İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 18 · 6 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 18

Sevk

Bir karanlıktan diğerine açtım gözlerimi. Sezaryen ile birleşen zihin ve beden yorgunluğum, kısa süreli bir baygınlık yaşattırmış bana. Bu vücudum için dinlenme fırsatı sayılsa da benim için pek iyi değildi. Her ne kadar yeni doğum yapmış olsam da önceki gibi uzun süreli bir iyileşme süresine sahip olma lüksüm olamazdı. Ayas’la olmak zorundaydım. Yanında durmalıydım.

Bunun için kendimden bile önce doktorları inandırmak zorundaydım.

Ayağa kalktım. Yarım saat geçmiş olmalıydı öyle aman aman bir süreyi ardımda bırakmamıştım. Bedenim zangır zangır titrerken ayaklarımın üzerinde sıkıca durmaya çalıştım. Annem her ne kadar toparlanana kadar yatmamı, doktorları dinlemem gerektiğini söylese de aklıma koymuştum bir kere. O, kendi çocuğu için endişeleniyordu, biliyorum. Ben de kendi çocuğum için endişeleniyordum.

Serum cihazıyla birlikte yavaşça yürüdüm ilk başta. Her olumsuz söz aldığımda daha emin adımlar ve daha dik duruşlar sergiledim. Beni gören hemşireler ve görevliler de aynı uyarıları yapsa da ben iyi olduğumu söyleyerek devam ediyordum.

Rahim henüz toparlanmamıştı. Ki zaten bu kadar kısa sürede toparlanması imkansızdı. Karnımdaki yangının her bir zerresi ruhuma kadar uzansa da en sonunda yanıma gelen doktorun yanında bile pes etmeyeceğimi dile getirdiğimde pes eden onlar olmuştu.

Bana yalancı bir bayram yaşattıran sözler ardından, yaşanabilecek tüm riskleri kabul ettiğime dair bir kağıt imzaladıktan hemen sonra Ömer Utku’mu da alarak kordon kanı sonuçlarını beklediğimiz için, protokol gereği nakil ünitesine yatırıldığımız odadan ayrıldık. Doğum servisinde kısacık süre geçirmiş daha sonra buraya gelmiştik, şimdi ise Ayas’ımın yanına gidiyorduk. Sadece üç saat ondan ayrı geçirmiştim oysa. Zamanın şaka yapmadan şaka yapar gibi aktığı başka bir dilimiydi bu sadece.

Bana bakan her kişinin gözlerinde benzer ifadeyi görüyordum. Kimisi bunu diline de dökse de çoğu susmayı tercih ediyordu. Kızan da vardı, oğlum için yaptığım bu savaşı tebrik eden de.

Olumsuz konuşanları artık eskisi gibi dert etmediğimi fark etmiştim. Şu zamana kadar çok kere olumsuz kelamların önünde savaşmış birisi olarak, bağışıklık kazanmış gibiydim.

Benim ilgilendiğim tek şey oğullarımdı.

Odaya geldiğim sırada, boş olan yatağın hemen yanına konulan minik bebek yatağını gözüme çarptı ilk önce. İçim parçalanıyor gibi olsa gözlerimden düşürmediğim tebessümümle Ayas’ıma bakındım hemen. Aycan Abla’m, hemşireler tarafından yatağına usulca bırakılan Utku’nun yanına geçtiği sırada oğlum, “Anne!” nidasıyla hemen yanıma gelip, bacaklarıma sarıldı minik kollarıyla.

Saçlarını sevdim ben de. “Bak Ayas, kardeşini sana getirdim.”

Arkasına bakındı hemen. Teyzesinin yanına ilerlediğinde kucağına çıkıp, incecik parmaklarını usulca uzattı. “Benim kardeşim mi bu?” Heyecanı ve merakı öyle güzel belli oluyordu ki insanın içi sıcacık oluyordu adeta.

“Evet,” dedi ablam. “Bak sen de bu kadar küçücüktün.”

“Ama şimdi büyüdüm!” Teyzesine bakınıp, yeniden önüne döndüğü sırada, yatağa yatmama yardım eden hemşire ve bana baktı.

“Değil mi anne? Ben artık ağabey oldum.”

“Evet ya,” dedi hemşire benden önce. “Kocaman oldun, kardeşini koruyacaksın bundan sonra.”

“Evet,” diye cevapladı hemen de hemşire ablasını. “Bebek bebek…” Dokunmaya kıyamaz bir şekilde parmaklarını usulca dokundurup geri çekti birkaç kez.

Şu an izlemekte olduğum bu manzara, şu birkaç saatte çektiğim tüm acılara bedeldi… Öylesine güzel, öylesine huzur vericiydi ki bir an için hastane köşesinde olduğumuzu dahi unutmuştum.

“Geçmiş olsun.” Hemşire son kez söze girip, tebessümler eşliğinde odadan çıkınca, teşekkür ettik biz de.

“Abla, Ayas’ı bana getirsene,” dedim oğluma için için baktığım sırada.

Aycan Abla’m, bebek yatağından geriye çekildikten hemen sonra yanıma vardığında, dikkatli bir şekilde hemen yanıma koyunca, dönüp, elini yanağıma koyduğu elini tutup öptüm Ayas’ımın. Onun bu olgun tavırları, beni her defasında ayrı bir düzeyde etkiliyordu.

Geceye kadar her zamankinden daha sıkı takip edilmiştim. İnat edip buraya kadar gelmemden sonra, ben kendimden geçsem bile doktorlarımız vazgeçmemişti. Destekleyici serumlar ve vitaminlerle kısa sürede daha iyi hissetmeye başlamıştım bile.

Mahir, Ömer Utku’nun kimliğini hemşireler aracılığıyla ulaştırdığında, gerçekten de ismi eklemişler mi diye kontrol ettim ilk iş olarak. Neyse ki bayılmadan hemen önce söylediğim söz, gerektiği yere hakkıyla ulaşmıştı.

O gece, ablamın bizimle kalmasına bir şey söylenmeme sebebini, ertesi gün viziteye gelen doktorumuzdan öğrenmiştik. Yeni doğum yaptığımdan ötürü bu süreçte destek alabilmem adına odayı bize kapatmışlardı. Bizim de istediğimiz bir durumdu elbette.

Tabii bu durum özel oda adı altına girdiği için ücrete dönmüştü… Sıkışıklığın hiç geçmediği dönemlerimizde çevremden, devletten ve özel derneklerden yardım almasına alıyordum fakat paraya ihtiyaç her gün daha da artıyordu. Mahir’i artık yardım kapısı olarak göremiyordum bile. Her şeyi ucunda idare ediyordum. Yetinme duygusunun sınırlarında yaşarken hastaneye gelen özel yardımlarda bile eğer bir paket ıslak mendilim varsa ikinciyi almıyordum mesela. Eğer ben alırsam ihtiyacı olan ir başka kişiye gitmez diye ödüm kopuyordu. Benim yaşamakta olduğum bu sıkıntıyı, başkasına yaşattırma olasılı korkunçtu…

Birkaç gün içinde bu özel oda ücret durumu hakkında gazeteye yardım ilanı vermiştik. Gelen her aramaya ümitle yaklaşırken günün birinde, ücretimizi bir gönüllünün karşılayacağını yetkililerden öğrenince yaşadığımız o sevincin bir ifadesi yoktu. Daha da doğrusu, kelimeler yetersiz kalırdı.

Dilimden düşmeyen dualar her zaman için hem o kişiye hem de yardım etmek için elinden geleni yapan herkese gidiyordu.

Oldukça uzun zamanı ardımıza devirdik. Utku’nun göbek bağı kuruyup düştüğünde, bir peçeteye sardım. Halk arasındaki inanca göre göbek bağını nereye gömersek çocuk o yere bağlı kalır ya da onunla alakalı bir durum yaşardı.

Ben bir oğlumu daha her ne olursa olsun bu hastane köşelerinde görmek istemiyordum… Bu yüzden burada kaybolmasını istemiyordum. Asla.

Günler birbirini domino taşları gibi devirirken nihayetinde sonucu öğreneceğimiz o zamana gelmiştik. Doktorun çalışma odasına doğru yürürken içimi durmadan kemiren düşüncelerle parmaklarım birbirlerini ezip durdu. Kapının hemen karşısında durup, içeriye öylece bakarken derin bir boşlukta gibiydim. Ne diyecek, neyin haberini verecek diye içim içimi yiyordu adeta. Konuşan zihnim, ,tüm arka planı susturduğu bir anda, “Nurdan, Nurdan,” diye peş peşe söylenen ismimle bir anda çözüldüm.

“Hocam,” dedim kapıdan içeriye girer girmez. “Haber geldi mi, nedir sonuçlar?” Kalbimin sesi boğazımda yankı yapıyor gibiydi.

Durdu. Daha sonra düşünceli bir nefes alıp, başını kağıtlara eğdi bir süreliğine. “Maalesef,” diye içli bir cevap verdiği sırada, o an benim için dünya durdu sandım. “İnan ki benim de içim gidiyor,” dedi masasından kalkıp, hemen yanıma geldiğinde. Ellerini omzuma koyduğu sırada, “Ayas çok güzel mücadele etti. Bundan sonra da çok güzel mücadele edeceğine eminim. Ama bu hastanede sadece aile içi vericileri nakil etme yetkimiz var,” şeklinde konuşurken ben hâlâ daha bir boşluğun içinde gibiydim. Sadece acıyan kalbimin ve konuşan doktorumuz Emine Hanım’ın sesi vardı orada. “Acil bir şekilde hem Türkiye hem de Dünya ilik bankasına başvuru yapılması gerekiyor.” Elleri bir destek verircesine bendeydi hâlâ daha. Sesi yumuşak ve biraz da endişeliydi. “Bizim bağlı olduğumuz iki il var. İstanbul ve Ankara. İkisinden birini hemen seçmelisin ki Ayas’ın sevk işlemlerini başlatalım. Ama doktorunuz olarak tüm bilgiyi size eksiksiz vermem gerekiyor ki bu gibi süreçlerde bazen doku bulunsa bile son anda vazgeçen çok kişi oluyor. Bazen doku bulunamıyor bile. Bulunsa da vermek istemeyenler oluyor. Hatta bir keresinde acilde yatan ağır bir hastaya bizzat teyzesi uyumlu çıksa ile son anda vermekten vazgeçtiği için ne yazık ki çocuğumuzu kaybettik…Ama tüm bunların yanı sıra doku çok hızlı da bulunabiliyor. Bazen son dakika olsa da yine de tedavi olumlu sonuçlanıyor.” Sözler öylesine içime işlemişti ki bir an hangi durumu düşünüp dehşete düşeceğimi bilemedim. Bir teyze bile öz yeğeninin acılar içinde ölmesini umursamamışken benim yavruma kim rızasıyla ilik verecekti mesela? Ya önünden çıkamayacağımız bir ödeme talebi gelirse mesela? Daha da kötüsü hiç gelmezse? Peki hangi şehirde bu durumların içinde sürdürecektik bu savaşımızı? İstanbul ziyadesiyle kalabalık bir şehirdi. Öylesine büyük bir yerde nasıl yapabilirdim? Normalden daha de yorucu olacağı çok belliydi… “Hangisi olsun Nurdan?” diyerek düşüncelerime virgül olan doktorumuza yönelttim odağımı en sonunda. Ankara başkentti. Büyük olsa da İstanbul’dan daha azdı nüfusu. Daha az kalabalık biraz daha güvenilir olabilirdi.

“Hocam,” diye konuştum yutkunduktan hemen sonra. “Ankara olsun.”

Bölüm sonu

1 yorum