İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 19 · 7 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 19

Ankara

Gün, aydınken bile geceydi. Gecenin göbeğindeki yıldızlar parlarken bile karanlıktı. Durmadan ışık aradığım yollarda dikenler vardı. Çıplak ayaklarımdan ardıma bıraktığım kanlı izler, kucağımda sıkıca tuttuğum yaralı bir kuş ve daha dünyanın ne olduğunu bile bilmeyen yavru olan diğer kuş… Şöyle bir sırtımı dikleştirip etrafıma bakındığımda, ilaç kokusunun raks ettiği duvarlardan başka kimse şahit olmuyordu gözyaşlarıma. Bu hep böyle gitti. Böyle de gidecek gibiydi. Ayas’ımın, artık kan bağının olduğu kişilerden şifa bulamaması da bir başka tokattı. Ne sırtımızda bir el oluyordu, ne de elimizde bir el… O el hep yanağımızdaydı…

O gece doktorun odasından kendi odamıza nasıl yürüdüğümü soracak olsalar ya yalancı bir sırat köprüsüydü derdim ya da hayatımın film şeridi.

Ayas’ımı ayaklarımda sallarken Ömer’imi emzirirken geçti gecelerim. Birine baktım hayatı tükenmek yüz yüze olan canımı gördüm, diğerine baktım daha ilk adımları için yetişmeye çalışan canımı gördüm.

Durumu önce yanımda duran Aycan Abla’mla konuştum. Sonra bir şekilde herkese ya ben söyledim ya da duyarak öğrendiler.

Emine Hanım ile birlikte Ankara’ya sevk sürecini başlattığımızda yatış işlemine geçiş için önce donör bekledik. Her sabah bir umutla doğduk her gece yarın için tohumlar ektik.

Yine ektiğimiz tohumdaki umutla başladığımız bir günde doktorun parıldayan bakışlarıyla aydınlandı günüm adeta. “Hadi gözümüz aydın,” dedi derin bir nefes sonrası.

“Hocam yoksa…” İçimdeki heyecana kapılmadan evvel net bir cevap aradım önce. “Haber mi geldi? Bulunmuş mu donör?”

“Evet, bulunmuş! Hemen Ankara’ya gidip yatışınızı yapmalısınız, hastanenin sizden haberi var. Hiçbir sıkıntı olmadan yatışınız yapılacak.”

Elimi bağrıma koyduğumda kalbimin sesi dahi sevincini haykırıyordu. “Allah’ım sana şükür. Çok şükür. Çok şükür Rabb’im.”

“Ama,” dedi bu sırada doktorumuz. Dikkatimi hemen ona verdim. “Ömer Utku sizinle olamaz. Çok ciddi komplikasyonlar getirebileceği için bebek hastaneye alınamaz.”

Sevinçli çehreme ilk taş o zaman geldi sanki. Bir yanım daha şimdiden eksikliği hissederken, “N-nasıl… Ömer annesiz nasıl yapar ki?” diye mırıldandım kontrolüm dışında. “Daha küçücük, üç aylık, altı ay bile olmadı.”

“Biliyorum. Biliyorum ama mecburi bir durum bu Nurdan. Ayas için yeni bir yeşil fidan büyüdü. Hemen gidip, nakil olmalısınız. Hem bir bakarsın tahminlerden daha önce iyileşir ve kardeşine hemen kavuşur. O güçlü bir çocuk, bunu hepimiz biliyoruz.” Yanıma iyice yaklaştığında omuzlarıma attığı elleri bir zaman sonra kollarımı sıvazladı. “Ömer Utku da öyle. Senin iki tane anneleri kadar güçlü oğulların var. Bu dar boğazı atlatana kadar ne yazık ki bu gibi şeyler olabiliyor.”

Önüme eğildi başım. Yutkunup, bir kez daha yeni yol için kendimi hazırlamak istesem de ikiye bölünüşümü hissediyordum daha şimdiden. “Haklısınız hocam,” diyebildim sadece.

“Çıkış işlemlerinizi başlatacağım. Eve gittiğinizde hiçbir şekilde zaman kaybetmeden hastaneye gidin, tamam mı? Ankara Üniversitesi Cebeci Çocuk Hastanesi, bundan sonraki umut kapısı olacak.”

Başımla onayladım ilk önce. “Umarım son olur. Ayas’ım da sağlıkla gülüp oynar.”

“Amin.”

Bir kez daha bir odadan diğer odaya geçerken her adım başına cevabını zamana bırakmak zorunda kaldığım sorular doldu zihnime. Buradan gittiğimde Ömer’e kim bakacaktı? Nasıl bir ilgi görecekti? Ya da yeterince ilgi görebilecek miydi? En önemli soru, kiminle duracaktı benim yavrum? Mahir ve ailesi zaten piyasada bile yoktu. Onların ilgileneceğini sanmamak bir yana onlara emanet dahi edemezdim. Ağabeyinin sağlığını ne kadar düşünmüşlerdi ki kardeşini düşünsünler? Tüm bunların yanında Ankara’yı hiç bilmemek bir yana, orada nasıl ihtiyaç karşılayacağım bir yanaydı. Ayas’ım için bir şey lazım olduğunda, dışarıdan acil bir şey alınması gerektiğinde nasıl yapacaktık? Mahir bunları asla yapmazdı… Tanıyıp, elinin içi gibi bildiği şehirde bile bir isteğe bir kasa laf döken kişi, yabancı bir şehirde kılını bile oynatmazdı.

Kapıdan içeriye girdiğimde Ömer Utku uyurken onu izleyen Ayas çekti dikkatimi ilk önce. Sanki anlamıştı son sevmeler olduğunu, gözlerinde titrek bir ifade vardı. Ablam ise telefonda konuşurken beni görür görmez, “Heh,” diyerek döndürdü yönünü. “N’oldu Nurdan? Haber var mı?”

“Var çok şükür,” diyerek Ayas’ımın yanına geçerken neredeyse kardeşininki kadar zayıf kolunu tutup, elini sevdim. “Oğluma ilacını bulmuşlar. Artık iyileşecek, koşup eğlenecek. Televizyondakiler gibi futbol oynayacak.” Yapabildiğimin en iyisince mutlu gözlerle baktım ona.

Onu tuttuğumdan itibaren bana çevirdiği gözlerine bir gülümseme doldu. “Futbolcularla da oynayacak mıyım?”

“Oynayacaksın tabii ki oğlum. Neden oynamayasın?”

“Gol de atacağım. Hem de bir sürü.”

“Bir sürü!” Onun heyecanın daha büyük heyecanla ortak olduğumda, biraz evvelki o ifadesi tamamen yok olmuştu artık. Derin bir nefes alıp yeniden ablama döndüğümde pencerenin yanında ona bir şey gösterecekmişim gibi yaparak yanıma çağırdım. “Baksana şuradaki hemşireye,” dedim bilerek. Beyaz önlüklerden artık nefret etmeye başlayan Ayas’ımın dikkatini sadece bu çekmezdi çünkü.

“Bakayım, hani nerede?” diyerek yanıma geldi Aycan Abla’m.

Rolü biraz daha devam ettirdikten sonra sesimizi zamanla kısarak esas konuya girdim. “Donör bulunmuş ama hastaneye Ömer Utku’yu alamazlarmış abla… Ne yapacağım ben şimdi?”

“Hadi ya… Ama bir bakıma da doğru Nurdan ya. El kadar bebek hem nasıl dursun orada?”

“Orası da öyle ama nasıl olacak abla? Annem zaten rahatsız dizlerinden. Ameliyat olması gerekiyor. Mahir zaten Ankara’da hiç beceremez. Babalığın ne demek olduğunu bile bilmeyen herif üç aylık süt kuzusuna hayatta bakamaz.”

“Anası falan da yapmaz değil mi?”

Gözlerimi devirip, cama biraz daha döndüm. “Sence yaparlar mı abla? Sokakta fiziksel engelli görünce dua etmek yerine taklit eden, Ayas’ın yoğun kontrolleri sırasında eve girmediler diye bağıra çağıra binayı ayağa kaldıran kişiler ne kadar sağlıklı şekilde bakar avuç kadar bebeğe?”

“Doğru diyorsun.” Düşünceli bir nefes aldığı sırada kısacık oluşan sessizlikle hafifçe dürttü kolumu. “Ben bakayım Nurdan? İşim gücüm yok zaten. Bakarım ben.”

“Ama abla sen de hamilesin. Zor olur hem hamileliğin ilk ayları.”

“Bir şey olmaz, karnımdaki de bebek, Utku da bebek. Zaten yiyip içip uyuyacak, nasıl zorluğu olsun ki?”

Ona baktım ifade edilemez duygularımla. Daha fazla diretme naz hakkına sahip de değildim hem. Kalbimden yükselen dualar, kırıklarımın arasında dolaştı. Daha şimdiden özlemeye başlarken, “Eniştem ne der?” diye sordum bu kez.

“Bir şey demez o, ben konuşurum eve gittiğimizde.”

Elimi onun koluna koydum sakince. Minnettarlığın bir resmi olsa o an o ben olurdum işte. “Allah razı olsun,” derken yaşaran gözlerimi hissettim. Hormonsal mıdır, bilmem hemencecik ablamın da titredi gözleri.

Kurmaya çalıştığım güzel hayat yapbozunu tamamlayacak bir parça, ablamın sahip çıkmasıyla yerine oturduğunda, içim biraz daha rahattı artık. Öğleden sonra yanımıza gelen hemşireler ile taburculuk işlemlerimizi hallettiğimizde yapbozun en önemli parçasını yerleştirmek adına ayrıldık hastaneden.

Eve vardığımızda, önce Ayas ve Ömer’imi güzelce yıkayıp, daha sonra kendim duşa girdikten hemen sonra hiç zaman kaybetmeden eşyaları hazırlamaya koyuldum. Trenden erken saate bilet kestirmiştik. Bir günün içine çok fazla şey sığmıştı yeniden. Ayas yeniden evde olmanın mutluluğunu bir reklam arası gibi yaşıyor, kardeşine ağabeylik yapmaya çalışıyordu. Daha kendisi de küçücüktü. Kendisi de ilgiye, sevgiye muhtaçtı ama o kadar güzel sevip, ninniler okuyordu ki…

Şımarması, yaramazlıklar yapması gereken yaşında kocaman bir adam gibi davranacak kadar acıyla olgunlaştırmıştı hayat onu.

Yaralı güvercinim…

Akşamüzeri olduğunda ablam son kontroller için aradı. Eniştem gerçekten de hiçbir şekilde karşı çıkmamıştı. Yarın sabah biz evden ayrılmadan geleceklerdi Ömer’imin yanına.

O gece uyumak istedim aslında. Dinlenmek ve rahat yatağa sırtımı bırakmak istedim. Ama yapamadım.

Bebeğimi izledim. Uyandığında emzirdim. Sarıldım. Kokladım… Ağladım.

Hangi annenin yüreği dayanırdı ki buna? Hangi annenin yüreği kabullenirdi ki?

Pamuk elleri tek bir parmağımı sarıyordu sadece. Minik, tombul bacakları, yumuk yumuk elleri… Kokladım iyice. İzledim uzun uzun...

Sabah olmaya yakın uykuya düşene kadar yaptığım tek şey oydu.

Gözlerimi yeniden açtığımda ise son kez adlım kucağıma. Daha önceden de süt sağıp poşetlemiştim ve dün de olabildiğince yapmıştım. Ankara’ya gittiğimizde de buna devam edecektim. Ben burada olmasam bile yavrum sağlıkla beslensin, annesini unutmasın diye… Aramızdaki bağ onca uzaklığa rağmen eksilmesin diye…

Aycan Abla’m ve eniştem eve geldiklerinde, son kez vedalaşıp, oğlumu da son kez öperek, yanına bıraktığım kıyafetimden sonra vedalaşıp ayrıldık.

Attığım her adımda hem yağmur yağıyor hem de çiçekler yeşeriyordu. Ayas’a uygun donörü almak ve şifaya kavuşmak içindi her şey. Acıları gitsin, gözyaşları dinsin diye.

Trene bindiğimizde kucağımda tuttum onu. Öylesine bitkin öylesine güçsüz duruyordu ki ona baktıkça ruhumun üşüdüğünü hissediyordum. Nasıl oluyordu ki bu? Aynı manzara kalbime konan ve orayı cayır cayır yakan bir alevdi ama ruhumu soğuktan titretebiliyordu.

Gözleri hafiften açık şekilde hızlıca akıp giden görüntülere bakıyor, sonra yeniden kapatıyordu. Hafiften üflesem üflediğim tarafa akacaktı sanki… Teni solgundu. Bedenine yerleşen bu hastalık, onu solgun bir çiçeğe çevirmişti. “Ah benim papatyam… Yaralı güvercinim… Nasıl da sararıp soldun gözlerimin önünde,” içten içe yükselen nidalarım. Dışa konuşsam kime diyebilirdim ki zaten?

Bir papatya gibiydi Ayas o an gözümde. Yüzü sararmıştı fakat bedeni beyazdı… Bir papatya gibi işte.

Baygınlıkla uykunun karışımı bir şekilde onu kucağımda sıkıca tutup, rahatsız etmemek için uğraş vere vere öpüp, kokusunu içime çekerek tamamladık yolculuğu.

Daha sonra trenden inip, taksi ile Ankara Üniversitesi Cebeci Çocuk Hastanesi’ne gidişimizi...

Konsültasyon yapıldığı için hazırlıklı şekilde karşılanacağımız söylenmişti. Karşılaştığımız bu manzaranın sebebi de bundandı… Papatya’m daha fazla solmasın diye tüm hazırlıklar eşliğinde bizi karşılayan ekibe bakarken gözlerimden akan yaş, tenimi yaka yaka çeneme kadar indi. Durdum. Kucağımdaki oğluma biraz daha sarılıp, öylece bizi bekleyen ekibe baktıktan sonra başımı kaldırıp, ne kadar zaman geçireceğimiz bilinmeyen yeni umut duvarlarında gezindi gözlerim.

11 Haziran 2016…

Bir kez daha savaşmak için attığımız yeni tarih olacaktı ve ben, oğlumun yeniden gülmesi ve sapasağlam şekilde ayağa kalkması için elimden gelen hiçbir şeyi ardıma koymayacaktım.

Bu da benim anne sözümdü.

Bölüm sonu

5 yorum