Feryatların, ağlayışların, ilaçların ve sağlık için savaşların arasından çıkıp eve geleli birkaç gün olmuştu. Bir yandan bütün uyarıları ve önlemleri alırken diğer yandan doktorumuzun söylediği o sözü düşünüyordum.
Kardeş.
Bir can daha…
Daha kanser olan çocuğuna bile sahip çıkamayan bir babadan bir çocuğa daha sahip olmak…
Ayas için bu yeni bir umut olacak olsa da henüz var olmamış bir ruha, aracı olarak yaklaşmak kalbimi sançıyordu.
Düşüncelerle dolu bir şekilde artık olumlu bakmaya durdum buna.
Oğlumun bir şeylere bağlanmadan, korkuyla bağırıp, ağlamadan, acıyla inlemeden sadece neşe içinde oynaması, hayatta verilen en büyük hediyeydi bana.
Yine öyle güzel bir günün içinde, oğlumun hemen yanında onun güzel nefesini izliyordum. Güzelce oynayıp, karnını doyurduktan sonra uyuyakalmıştı.
En ufak bir şekilde rahatsız olmaması için sessize aldığım telefonumun çaldığını fark ettiğim an, yanından usulca kalkıp televizyonun yanındaki telefonu alarak koridora çıktım. Birkaç saat önce ziyarete gelmek isteyen arkadaşlarıma, doktorun uyarılarından bahsettiğimde anlayışla karşılamışlardı. Konuşmanın sonunda ise geldiklerinde ise kapının dışında olsa bile iki adım kadar uzakta olmaları gerektiğini söylediğimde, bu bile onlara yetmişti.
“Efendim canım,” diyerek sakince duyurdum sesimi.
“Alo, Nurdan,” diye otomatik bir şekilde o da aynı tona indirdi sesini. Zaten telefonun diğer ucundaydı ama yine de böylesine içten düşünmesi beni mutlu etmişti. “Biz geldik, zile basmadık ne olur ne olmaz diye. Kapıdan uzaktayız.”
“Tamam,” dedim hemen. Onları gerçekten özlemiştim ve görüşecek olmak beni tahmin etmediğim kadar rahat hissettirince şaşırdım kendime. “Geliyorum şimdi.” Yüzümdeki maskeyi daha iyi düzeltip, kapıya vardığımda, sessizce açıp bir adım da ben geride durdum. Birkaç kişiydiler ve her biri önlerinde gerçekten bir engel varmış gibi bir milim bile yaklaşmadan öylece bana bakıyordu. Gözlerim ve kalbim bile gülümsedi onlara. Bu savaşta benim gibi dikkatli olanları görmek duygulandırıyordu. “Hoş geldiniz,” oldu ilk sözüm. “Kusura bakmayın lütfen kızlar, içeride ağırlayıp, oturup konuşmak isterdim, inanın.”
“Öyle şey mi olur?”
“Ooo, o nasıl söz Nurdan?”
“Kız, ne demek o öyle?”
“Ne kusuru, olur mu öyle şey?”
Hep bir ağızdan olsa da yüksek ses olmayacak şekilde söze girdiler.
“Sağlık söz konusu sonuçta, şimdi dikkat edilmeyecek de ne zaman edilecek?” diye devam etti aralarından birisi.
Her biri, köydeyken dostluk kurduğum hem uzaktan akrabam olan hem de arkadaşım olan kişilerdi. Yaş farkımız olanlar da vardı, aynı yaşta olduklarımız da.
“Allah razı olsun,” diyebildim sadece.
“Ayas nasıl?”
“Çok şükür, atlattı o karanlığı ama nüksetme riski olduğu için böyle önlem almak zorundayız işte.”
“Doğru canım, kolay değildi hiçbir şey.”
Derin bir nefes aldım. Gözlerimin önüne serilen anılar, en az o zamandaki gibi canımı yakıyordu hâlâ. Sıkışık olduğum dönemde onların da yardım ettiğini biliyordum. Dilime sürüp, o anları yeniden açmak istemesem de acısı kalbimden de gitmiyordu. Öz babasının yapmadığını yapanlar insanlardı.
“O kadar çok çocuk vardı ki, anneleri resmen ölsen de kurtulsam, diyordu ya! Acıyı çeken minicik yavruların yanında canavar gibiler resmen. Çok farklı insanlar varmış hayatta. Görseniz şok olursunuz.”
“Ayy…” Bir iç çektiler. “Herkes anne olamıyor işte."
“Allah şifa versin hepsine. Günahsız yavrular, hastane köşelerinde beklemesin…”
“Amin,” dedim, diğerleri gibi. O günleri yâd etmek bile kötü hissettiriyordu. Sohbet biraz daha devam ettiğinde, ben de onların halini hatırını sordum fakat olabildiğince kısa tutmaya özen gösterdiğimizde, en son, “Kusuruma bakmayın lütfen, bir şey olmasından korkuyorum,” diyerek sohbeti sonlandırmak istediğimde, yine anlayışla karşılayarak, daha kendileri ayrılmadan beni evin içine yolladılar.
İçeriye girdiğimde, kapı eşiğinden oğluma bakındıktan hemen sonra hızla, maskemi ve kıyafetimi değiştirip, ellerimi iyice yıkadıktan günün gergi kalanına hazırdım artık.
Zaman, hem yavaştı hem de fazlasıyla hızlı.
En çok da bir şey olacak endişesi yakamı bırakmazken şüphelenip ateşini kontrole gittiğim, ah o saniyeler…
Doktorumuzun söylediği her şey, her güne sıfırdan hazırlayan bir alarm gibiydi.
Mahir’in izinde olduğu bir günde, gün içinde yaptığım bütün temizlik kurallarını ona da bizzat geçiriyordum. Eller kirlense de kirlenmese de sürekli olarak dezenfekte edilmeliydi. Kıyafetler, beden ısısı, teri, zamanın oluşturduğu deri kirini göz önünde bulundurularak günde iki kez değişilmeliydi. Maske çehreden inmemeliydi.
En önemlisi, misafir olmayacaktı.
Beni kızdırmaktan vazgeçmedikleri o nokta.
“Nurdan,” diye çağırdı bana telefonu elindeyken yanıma geldiğinde. Ona bakıp, sözlerine devam etmesini beklediğim anda, “Annemler geliyor,” deyince bu kez tamamen döndüm yönümü.
“Bu konuyu konuşmadık mı Mahir?”
“Ne diyeyim? Gelmeyin mi?”
“Evet!”
“Saçmalama.” Garip mimikler kullandı yüzünde. Günden güne belki bugün değişir, diyerek uyandığım her sabahın gecesinde, yarına yeni hayaller kurdurtmaktan vazgeçmiyordu. “Uzakta dururlar, bir şey olmaz.”
“Kapının dışında, hem de en az iki adım ötesinde.”
“Annemle babamı oraya mı çağırayım?” Aniden yükseldi sesi.
“Ben nasıl yapıyorsam sen de yapacaksın!”
“Ayas iyileşmedi mi? Bu kadar çabuk mu hastalanacak bir daha?”
“Sen ne biçim bir babasın ya… Ayas senin oğlun oğlun! Çok çabuk unuttun o hapishane zamanları. Çocuğun ağlayışlarına, iniltilerine, sarılıp medet ummalarına şahit olmadın tabi. Konuşurun bilmiş bilmiş.”
“Ben üzülmedim mi sanki? Ben de sizinle orada durmadım mı?”
“Doğru, durdun. Ayas’ın bezi bitti getirir misin dediğimde, daha yeni geldim aşağıdan diye diye durdun.”
“Nu-” Tam klasik karakteriyle üzerime doğru geldiğinde, kapı zilinin yüksek sesiyle bölündük her ikimiz de.
“Söküp atacağım o zili de!” Önden hızlıca adımladım kapıya doğru. Daha önceden de bizzat uyarsam konuşsam da hastane sürecinde toplam iki ya da üç kez yanımıza gelen kişiler şimdi oldukça sık şekilde gelme cesareti gösterebiliyorlardı. Kapıyı açtım fakat aralamadım. Hemen önde dikilen kayınvalidem ve kayınpederime yüzümdeki ifadeyi silmeden bakındığımda, ifadeleri değişir gibi oldu onların da. “Ayas’ı görmek istiyorsanız geri gidin. İçeri giremezsiniz. Oğlunuzu görmek istiyorsanız tutun kolundan alın, çıkın dışarıya.”
“Nasıl konuşuyorsun bizle Nurdan?” diye yakınır gibi oldu kayınvalidem. Kızmıştı ama bir nebze umurumda bile değildi artık. Yıllarımı heba ettiğim bu insanlara oğlumu da kurban etmeye meyilli değildim.
“Sizinle zaten bu konuyu konuşmuştuk. Çocuk yeniden hastalanırsa ne yapacaksınız?”
“Biz mi taşıyoruz hastalığı,” diye öfkemi arttıran şekilde konuşan kayınpederim bile beni durduramazdı.
“izin vermiyorum. Kusura bakmayın. Benim oğlumun canı sizden daha önemli.”
“Nurdan aç kapıyı.” Mahir’in sesi arkadan duyulduğunda, öne bakındım hemen. İçimdeki öfke benden ayrılıp başka bir bedene bürünse hiç kimse ağzını bile açamazdı. Yıllarca ezdikleri, ötekileştirmeye çalıştıkları kişi, o kara şubat gününde kalmıştı. Artık ne kendimi ne de evladımı ezdirmeyecektim.
Tartışma o an biraz daha sürdükten sonra kazanan ben olmuştum. Ötede durmayı kabul etselerdi, görebilirlerdi fakat inatlarına gittiklerinde elleri boş olmayı kendileri kabul etmiş olmuştu.
O güden sonra Mahir de birkaç gün boyunca neredeyse hiçbir şekilde iletişim kurmadı benimle. Zaten kurduğu normal bir iletişim de bir eş gibi olmadığından, eksikliğini de hissetmemiştim. Varlığını hissetmediğim gibi.
Bir ay kadar uzun sürede, mükemmel bir şekilde tüm önlemlerle hayata devam ederken artık arada sırada dışarıya çıkabiliyorduk. Önceki zamandan daha da dikkatliydim artık. Yüzünden gülücükler eksik olmuyor, parkı keşfetmeye, toprağı merak etmeye yönelik hareketleri vardı.
Son zamanlarda halsizlik doluyordu bedenime. Bazen anlamsız bir şekilde midem bulanıyor, hiçbir şey yemek istemiyordum.
Ayas’ımla güzel bir gezinin ardından onu da fazla yormamak için eve döndüğümüzde, bütün temizliği en iyi şekilde yaptıktan sonra sevdiği bir çizgi film açarak koltuğa oturttum onu. Yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa geçeceğim sırada, yeniden sahneye çıkan bulantıya rağmen aniden durdum.
“Acaba?” diye mırıldandı dudaklarım. Yutkunup, hızlı adımlarla odadan aldığım test çubuğuyla birlikte lavaboya ilerlediğimde, biraz gergin biraz da heyecanlıydım. Kafamın içinde durmadan yazılıp silinen gelecek senaryoları eşliğinde gerekli tüm işleri hallettikten sonra ayrıntıyla temizledim her şeyi. Bir peçetenin içinde, lavabo mermerinin üzerinde bıraktığım test kendini belli edene kadar, dezenfekte sıvısıyla her yanımı iyice ovmaya durdum. Dilimden düşmeyen dualar, bundan sonra izleyeceğim yollar içindi.
Derin bir nefes alıp, dakikasını tamamlayan çubuğa bakındım usulca. Kaburgalarımı döven kalbimi hissedebiliyordum.
İki kırmızı çizgi, beyaz aralığın içinden bana baktı o an. Her şey hem suspus olmuş hem de davul zurna ile sahneye akmıştı. Hamileydim… Yeni bir evladın haberi içindeydim… Gelecek nasıl olurdu, bilemesem de heyecanımın ve stresimin artık ortak bir ismi vardı:
Yeni can.
Belki de bugünden sonra artık güneş, bizim için de doğar, ay, bize de parlardı? Olamadığımız o aile, belki de bu iki çizgiyle bize ikinci şansı veriyordu?