Kalbimdeki sızılar dikildikçe, bir yenisi için hançer yedim. Düşmemek için dik durmaya çalıştıkça, sırtıma vurulan kırbaçlar vardı. İlerlemeye çalıştıkça ayaklarıma prangalar bağlandı…
Kendimi ifade edemez oldum artık. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi, ne isteyeceğimi şaşırır oldum…
Çocuğumun durumunu keşfedip, rahatlamak istiyordum ama şimdi dünyada gezen bir ruh gibiydim. Bir ruhum vardı bir de Ayas’ım. O aradaki beden olan ben, artık yoktu.
Kulaklarımda yankılanan o günün sesleri vardı. “Oğlunuz lösemi. Daha doğrusu AML. Yani Akut Miyeloid Lösemi…”
“Kurtulma şansı çok düşük. Kurtulma şansı çok düşük, yetişkinlerde görülen bir lösemi türüdür. Lakin bu çeşide yetişkin bir birey dayanamıyor, hayatını kaybediyor…”
“Son on yılda, çocuk grubunda beş hasta geldi, beşini de kaybettik.”
Ben bitmiştim. Ben, artık ben değildim. Önceden diyordum ki, bir evin içinde üç değil iki kişiyiz. Ayas ve ben. Şimdi ise tek bir kişi vardı:
Sadece Ayas.
Öylece dinlemiştim. Mahir sordu, doktor gerekli açıklamaları yaptı. Zaten bu hastalığı en son ben öğrenmiştim. Kimse söyleyememiş bana… Ben onlara Ayas’ı anlattığımda evham yapmakla, çocuğumu kendim hastalandırmakla suçlandım. Ama onlar bunu bana söyleyememişlerdi… Hemşireler vardı ya, kendi aralarında değil bizzat benim için konuşmuşlar…
Sadece eğildim. Kalbim yandı. Anılar yandı. Gözlerim yandı. Ben yandım.
Gözlerimden akan yaşlar, kim konuşursa konuşsun herkesi içine alıyor, kimsenin sesini bana ulaştırmıyordu.
Yavrumun o ateşleri vardı ya… Hastalık bedenine yerleştikçe yanmış. Ayaklarının üzerine basamıyordu ya… İliklerine sızdıkça kahrolmuş… Kendimden bile sakınıp, pamuklara sarmak istediğim evladımın içine dikenli teller dolmuş meğerse…
Benim yüreğim, onun yüreğini duydukça parçalanmış… Kimse anlamadı… Kimse görmedi. Kimse inanmadı… Kimse çabalamadı…
O gün koşarak döndüğümde, elimi göğsünün üzerine usulca koyup, feryatlarım beni içten içe parçalasa bile ona ninni gibi yaklaşarak ağladım. Minik kalbinin atışı, tenime çarptıkça çoğaldı yaşlarım. Nefesleri göğsünü şişirdikçe yok oldum sanki…
Günler geçmeye başladı sonra. Bir ruh ne kadar varla yok arası ise ben de öyleydim. Tebessümlerimi gören tek kişi Ayas’tı.
Pediatri Servisi’nde tedavi gördüğümüz o süreçte kullanılan ilaçlarla ağrısı geçtiği için kendisine gelmeye başlayan, yüzünde neşesi eksik olmayan, damarlarının her bir hücresi kanser olan oğlum bana gülümsüyor, oyuncaklarıyla oynuyordu. Ben ona bakıp kahrolurken o yüzümü seviyordu. O minik dokunuşlar, aniden silkelenip, kendime gelmemi sağlamıştı. Üzüntünün pençesine kendimi bırakmak çözüm değildi. Çocuğuma sahip çıkmalıydım, araştırmalı, bilgi edinmeliydim. Diplomam ya da yeterli bilgilerim olmasa bile bir doktordan farksız olmalıydım.
O gün, yanağımı seven oğlum kendime verdiğim bu sözün mührü olmuştu.
Pediatri’de onuncu günü tamamladığımızda Hematoloji’de açılan uygun yatak ile oraya geçiş yaptırmışlardı. İlk gün, en önemli anlardan biriydi. İlk gün, ilk tedavi… Ağır bir kemoterapi verilecekti. Kalbinin buna dayanamama olasılığını bana söyledikleri andan itibaren kucağımda uyuttuğum yavrumun nefesini her dakika kontrol ediyordum…
Anneler için bir umut kapısı olan bu taş duvar yer, bu minik yavrular için hapishaneden farksızdı.
Aynı zamanda yalancı bir mezardaydık sanki. Diğer odalardan yükselen annelerin acı feryatları… Nasıl dayanırdı ki insan buna. Bir anne ağlıyordu, bütün annelerin canı yanıyordu. Herkes, her an her saniye o annenin yerinde olmaya adaydı çünkü.
Elimden geldiğinin en iyisinde her yeri temizliyordum. Görevli kişiler rutin işlerini yapsa bile ben daha fazlasını istiyordum.
İlk kemoterapi kürü altı gün sürmüştü. Korkulanın aksine Ayas’ım tüm ilaçları kaldırabilmişti. Dualar dilimden bir an olsun düşmek bilmezken zarif çiçeğimin minik bedeninin bu denli güçlü olmasını kimse beklemiyordu. Ben hariç. Zamanından önce doğan, önce oturup, önce yürüyen, önce konuşan… Her şeyiyle güçlü duruşu olan miniğim, bu illete karşı da güçlüydü.
Sıradaki rotamız on beşinci günün kemik iliği biyopsisi olduğunda yeni bir adım da oradan geldi. İlikteki tüm hücreler sıfırlanmıştı… Bu sefer otuzuncu günü saymaya başladık. Ayas, ilaçlardan sıkılmaya başlasa da bir şekilde devam ediyorduk tedaviye. Hayal dünyamın en ücra köşelerine uzanıp, oradaki hayali bile çekip alarak birbirinden yeni masallar ve oyunlar türettim onun için. Tk başıma, koskoca bir eğlence merkezi olabilmek için uğraşıyordum. Oğlum için.
Bir ayı tamamlayan bu süreç, en önemli olandı. Yeni hücreler ürerken blast denilen kanser hücrelerinin ürememesi gerekiyordu.
Nefeslerin en fazla tutulduğu zamanlardı… Alınan biyopsiden sonra sıra sonuçları öğrenmeye geldiğinde, doktorlar dahi inanamadı bu duruma. Küçücük bir çocuk, böylesine tehlikeli bir kanserle muazzam şekilde savaşıyordu. “Mucize böyle bir şey…” diyorlardı kendi aralarında. “Oğlunuzun sonuçları temiz çıktı annesi. Ayas mükemmel bir şekilde ilerliyor,” sözleri, kaç zaman sonra beni mutluluktan ağlatmıştı hatırlamıyorum bile. İntörn ekiplerine ders verilecek bir başarı hikayesi gibiydi… “Ama temkinli ilerlemeye devam etmek zorundayız. Biliyorsunuz ki burada size de büyük bir rol düşüyor.”
Biliyordum. Bilmez olur muydum hem? Kendimden bile sakınıyordum. Okul hayatımda biyoloji en sevdiğim dersti. Onunla birlikte bilgi araştırma, temizlik, sağlık kuralları gibi birçok şeyi de hayatıma katmıştım. Şimdi ise arkama dönüp şöyle bir baktığımda, hayat, beni bu anlara hazırlıyordu sanki… Tamamen tertemiz olduğuma emin olmadan dokunamıyordum yavruma. Kanser hücrelerinin yeniden artması olası ve tehditkar bir durumdu.
Sürekli olarak gerekli tüm kontroller yapılıyordu. Minik kolları iğnelerle delik deşikti. Film, mr, kalp ultrasonları ile her daim kontrol altındaydı.
Ayas, diğer tüm çocuklar gibi beyaz önlükten korkup, sevmemeye başlamış olsa da onların iyiliği için nakış gibi durmadan işleniyordu her şey.
Bir anne, evladının saçları dökülürken mutlu olabilir miydi mesela? Ben yaşıyordum. Pamuk saçlarını sevip öperken artık ellerimde kalıyordu. Beni mutlu eden nokta ise Ayas’ın bunu anlayacak kadar büyük olmamasıydı. Saçlarının neden yok olduğunu anlamıyordu. Peki ya bunun bilincinde olan diğer çocuklar?
Özellikle kız çocukları… Renkli renkli tokalarla, şirin taraklarla saçlarını tarayıp, süslemek isteyen o yavrular saçları döküldüğünde anlıyor ve ağlıyorlardı…
Kalbim yanıyordu. Sadece Ayas’ıma değil, bütün çocuklar için ayrı ayrı sızlıyordu.
Altı aylık tedavi sürecimizde yan yataktaki hastalar sürekli olarak değişiyordu. Farklı kanser grubunda oldukları için onların tedavi durumları daha kısa ve farklıydı. Hematoloji Servisi’nde lösemi grupları çeşit çeşitti. En tehlikelisi ise AML grubu olan Ayas’ımdı.
Bütün doktorlar oğlumu tanıyordu artık. Minik yaşına rağmen böylesine riskli hastalığa karşı dirençli durması, onu dilden dile dolaştırmıştı.
Doktorlar, bu sürece destek için benim çabamı da takdir ediyor olsa da çektiğim o çile bambaşkaydı. Yanımıza gelen insanların çoğu ne kendi yavrusuna ne de benimkine dikkat etmiyordu… Lavaboyu pis bırakmaktan tut, kendi çocuğuna, “Senin yüzünden buraya sıkıştım, ölsen de kurtulsam!” diyenlere kadar korkunç bir sürü insanla karşılaşmıştım.
Canı sıkılan çocuğuna çizgi film açmamak için, “Bu telefon kaç para, senin haberin var mı?” diye hesap sormak, bir annelik değildi.
Acıkan çocuğuna acıktığı için kızanlar bile vardı. Oysa Ayas’ım benden bir şey istese, dişimi tırnağıma takmaya hazırdım… Tek tük şekilde kuru gıda yese de daha anne sütü alıyorken lösemiye yakalanmış, dışarıdan beslenmeye henüz alışamamıştı. Zaten en çok da bunda zorluk çekiyorduk… Nazogastrik beslenme ile doyuyordu yavrumun karnı…
Ayas’a masallar anlatırken yandaki miniklerin de izleyişlerini görünce onlara yaklaşamasam da aynı ilgiyi onlara da vermeye çalışıyordum. Gülüp, eğlenenler olduğunda, daha da mutlu oluyordum.
Ayas için sürekli olarak oyun aktiviteleri üretme peşindeydim. Boyama kitapları da diğer bir zaman aracımızdı. Bazen de bir elimde serum cihazı, diğer elimde Ayas, tüm önlemlerimizle beraber bazen camdan dışarıya bakıyor bazen de koridorda zaman geçiriyorduk.
Onkoloji ve Hematoloji aynı koridora baktığı için farklı farklı bir sürü kişilerle tanışmıştık. Yeni hayat hikayelerinin her biri diğeri kadar üzücüydü… Kiminin gözü alınmıştı, kiminin kolu, kiminin ayağı, kiminin de organı…
Ruhen en çok yorulduğum fakat en geliştiğim zamanın içindeydim adeta.
İnsanlığın çeşitli yanlarını gördüm, öğrendim.
Mesleğinden ötürü, hastaya sert muamele yapan, gecenin bir yarısı odaya girip, çocukların tepesinde ışığı yakarak, oldukça sesli konuşan, hareket edenleri de görmüştüm, bir melek gibi yaklaşanı da…
Sık sık trombosit beyaz kan arıyorduk. İnsanların bu çağrıya koşup gelmeleri beni derinden sarsıyordu. Dünyaya bir ders verilmek gerekiyorsa şayet sadece bu yardımlaşmayı göstermek yeterliydi. İhtiyaç sahipleri ve bağışta bulunanlar birbirlerini hiç tanımasa, yakın olmasa; aynı lisana, mezhebe, inanca sahip olmasa bile orada tek bir şeyin gölgesinde toplanıyorlardı:
İnsanlık.
Diğer yandan yaşadığımız maddi yetersizlikler, beni düşündüren ve yoran başka bir şeydi. Mahir, bu zamanda yerle bir olmuş, biz burada yattıkça o bekleme salonlarında yatmıştı ama ondan bir şey istediğim zaman da, “Daha yeni geldim aşağıdan, tekrar inemem. Bekle, şu an getiremem,” gibi sözleri söylemeyi de ihmal etmiyordu. Oysa istediğim şeylerin çoğu da zaten Ayas için olan şeylerdi.
Sakarya’dan yanıma gelen ablalarım Fatma ve Aycan’a söylüyordum bazen bu isteklerimi. Çoğu zaman da ziyaretimize sık sık gelen anne ve babamdan istiyordum. Mahir, bunları bizzat görse de bir nebze olsun utanç hissetmiyordu…
Maddi yetersizliğimizi artık tüm çevremin bilgisine ulaştığında, gelen maddi yardımlar Ayas’ım için oyuncaklar, yeni kıyafetler almaya başlamıştı. Bu süre içinde devletten gelen hasta bakım ücreti ve hastaneye gelen özel dernek sahipleri de bize sahip çıkmaya başlamıştı.
Günleri saydım… Geceleri saydım… İlaçları saydım…
Ama Ayas’ın “Anne,” diye ağlayışlarını hiç sayamadım.
Her biri, onun gözyaşlarını ilk defa görüyormuşum gibi yaktı geçti canımı.
Tam altı aylık yoğun tedavi sürecinde, Ayas sadece bir kere ağladı diyordum kendi kendime. Yarınlara gülmesi için elimden geleni yapacak olsam da olur da ağlarsa yine bir kere ağladı diyecektim.
Çünkü her seferi, ilk seferi gibiydi yüreğimde.
Son ilaç ve son burunla beslenmemizi yaparken doktorumuzun tebrikleriyle, o karanlık odaya güneş doğdu sanki.
“Minik Ayas, dev AML’yi yendi.”
Artık, yanımızdaki yatakta eşyalarını toplayarak gidenler yerine biz toplayacaktık eşyalarımızı. Evimize gidecektik fakat hiçbir şey eskisi kadar özgür olamayacaktı. Titiz bir sürecin içine taşınıyorduk aslında.
Doktorumuz benimle bu konuları bizzat konuşmaya durduğunda, ilk önce yeniden nüksedebileceği uyarısını yaptı. En ufak bir belirtide bir dakika bile kaybetmeden hızla buraya yeniden gelmeliydik. Ziyaret, kesinlikle katı bir kural olmalıydı. Evde de maske takmaya devam edecek, üzerimdeki kıyafetleri bir gün içinde iki kez değiştirecektim.
Plan yapılıp, bize verildiğinde doktorumuz son bir kez daha dikkatimi istedi. “Bu arada Nurdan Hanım, önemli bir nokta daha var.”
“Buyurun Doktor Hanım.”
“Biliyorsunuz ki Ayas için sizden ve babasından nakil uyumuna baktığımızda ne yazık ki uyumsuz olduğunu gördük. Eğer, bir kardeş düşünüyorsanız, buna hemen karar verin. Ayas’ın sağlığına tamamen kavuşması kardeşi sayesinde olabilir.”