İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 16 · 5 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 16

Mucize

Geceler hiç olmuyor, günler de hiç bitmiyor gibiydi. Bir kez daha. Değişen takvim yaprakları tükendikçe kaygılarım büyüdü. Kaygılar büyüdükçe stresin avucunda günden güne tükendim.

Gözlerimin önündeki ve karnımın içindeki yavrularım gibi…

Sadece beş ay süren bir reklam arasından çıkmış gibiydim. Esas hayatım burasıymış gibi…

Oyun parklarında koşup yorulmasını istediği oğlunun kemoterapiden yorulduğunu görmeye hangi anne dayanabilirdi? Ya da bir canının peşine koşarken diğer bir canının tehlikesinin karşısında kim durabilirdi?

İçinde bulunduğum halde ben bile “Ben,” diyemiyordum. Çünkü buna ne kadar dayanabilirim, bilemiyorum. Hayat gayelerime göz koymuş ecel gelirse beni ne yaşatır kestiremiyorum.

Bildiğim tek bir şey vardı, o da çocuklarım için durmadan savaşmak…

Utku…

Utku demiştim ben henüz doğmayan meleğime. Basit bir isim olsun istememiştim asla. Çokça araştırma sonucunda, “Zor zamanlardan sonra kazanılan mutluluk,” anlamına gelen bu ismi seçmiştim. Utku’m bizim mutluluğumuz olacaktı. Zaferimiz. Sevincimiz… Ayas’ımın ismi de öyleydi. Dolunayımdı o benim. Ay gibi, karanlığıma ışık saçan yeganemdi…

Şimdi ayım, solmak üzereydi.

Zor zamanlarımdan sonra kazanacağım mutluluğum ise yüzümü düşüren, kalbimi sançan başka bir yaram olmuştu.

Pes edemezdim.

Doktorların mucize dediği oğlumun dayandığı gibi dayanmam lazımdı…

Utku’mun durumunu Emine Hanım’la konuştuktan sonra, yapmak zorunda olduğum kontrollerimin aksamaması için, hızlıca ayarlama oluşturduk. Ayas’ı uyutur uyutmaz alt kata inip, gerekli ultrason ve nst çekimleriyle takibi sürdürdükten sonra hızlıca geri dönüyordum. İlk gidişimde biraz değişik duygular eşliğinde olmuştu. Hem, “Zaten biliyordum,” diyebiliyorken hem de ufacık bir umuda sarılıyordu insan. “Ya öyle değilse? Ya diğerleri yanlış ölçmüşse?”

Fakat, burada da kendini sahneye alan ilk söz oldu:

“Zaten biliyordum.”

Kanserli hücrelerin yeniden kendini göstermesi yüzünden bir kez daha planlanan tedavi süreci, bu kez yüksek dozla başlamıştı. Alıştırma yoktu. Beklemek yoktu. Tekrar üreme, her zaman daha tehlikeliydi. Ayas, o beş ayda çok şey öğrenmişti bir yandan da. Artık dışarıyı biliyordu. Toprağı biliyordu. Oyuncaklarından daha büyük oyuncaklar olduğunu, parkları biliyordu. Bu yüzden biraz daha zordu her şey. Daha küçücük olsa da her zaman yaşıtlarından daha da olgundu.

Sanki, hayat daha ileriye olan merakımı gidermek istiyor gibi ona bunu bahşetmişti…

Karnım iyice büyüdüğü için, kucağımda uyutamıyor, ayağımda sallıyordum. Bazen de iki büklüm şekilde ben de uyuyakalıyordum yanında.

O ise bunu öyle güzel anlıyordu ki… Küçük elini karnıma koyup, kardeşine şimdiden ağabeylik yapıyordu. Gözlerimi seviyor, yanaklarımı okşuyordu. Haberi vardı sanki neler hissettiğimden. Oysa çehresindeki bir gülüşü, benim bütün yorgunluğumu aniden yok ediyordu. Onun yaşadıkları yanında ben kendime yorgun diyemiyordum zaten.

Zaman ilerlediğinde, yeniden dönüşün ilk zamanlarındaki o zorluk da geçmeye başlamıştı. Ayas artık yeniden alışıyordu bu yoğunluğa. Ağlıyordu, sinirleniyordu, korkuyordu ama yine de alışıyordu.

Hamileliğin altıncı ayına girişte ise karnımdaki bebeğimin hareketleri azalmıştı eskiye oranla. Bunun endişesini ilk yaşadığım zamanda doktoruma sormuştum hemen. Bebeğin içinde bulunduğu su azaldığında, plasantadan yeterli akış olmayınca bu gibi durumlar olabiliyormuş. Bu hem korkutan hem de rahatlatan bir bilgiydi. Sonuç olarak yeni bir sıkıntı değildi hareketindeki durumu. Diğer yandan da erken doğumu tetikleyecek bir şeydi. Hiç değilse yedinci aya kadar dayansak diye düşünüyordum. Doğum ile küvöze alındıktan sonra bakım süreci biraz daha rahat olabilirdi. O zamandan önceki doğum riski ise beni korkutuyordu.

İçten içe dualarımı her daim bu yönde yükseltirken artık neredeyse yedinci ay geliyordu. Altı buçuk olmuştuk bile. İki hafta daha bir sıkıntı olmazsa artık daha rahat hissedecektim.

Yeni bir kontrol gününde yatağın yarısını bile doldurmayan oğlumu uyutuyordum. Burnundan takılı hortumlarla beslenmeye devam ediyordu. Öte yandan yoğun geçen ilaç tedavisi bir tır çarpmışa dönüştürüyordu gücünü…

Elini maskemin üzerinden yanağıma koyduğunda, “Anne,” dedi uykulu bir şekilde.

“Efendim annem.” Kollarını seviyordum ben de usulca.

“Biraz mı kaldı?”

“Evet... Evet anneciğim, birazcık kaldı. Senin dizlerin acımasın diye doktor ablaların doktor ağabeylerin bize yardım ediyor. Sonra eve gideceğiz.” Kalbimi kor gibi yakan sözlerine karşı savaştı gözyaşlarım.

“Neden acıyor ki? Herkesin acıyor mu?”

Ne söyleyeceğimi bilemedim bir an… Hangi cevabı versem daha iyiydi ki? Yutkundum. Bir süre sessiz kalıp, uyuyacakmış gibi yaparak hem düşündüm hem de onun da uykusunu iyice getirmeye çalıştım. “Herkesin ağrıyabilir ama doktor ablalar ve ağabeyler onlara da yardım eder.” Daha sonra şakaklarını ve alnını sevdim usulca. “Sen şimdi uyumaya bak. Uyuyalım ki yarın birlikte boyama yapalım.”

“Tamam,” dediği gibi gözlerini daha da kapadı. Yarı yarıya kapadığım gözlerimi açtım bu kez. Onun güze yüzüne uzun uzun bakarken birkaç dakika içinde gerçekten uyuyakaldığını fark ettiğimde dikkatlice kalktım yanından.

Saati kontrol ettiğimde çok geç olmamış olması beni sevindirirken vakit kaybetmeden ayrıldım odadan. Dünden bu yana karnımda karıncalanma hissi baş göstermişti. Bebeğin tekmeleri bir tık daha artmıştı. Kendime tatlı masallar okumaktan vazgeçtiğimin farkına varmıştım bu olayla. Her şeye yeşil ışıklarla yaklaşırdım mesela. Şimdi ise bu tekmeler beni sadece korkutuyordu. Zorlanıyor muydu mesela? Su yetersizliği canını yakıyor muydu?

Kontrol odasına girmeden evvel kapıyı tıklattığımda, “Gel Nurdan,” sözüyle içeriye girdim.

“Merhaba hocam.”

“Merhaba, gel bakalım.”

Her zamanki muayene yerine yerleştiğimde ultrason için hazırlandım. Soğuk jeli hissettiğim ilk an, bebeğin ani hareketiyle çattım kaşlarımı. Daha önce böyle olmamıştı. Doktor, probu gezdirmeye başladığında kadran ölçümlerine başlayınca ekrana yaklaştı biraz daha. Endişeli bekleyiş ve bakışlarım onun üzerindeydi tamamen. Ölçüleri sıfırladığını gördüğümde, yeniden başladı tüm hareket ve ölçümlere. Sonra yeniden. Dudaklarından dökülebilecek kötü bir habere kendi hazırlamaya başladım. Bakışları yoğunlaştı son kez. Sanki bu kez diğer ölçümlere verdiği tüm dikkatinin toplamınca odaklanmıştı.

Gözlerimi kapatıp, birkaç saniye beklerken kalbime sakin kalmasını söyledim. Zannettiğim kadar kötü değildi durum belki de…

Düşüncelerim durmadan çakışırken o an, her şeyi anında sessizliğe çeken bir tebessüm oluştu yüzünde. Çatık kaşları gevşedi ve havalandı. Odaklandığından dolayı koyu bakan gözlerine yıldızlar akmıştı sanki.

Ruhum bu manzara karşısında rahatlık hissededururken anında durdurdum her şeyi. Hâlâ daha bir şey öğrenmemiştim, iyi veya kötü bir yorum yapıp hataya düşmeden evvel bizzat öğrenmek zorundaydım.

“N’olur, ne olduğunu söyleyin, bir şey mi var?” diye sordum en sonunda. Kalbimde sıcak bir sızı oluşuyordu.

Doktorun bakışları bana döndü anında. Dudaklarındaki tebessüm bir an bile solmazken, “Bu bir mucize,” dedi ilk olarak. “Kesede su artmaya başlamış!” şeklinde eklediğinde, ekrandan biraz uzaklaştı ve tamamen bana yöneldi. “Bunun olması imkansızdır… Ama nasıl olur? Bu bir mucize!” Sevinci öylesine yoğundu ki, anın etkisiyle ağlama iç güdüsüyle dolmuştum adeta. Mimiklerim benden bağımsız hareket ederken yanaklarımdaki ıslaklık her şeyden önce hareket etti. Doktor güldü ben de güldüm. Sıcak sızılarıma akan serin bir su, ruhumdaki tüm yangını söndürmeye dururken gözlerimdeki yaşlar onun aksine daha da çoğaldı. Uzun zaman üzerine mutluluktan ağlıyordum sanırım.

“Çok şükür… Allah’ım çok şükür…”

Benimle birlikte gözlerlini yaşartan doktor, masasına geçtiği sırada, peçete uzattı bana da. “Bu gerçekten mucize. Ayas’ın mucizeleri kardeşiyle devam ediyor… Amniyon sıvısının artışı böyle devam ederse ki edecek gibi de duruyor, erken doğum riski de ortadan kalkacak. Oldukça sağlıklı bir bebek, ağabeyini kurtarmak için gelecek…”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.