlerle biraz daha oyunlar oynayıp, dolaştıktan sonra, kucağıma alarak odaya girdim. Hem acıkmış hem de uykusu gelmişti. Can sıkıntısını giderdiği için de mutluydu. Bu sebeple ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra uykunun rahatlatıcı kollarına düşmesi uzun sürmedi.
Özlediğim o rahatlık ve huzurla camdan dışarıya öylece bakmaya koyuldum öylece. Minik bir bedenin yüzündeki o tebessüm, verilen her yemeği yutup, kusmaması kocaman bir lütufmuş meğerse…
Sessizlik öylece ilerlerken adım sesleri duyuldu. Camdaki yansımadan gelen kişinin Mahir olduğunu anlayıp, ona döndüğümde, ağlamaktan kızaran gözleri çekti dikkatimi. Yaklaşıp, Ayas’a baktığı sırada, yanına gittim sessiz adımlarla. “Mahir? Ne oldu?”
“Bir şey yok,” dedi sadece. Yutkunup, gözlerini yeniden Ayas’a çevirdikten sonra, henüz dökülmeyen yaşlarında artış olunca, “Ben biraz aşağı iniyorum,” der demez hızla ayrıldı odadan.
Anın şaşkınlığıyla bir an duraksayıp önce Ayas’a baktım. Uykusuna güzel bir şekilde devam ediyordu. Mahir’e yetişmek için hızla odadan çıkıp, ilerlediğimde, hiçbir yerde göremeyince aklım karıştı. Biraz daha ilerledim. Pediatri servisinden de çıkıp, etrafıma bakınsam da onu hâlâ daha bir yerde görememek aklımı karıştırıyordu. Biraz daha ilerlediğim sırada Hematoloji Servisi’nin önümde buldum kendimi. İçeriden çıkan bir kişi sayesinde açılan kapı ile Mahir’in içeride olduğunu fark etmem bir oldu. Bizimle ilk ilgilenen doktorla konuşuyordu.
Hızla içeriye girdim. Aklım karışmış olsa da hiçbir şey düşünemiyordum da. Onlara yaklaştıkça soru işaretleriyle dolu bir okun beni delip geçtiğini hisseder oldum. Doktor beni fark ettiğinde, sözlerini yarıda kesip beni çağırdı.
“Gel annesi, otur. Ben de babaya tedavi sürecini anlatıyordum.”
