İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 17 · 6 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 17

Kordon Kanı

Gülmek ve ağlamak kardeştir derler. Birbirlerine her ne kadar uzak hissettirseler de aslında aralarında incecik bir çizgi bulunur.

Gözyaşı her ikisinde de varken, birinde gülen, birinde de parçalanır gibi acıyan kalp olur.

Hayatımın birçok yerinde inişli ve çıkışlı yollar olmuştu ama hiçbir zaman şu son yıllarım gibi değildi. Ağlarken gülmeye; gülerken ağlamaya başlatabiliyordu hayat.

Utku’nun sıvı azalma takibi bu kez, sıvı artmasına döndü. O güzel haber sonraki kontrollerde de kendini yenileyince artık tamamen emin olmuştuk. Kesede her şey yolundaydı artık. Erken doğum riski tamamen ortadan kalkmıştı.

Ayas’ın mucizesi ile bizi duyan herkes, bu kez de Utku’nun mucizesi ile buna devam etmişlerdi.

Artık sezaryen tarihini de kararlaştırmıştık.

Her şey yine çok güzel gittiği bu sürede yapılan kemik iliği biyopsisinin sonuçları yakmıştı canımızı. Tedavi bu kez yanıtsız kalmış, kanser hücreleri sıfırlanmamıştı. Üstelik bu kez yüksek doz ile her şey yapılmıştı…

İlk zamanda tedavi böylesine kuvvetli olmadığı halde yendiğimiz hastalığın bu kez yüksek dozda cevapsız kalmasının tek bir cevabı vardı ki, nükseden kanser hücreleri de ilaçlar gibi bu kez daha güçlüydü.

Hatta onlardan da güçlüydü…

Oğlumun bedeninde günden güne zorluğunu arttırıyordu…

Her ne kadar bir canı, diğer can için aracı kılma gibi o sözden rahatsız olsam da içten içe Utku’nun ağabeyine iyi gelebilmesini istiyordum. Ayas bir an önce nakil olmak zorundaydı…

Zamanınsa asla şakası yoktu.

Durumu bizzat yaşarken ne de ağırdı her şey. Fakat tam şu anda ardıma baktığımda oğlumu kucağımda, battaniyeler içine sararak tuttuğum, hastanelerde bir şifa aradığım o günler sanki daha geçen haftaydı…

Şimdi, yarınki doğum için artık son kontrolden çıkmıştım. Bunun yanı sıra, Özel Kordon Kanı Bankası ile anlaşmış, çalışanları ile hastanedeki doktorların arasındaki son iletişim de sağlanmıştı. Yarın o soğuk odaya üç yıl sonra yeniden girecektim. Heyecanlı olmasına heyecanlıydım fakat aklım yaralı ceylanımdaydı. Aycan Abla’m ben toparlanana kadar onun yanında duracak olsa da düşüncelerim şimdiden susmak nedir, bilmiyordu.

Odaya yeniden geldiğimde kimseyi rahatsız etmemek adına topuk ve parmak ucum arasında ağır çekime geçtim neredeyse. İyice meydana gelen karnım, hareketlerimi iyice zorlaştırdığından Ayas’ın yanındaki yatağı benim için ayarlamışlardı. Elimden gelse ikisini bir yapıp, onun güzel kokusuyla uyumak isterdim. Bu hayallerimin zamanı yeniden gelene kadar ise başucunda durup sevdikten sonra kendi yatağıma geçiyordum.

Onun her gözyaşında Mahir ve benden daha önceden alınan örneklerin uyumsuz çıkması çığlık atıyordu sanki. Kendi oğluna uyumlu donör olamamak çok yaralıyordu insanı.

Mahir ne hissediyordu, bilemiyordum bile. Artık onunla alakalı çoğu şeyi bilmiyordum. Sadece tahmin ediyordum.

Üzülmüş gibi durmuş olduğu o zamanlar bile öylesine sahte geliyordu ki…

Gökyüzündeki ay, neredeyse silinikti. Küçücük bir çizgisi kalmıştı ondan geriye. Gözlerimi geceye kapattım yorgun bir zihin, umutlu bir kalple. Ki zaten deliksiz bir uyku da yapamıyordum uzuncadır. Elimi karnıma koyduğumda, kirpiklerimin arasında süzülen yaş, dudaklarımdaki tebessüme karıştı.

Günün ilk ışıklarında içeriye giren hemşirenin hemen ardından Aycan Abla’mı fark ettim yarı uykulu bakışlarımla. Genç kız, birazdan sezaryene alınacağımı haber verdiğinde, elindeki ameliyat kıyafetlerini bıraktı usulca. Teşekkür edip usulca ayağa kalkmaya çalıştığımda, üzeri hazırlanmış ablam hemen yanıma geldi. Maskesi olsa da gözlerindeki ifade çok şeyi anlatıyordu.

“Hadi kardeşim,” dedi elini sırtıma koyduğunda. “Allah yardımcın olsun. Ayas’ın da şifası olsun.”

“Amin,” diyebildim ilk olarak. Bakışlarım hâlâ daha uyuyan yaralı ceylanıma kaydığında, minik nefeslerini takip ettim. Kısa süre içinde üzerimi değiştirdiğimde, kıyafetin ipliklerini bağlayan ablamı beklerken içeriye giren sedyeyle derin bir nefes aldım. Nedeni tam olarak nedir anlayamıyordum ama biraz ağlamak istiyordum. Çok fazla karışık duygular içindeydim. Çok fazla düşünce kulaklarımı sağır edercesine konuşuyordu.

Ablamla son kez vedalaşıp sedye üzerinde ameliyat haneye ilerleyeceğim sırada, vizite yapmakta olan doktorumuzla karşılaşınca hemen yanıma geldi. “Hadi bakalım Nurdan, hep beraber iyi haberler alalım.”

“Amin, hocam. Sağ olun.”

Omzuma koydu elini. “Geçmiş olsun. Ağrısız, acısız tamamlansın.”

Gülümsedik birbirimize. Görevli kişilerle birlikte asansöre girip, sıcaklığın birkaç derece birden düştüğü alana açıldık. 7 Mart 2016. İkinci baharımın doğumu olacak tarih olacaktı.

Odaya girer girmez, özel anlaşmalı kişileri de tüm hazırlıklarıyla birlikte beni beklediğini gördüm.

Çok isterdim… Buraya girdiğimde aklımda kalan çocuğumun evde, oyuncakları içinde, kahkahalar eşliğinde ve sapasağlam bir şekilde beni beklemesini çok isterdim… Bir hayaldir ya, özel anlaşma sağladığımız kişilerin kordon kanı bankası çalışanları değil de eşimin benimle birlikte girmesi ve elimi tutması için anlaşmış olmak… Çok isterdim.

Bir türküde geçerdi ya, “Alnıma yazılmış bu kara yazı, kader böyle imiş, ağlarım bazı,” diye. Öyleydi.

Benim kendime üzüldüğüm tek nokta Mahir ile ilgili olanlardı. Diğer tüm hüzünlerim günahsız yavrularım içindi…

Belden yapılan ilaç sonrası uyuşumun ardından doğum başlamıştı artık. Görüş açımı kesen koyu yeşil kumaşa baktıkça heyecanım giderek artmaya başladı aniden. Yorgun kalbim bile durdu ve bekledi. Üç yıl önceki o mucize anın her dakikası aklımdayken şimdi yeniden şahit olacak olmanın sevinci kapladı her bir yanımı.

O ses geldi. Doktorların tebessümleri arasında incecik bir ağlayış sesi… Derin bir nefesi içime çektiğim sırada, kanlı eldivenler arasında bir zamanlar onun hayatına göz diken amniyon sıvılarının arasından çıkmış bebeğim küçücük parmaklarını olabildiğince açarak öylece ağlıyordu. Gülüşmeler devam ederken, “Hoş geldin minik adam. Ağabeyine şifa getir, sağlıkla büyü,” dilekleriyle yanağımın yanına yaklaştırdılar.

Ben ise bu sözden utandım. Hayatın ilk nefeslerini alan oğlumdan utandım. Dilime o an dökemedim belki ama bağrımdan yükselen dualarım vardı benim de.

“Oğlum… Hayatta kal. İyi insan ol. Kendine sahip çık, cesur ol, güven ver, üzerinde dur… Doğru ve yanlışı her zaman ayırt et. Şifan, ömrün, geleceğiz Allah’a olsun.”

Büyülü bir andı. Her kadının bu eşsizliği yaşaması gerekiyordu diye düşünüyordum. Anne olmak...

Annelerimizin, “Anne olduğunca anlarsın,” sözünü anlamaktan öteye dibine kadar hissediyorduk. Ne tarifsiz bir duyguydu bu böyle…

Gerekli tüm işlemler yapıldıktan sonra doğum servisine alındım. Bebeğimle birlikte odamıza geçer geçmez ailem ve Mahir odaya gelmişti. Yeni bir bebek, yeni bir sevinçti. Daha şimdiden ağabeyine benziyordu. Onun gibiydi… Çok güzeldi.

Dakikalar geçtikçe karnımdaki acıyı daha iyi hissetmeye başlıyordum. İçeriye gelen bir hemşire kalabalık için uyarı yaptıktan hemen sonra yanımızdan ayrıldı.

Karnımdaki yangın garip bir şekilde ayaklarıma da vuruyordu. Ayaklarım acıdıkça aklımdan bir an bile çıkmayan Ayas’ım kendini yeniden hatırlatıyordu.

Nasıl dayanıyordu o ağrılara? Minicik haliyle bu lösemiye nasıl katlanıyordu?

Zamanın etkisiyle bedenime yerleşen bir yorgunluk, beni uyuşturuyordu sanki. Gücüm mü kalmamıştı yoksa günlerdir doğru dürüst uyuyamamanın etkisi miydi bilmiyorum.

Bebeği sağ tarafıma, kollarıma verdiler biraz sonra. Babam ve Mahir, kimlik çıkartmak için odadan ayrıldığında sadece annem kaldı yanımda. Yavruma baktım. Küçük mucizem benim… Ne de güzeldi gerçekten.

Anne karnında, kordon sayesinde bebek ve anne bir olurdu. Ve bu birlik doğumdan sonra kırk güne kadar devam ederdi. Bir aracıya gerek yoktu bu kez mesela. Aradaki o kalp bağı, enerji yeterliydi. Şimdi ben düşünsem yavrumun beni duyabileceğine inanıyordum.

“Allahım… Sen ağabeyini de bizi de koru,” diye sesli bir dua yolladım ilk önce. Parmaklarımı, onun minik eline götürdüğümde, bu kez sohbetim onunla olacaktı. Hayatın bizi nereye götüreceği belirsizdi. Derinden bir acı vardı içimde ama bu fiziksel değildi… Düşünceler mi başımı döndürüyordu, vücudum mu giderek gücünü yitiriyordu anlamıyordum. “Utku’m...” diye başladım içten içe konuşarak. “Yavrum, biz senin yanında olamayacağız… Senden ayrı günler bizi bekliyor. Tek kalacaksın. Ne olur kendine sahip çık, cesaretli ve adaletli ol. Annesinin minik oğlu. Güzel bebeğim. Kendini öksüz ve yoksun hissetme. Ayakların yere sağlam bassın. Ömer gibi.” Durdum sonra… “Ömer… O güçlü halife... Ömer… Ömer Utku… Senin adın Ömer Utku olmalı.” Yanı başımdaki anneme döndüm bu kez. “Anne.”

Sesimi duyar duymaz, “Söyle kızım,” diyerek dikkatini hemen bana yöneltti.

Konuşmaya girmede evvel kuruyan ağız içimi ıslatmak isteyerek yutkunmaya çalıştım. Olmadı. “Babama söyle, ismin başına Ömer ismini koysun.” Sonra sustum. Konuşamadım istesem de. Ne kadar zaman geçti anlamıyordum da. Bir gümbürtü sesi oluştu sanırım. Kayıp giden bazı şeyler, bu kez bedenimdeki tüm gücü beraberinde götürürken kulağımda hemşirelere ait telaşlı sesler kaldı sadece. “Herkes dışarı çıksın! Doktora haber verin! Acil, acil, acil!”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.