İlerlediğim bir yol vardı. Zaman zaman tırmanıp, zaman zaman da merdiven çıktığım fakat hiçbir zaman dümdüz gidemediğim bir yoldu bu. İkinci bir evlatla müjdelendiğimde, bunun sevincini yaşayan yine bir tek ben olmuştum. Her ne kadar aramız bozuk olsa da yeni bir evlat haberi ile içimde kalan o son inancı ele almıştım ama “Zaten bunun için değil miydi her şey?” sözüyle her şey tuzla buz olmuştu.
Artık her şey bitiyor gibiydi.
Her seferinde, yaşadığım onca şeye rağmen ona bir nebze bile olsun inanmak isterken aslında sadece kendimi kandırıyormuşum. Meğer bizim karı-koca hayatımız bile hiç olmamış…
İlk çocuğum sezaryen olduğu için, ikincisi de mecburi bir şekilde sezaryen olacaktı. Bunun bilgisinde aylarımı geçirirken doğum zamanı geldiğinde nasıl olacak diye düşünmeden edemiyordum.
Geçen ay dördüncü ayımızda, birr erkek evladım daha olacağını. Çiçek evladım, henüz tomurcuk halindeki bir başka çiçeğimin ağabeyi olacaktı. Onu korumaya devam edebildiğim takdirde kanseri tamamen yener ve bir daha nüksetme tehlikesiyle karşılaşmazsak iki koca delikanlının annesi olacaktım ben. Düşüncesi bile sevinç nidaları içinde hoplayıp, zıplama isteğimi uyandırıyor olsa da henüz hiçbir şey tam olarak bitmiş değildi.
Bu zor süreçte beni bilenler, zorlanmadan anlayabilirdi. Ki onlar hayatımda yer edinmeye layık kişilerdi. Mahir ve ailesi ise her şeyi bizzat görüyor ve birinci dereceden tanıklık ediyor olsalar bile kırk kat yabancılardan daha da yabancı şekilde yaklaşıyorlardı.
Mahir ile aynı evin içine girip, çıksam da ailesi ile aramız artık tamamen açılmıştı.
Bugün yeni bir kontrol için kadın doğum doktorunun kapısının hemen önündeydim. Bebeğin gelişimi için takip sürdürmek ve gerekli olduğu takdirde destek alabilmek için her annenin yapmak zorunda olduğu basit bir görevin içindeydim. Ayas’ım ise Aycan Teyzesi’e emanetti. Birkaç saat için ablamdan yardım istediğimde, eve gelince kıyafetlerini tamamen değiştirip, bir maske ve dezenfekte ile yanına geçince ben de apar topar şekilde buraya gelmiştim. Son zamanlarda üç kez soğuk algınlığı gibi ateşlenmişti. Her gün yüreğim ağzımda gezerken söylenilen, “Yeniden nüksedebilen yüksek virüs taşıyan ölümcül bir lösemi çeşidi,” sözü zihnimde durmadan yankılanıyordu. Neyse ki o üç soğuk algınlığının hiçbirinde korktuğum başıma gelmemişti.
Yanında dikildiğim kapı kısık bir sesle açıldığında, “Nurdan Hanım?” diye bir çağırma sesi geldi. Hemen içeriye girdiğimde, “Buyurun,” diyerek muayene yatağı işaret edildi.
Yatağa dikkatle geçtiğimde, karnımı da açarak öylece beklerken, doktor, “Oğlan’dı, değil mi?” diyerek yanımdaki ultrason cihazının hemen önüne geldi.
“Evet, hocam,” diyerek onayladım onu. Son zamanlarımdaki iki mutluluğumdan birini ekranda görecek olmanın heyecanı içimi kaplarken, boyunun ve kilosunun ne kadar olmuş olabileceğini içten içe merak ediyordum.
Serin jeli göbeğime döktükten sonra probu gezdirmeye durdu.
Hiçbir şey söylemeden hızlı kalp ritimlerim ile öylece bir doktor bir de ekranda gözüken şekillere bakıyordum. Sessizliği devam ettiği sırada, birkaç tuşa basıp, probun hareketini yavaşlattı. İfadesindeki tebessüm yavaşça soldu gözlerimin önünde. Odaklanıyor muydu yoksa başka bir durum mu vardı tam anlayamadan ekrandaki bebeğe değil, bizzat doktoru izlemeye durdum. İfadesi, giderek duruldu ve değişmişti artık. Bir dehşet sunuldu kalbimin en ortasına. Bu sıradan bir odaklanma olamazdı.
“Bir sorun mu var?” diye sordum hemen.
Elindeki aleti kenardaki yerine bıraktığında, yönünü bana çevirdi söze girmeden hemen önce. İfadesinin yanı sıra tam olarak bu hareket de gerçekten de bir şey olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Parmak uçlarının her biri birbirine değdi. “Amniyon sıvısına, yani kesenin içinde bebek için her açıdan koruyucu olan sıvıda azalma gözüküyor. Bunun birçok nedeni var.”
“Peki ne olacak? Bebek tehlikede mi?” Dehşete düşen kalbimin üşüdüğünü hisseder oldum.
“Ne yazık ki evet. Şu an fazla bir sorun derecesinde değil fakat her hafta gelip, takibi sürdürmemiz gerekiyor. Su fazlaca azalır ve bunun takibini yapamazsak ciddi sonuçlar olabilir. Erken doğum da bu gibi durumlarda kendini gösteren durumlar arasında.”
Kuruyan boğazım acımaya durduğunda yutkundum. Fakat bu yutkunma bile sanki minik bir alevin hareketi gibiydi… Kesedeki bu sorun haricinde bebeğimin boy ve kilosunun normale uygun olduğu bilgisini de paylaştığında, haftaya muhakkak gelmem için uyardığında, heyecan içinde girdiğim dört duvar içinden, ruh gibi çıktım…
Elinden tuttuğum canımı hayatta tutmaya çalışırken şimdi karnımdaki yavrun da hayatı riskteydi…
Hastaneye giderken yolların ne kadar hızlı bittiğini düşünmüştüm. Şimdi evime dönüyorken her şeyin ne kadar da yavaş olduğunu fark ettim…
Eve gittiğimde, Ayas’a karşı güler yüzümü soldurmasam da kendimle durduğum ilk anda bendeki o durgunluğu fark eden ablamla konuştum bu konuyu. Neden oluyordu bu? Neden tuttuğum her şey elimde kalmak istiyor gibiydi? Yaşadığım yoğun stres miydi doğmamış bebeğimi tehlikeye sokan?
Neydi bunların sebebi?
Düşünmekten aklımı toparlayamadığım günlerim geçti. Mahir’e konu hakkında kısaca bilgi verdim fakat ötesine değinmedim. Babalık damarı tutar da ilgilenmek isterse zaten fazlasını da öğrenirdi. Haricinde, onda çabama rağmen ilgisiz tavırların hedefinde vurulmamak için, fazlaca konuşmaya da gerek yoktu.
Bir gece, “Ayas’ı hiçbir zaman bırakmadığın gibi doğmamış bu bebeği de bırakamazsın,” diyerek yine kendi kendime güç vererek uyudum.
Ertesi gün, evimizde öylece duruyorken elindeki oyuncaklarla yanıma gelmek isteyen oğlum, dünyayı başıma yıkan iki harfin yankısıyla elindeki her şeyi bırakıp dizlerini tuttu. “Ah!”
Donakaldım. Hayat o an durdu sanki. “Oğlum, bana gel hadi,” diyerek ellerimi ona uzattığımda, iki büklüm halini toparlamaya çalışsa da yeniden yüzünü acıyla ekşitip olduğu yerde durdu.
“Ayaklarım acıyor anne.”
O dedi, ben paramparça oldum.
İçimde gizlice yanıp duran o alev aniden harlandı ve tüm benliğimi yakmayı hedefleyerek, her bir yanıma külleriyle birlikte yayıldı. Yerimden nasıl kalktığımı hatırlamıyorum. Hemen kucağıma alıp, elimi alnına koyduğumda yanan ruhum, o minik alnının yanında soğuk kalmıştı sanki… Ateşi vardı.
Teşhis sırasında sorulan sorulardan ikisi…
Ayaklarının üzerine basamaması.
Ateşinin olması.
Zamanla yarışım başladı o an. Telefona sarılıp, direkt olarak babamı aradım. Bir cevap alır almaz her şeyi en hızlı şekilde özetleyerek acilen gelmesini istedim. Ruhum yanıyordu. Bütün bedenim ince ince doğranıyordu sanki. Birkaç dakika önceye kadar gülüp oynayan, emin adımlarla ilerleyen oğlum, şimdi dizlerini tutarak durabiliyordu…
Araç geldi. Kapıyı babamdan önce açıp, olabildiğinin en hızlısınca ayarladığım çantayı ona verdiğimde Ayas’ı kucağıma alarak hızlıca çıktım dışarıya.
O iki saatlik yolda, yaşayan bir ölüden farksızdım… Karnımdaki beş aylık bebek, kucağımdaki küçük çocuk... Her ikisinin de hayatı riskteydi. Her ikisi de her an elimden çıkıp gidebilirdi.
Umuttepe’ye geldiğimiz gibi, bir an bile beklemeden önden ilerledim. Kendimi, Mahir’i ve bir zamanlar var olduğuna inandığım sevgimizi isimlendirdiğim o saat vardı ya… Artık her bir ucu bir mızrak gibi kalbime batan, zaman zaman saniyeyi bile yavaşlatan, zaman zaman da saatleri bile kısacık bir ana çeviren bir işkenceye dönüşmüştü.
Yapılan biyopsi sonucunu o ilaç ve kolonya kokulu duvarlar arasında beklemek, yeniden yaşadığımız tüm o zamanın habercisi oluyordu bana…
Gelen acı bir cevapla neyin ne olduğunu anlamayan oğluma sıkıca sarılarak, ilerledim, ilerledim ve ilerledim…
Hematoloji yazısı karşıma çıktığında, hem kendi içimdeki hem içinde bulunduğum Umuttepe Hastanesi’ndeki duvarların üzerime çöktüğünü hissettim.
Gelmişti işte. Yavrumun canına kasteden o virüs, daha süt kokan bedenine bulaşmıştı bir kez daha.
O geceyi, gündüze nasıl devirdiğimizden bile haberim yoktu. Saat kaçta uyudum? Kaçta uyandım? Koridordaki o ses ve yoğunluk, yine aynı hisleri içimde uyandırdığında, vizitesini yapan doktorumuz Emine Hanım ile karşı karşıya geldik.
Öylece birbirimize baktık. Kızarık gözlerim, onun kollarını iki yana açtırdığında, sıkı sıkı sarıldı bana.
Doktorluk vazifesi olarak söylemesi gerekiyordu fakat ben de çok iyi biliyordum ki, tedavide zaten az olan başarı oranı, şimdi çok daha azdı.
İlerlediğim bir yol vardı. Zaman zaman tırmanıp, zaman zaman da merdiven çıktığım fakat hiçbir zaman dümdüz gidemediğim bir yoldu bu. İkinci bir evlatla müjdelendiğimde, bunun sevincini yaşayan yine bir tek ben olmuştum. Her ne kadar aramız bozuk olsa da yeni bir evlat haberi ile içimde kalan o son inancı ele almıştım ama “Zaten bunun için değil miydi her şey?” sözüyle her şey tuzla buz olmuştu.
Artık her şey bitiyor gibiydi.
Her seferinde, yaşadığım onca şeye rağmen ona bir nebze bile olsun inanmak isterken aslında sadece kendimi kandırıyormuşum. Meğer bizim karı-koca hayatımız bile hiç olmamış…
İlk çocuğum sezaryen olduğu için, ikincisi de mecburi bir şekilde sezaryen olacaktı. Bunun bilgisinde aylarımı geçirirken doğum zamanı geldiğinde nasıl olacak diye düşünmeden edemiyordum.
Geçen ay dördüncü ayımızda, birr erkek evladım daha olacağını. Çiçek evladım, henüz tomurcuk halindeki bir başka çiçeğimin ağabeyi olacaktı. Onu korumaya devam edebildiğim takdirde kanseri tamamen yener ve bir daha nüksetme tehlikesiyle karşılaşmazsak iki koca delikanlının annesi olacaktım ben. Düşüncesi bile sevinç nidaları içinde hoplayıp, zıplama isteğimi uyandırıyor olsa da henüz hiçbir şey tam olarak bitmiş değildi.
Bu zor süreçte beni bilenler, zorlanmadan anlayabilirdi. Ki onlar hayatımda yer edinmeye layık kişilerdi. Mahir ve ailesi ise her şeyi bizzat görüyor ve birinci dereceden tanıklık ediyor olsalar bile kırk kat yabancılardan daha da yabancı şekilde yaklaşıyorlardı.
Mahir ile aynı evin içine girip, çıksam da ailesi ile aramız artık tamamen açılmıştı.
Bugün yeni bir kontrol için kadın doğum doktorunun kapısının hemen önündeydim. Bebeğin gelişimi için takip sürdürmek ve gerekli olduğu takdirde destek alabilmek için her annenin yapmak zorunda olduğu basit bir görevin içindeydim. Ayas’ım ise Aycan Teyzesi’e emanetti. Birkaç saat için ablamdan yardım istediğimde, eve gelince kıyafetlerini tamamen değiştirip, bir maske ve dezenfekte ile yanına geçince ben de apar topar şekilde buraya gelmiştim. Son zamanlarda üç kez soğuk algınlığı gibi ateşlenmişti. Her gün yüreğim ağzımda gezerken söylenilen, “Yeniden nüksedebilen yüksek virüs taşıyan ölümcül bir lösemi çeşidi,” sözü zihnimde durmadan yankılanıyordu. Neyse ki o üç soğuk algınlığının hiçbirinde korktuğum başıma gelmemişti.
Yanında dikildiğim kapı kısık bir sesle açıldığında, “Nurdan Hanım?” diye bir çağırma sesi geldi. Hemen içeriye girdiğimde, “Buyurun,” diyerek muayene yatağı işaret edildi.
Yatağa dikkatle geçtiğimde, karnımı da açarak öylece beklerken, doktor, “Oğlan’dı, değil mi?” diyerek yanımdaki ultrason cihazının hemen önüne geldi.
“Evet, hocam,” diyerek onayladım onu. Son zamanlarımdaki iki mutluluğumdan birini ekranda görecek olmanın heyecanı içimi kaplarken, boyunun ve kilosunun ne kadar olmuş olabileceğini içten içe merak ediyordum.
Serin jeli göbeğime döktükten sonra probu gezdirmeye durdu.
Hiçbir şey söylemeden hızlı kalp ritimlerim ile öylece bir doktor bir de ekranda gözüken şekillere bakıyordum. Sessizliği devam ettiği sırada, birkaç tuşa basıp, probun hareketini yavaşlattı. İfadesindeki tebessüm yavaşça soldu gözlerimin önünde. Odaklanıyor muydu yoksa başka bir durum mu vardı tam anlayamadan ekrandaki bebeğe değil, bizzat doktoru izlemeye durdum. İfadesi, giderek duruldu ve değişmişti artık. Bir dehşet sunuldu kalbimin en ortasına. Bu sıradan bir odaklanma olamazdı.
“Bir sorun mu var?” diye sordum hemen.
Elindeki aleti kenardaki yerine bıraktığında, yönünü bana çevirdi söze girmeden hemen önce. İfadesinin yanı sıra tam olarak bu hareket de gerçekten de bir şey olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Parmak uçlarının her biri birbirine değdi. “Amniyon sıvısına, yani kesenin içinde bebek için her açıdan koruyucu olan sıvıda azalma gözüküyor. Bunun birçok nedeni var.”
“Peki ne olacak? Bebek tehlikede mi?” Dehşete düşen kalbimin üşüdüğünü hisseder oldum.
“Ne yazık ki evet. Şu an fazla bir sorun derecesinde değil fakat her hafta gelip, takibi sürdürmemiz gerekiyor. Su fazlaca azalır ve bunun takibini yapamazsak ciddi sonuçlar olabilir. Erken doğum da bu gibi durumlarda kendini gösteren durumlar arasında.”
Kuruyan boğazım acımaya durduğunda yutkundum. Fakat bu yutkunma bile sanki minik bir alevin hareketi gibiydi… Kesedeki bu sorun haricinde bebeğimin boy ve kilosunun normale uygun olduğu bilgisini de paylaştığında, haftaya muhakkak gelmem için uyardığında, heyecan içinde girdiğim dört duvar içinden, ruh gibi çıktım…
Elinden tuttuğum canımı hayatta tutmaya çalışırken şimdi karnımdaki yavrun da hayatı riskteydi…
Hastaneye giderken yolların ne kadar hızlı bittiğini düşünmüştüm. Şimdi evime dönüyorken her şeyin ne kadar da yavaş olduğunu fark ettim…
Eve gittiğimde, Ayas’a karşı güler yüzümü soldurmasam da kendimle durduğum ilk anda bendeki o durgunluğu fark eden ablamla konuştum bu konuyu. Neden oluyordu bu? Neden tuttuğum her şey elimde kalmak istiyor gibiydi? Yaşadığım yoğun stres miydi doğmamış bebeğimi tehlikeye sokan?
Neydi bunların sebebi?
Düşünmekten aklımı toparlayamadığım günlerim geçti. Mahir’e konu hakkında kısaca bilgi verdim fakat ötesine değinmedim. Babalık damarı tutar da ilgilenmek isterse zaten fazlasını da öğrenirdi. Haricinde, onda çabama rağmen ilgisiz tavırların hedefinde vurulmamak için, fazlaca konuşmaya da gerek yoktu.
Bir gece, “Ayas’ı hiçbir zaman bırakmadığın gibi doğmamış bu bebeği de bırakamazsın,” diyerek yine kendi kendime güç vererek uyudum.
Ertesi gün, evimizde öylece duruyorken elindeki oyuncaklarla yanıma gelmek isteyen oğlum, dünyayı başıma yıkan iki harfin yankısıyla elindeki her şeyi bırakıp dizlerini tuttu. “Ah!”
Donakaldım. Hayat o an durdu sanki. “Oğlum, bana gel hadi,” diyerek ellerimi ona uzattığımda, iki büklüm halini toparlamaya çalışsa da yeniden yüzünü acıyla ekşitip olduğu yerde durdu.
“Ayaklarım acıyor anne.”
O dedi, ben paramparça oldum.
İçimde gizlice yanıp duran o alev aniden harlandı ve tüm benliğimi yakmayı hedefleyerek, her bir yanıma külleriyle birlikte yayıldı. Yerimden nasıl kalktığımı hatırlamıyorum. Hemen kucağıma alıp, elimi alnına koyduğumda yanan ruhum, o minik alnının yanında soğuk kalmıştı sanki… Ateşi vardı.
Teşhis sırasında sorulan sorulardan ikisi…
Ayaklarının üzerine basamaması.
Ateşinin olması.
Zamanla yarışım başladı o an. Telefona sarılıp, direkt olarak babamı aradım. Bir cevap alır almaz her şeyi en hızlı şekilde özetleyerek acilen gelmesini istedim. Ruhum yanıyordu. Bütün bedenim ince ince doğranıyordu sanki. Birkaç dakika önceye kadar gülüp oynayan, emin adımlarla ilerleyen oğlum, şimdi dizlerini tutarak durabiliyordu…
Araç geldi. Kapıyı babamdan önce açıp, olabildiğinin en hızlısınca ayarladığım çantayı ona verdiğimde Ayas’ı kucağıma alarak hızlıca çıktım dışarıya.
O iki saatlik yolda, yaşayan bir ölüden farksızdım… Karnımdaki beş aylık bebek, kucağımdaki küçük çocuk... Her ikisinin de hayatı riskteydi. Her ikisi de her an elimden çıkıp gidebilirdi.
Umuttepe’ye geldiğimiz gibi, bir an bile beklemeden önden ilerledim. Kendimi, Mahir’i ve bir zamanlar var olduğuna inandığım sevgimizi isimlendirdiğim o saat vardı ya… Artık her bir ucu bir mızrak gibi kalbime batan, zaman zaman saniyeyi bile yavaşlatan, zaman zaman da saatleri bile kısacık bir ana çeviren bir işkenceye dönüşmüştü.
Yapılan biyopsi sonucunu o ilaç ve kolonya kokulu duvarlar arasında beklemek, yeniden yaşadığımız tüm o zamanın habercisi oluyordu bana…
Gelen acı bir cevapla neyin ne olduğunu anlamayan oğluma sıkıca sarılarak, ilerledim, ilerledim ve ilerledim…
Hematoloji yazısı karşıma çıktığında, hem kendi içimdeki hem içinde bulunduğum Umuttepe Hastanesi’ndeki duvarların üzerime çöktüğünü hissettim.
Gelmişti işte. Yavrumun canına kasteden o virüs, daha süt kokan bedenine bulaşmıştı bir kez daha.
O geceyi, gündüze nasıl devirdiğimizden bile haberim yoktu. Saat kaçta uyudum? Kaçta uyandım? Koridordaki o ses ve yoğunluk, yine aynı hisleri içimde uyandırdığında, vizitesini yapan doktorumuz Emine ile karşı karşıya geldik.
Öylece birbirimize baktık. Kızarık gözlerim, onun kollarını iki yana açtırdığında, sıkı sıkı sarıldı bana.
Doktorluk vazifesi olarak söylemesi gerekiyordu fakat ben de çok iyi biliyordum ki, tedavide zaten az olan başarı oranı, şimdi çok daha azdı.
