Bazen basit yollar, basit sonuçlara çıktığı için kolaydı. Eğer yolun sonunda büyük zaferler varsa yürüdüğünüz tüm mesafede sizi kanatacak şeylere hazır olmalıydınız. Süreç ne kadar zorsa o kadar büyük sonucu tutacaktı yorgun ellerimiz.
Peki ya bizim bu serüvenimizde en çok kim yoruldu? Ayas. En çok kim acı çekti? Ayas. En çok kim masumdu? Ayas. En çok kim yıprandı? Ben.
Oğlum için elimden gelen her şeyi hiçbir zaman ardıma koymadığımı biliyorum ama neden susmuyor yüreğim, bilmiyorum? Ona bir şey olmasının ihtimali öylesine yıpratıyordu ki kalbimi. Kaburgalarımın arasından çıkarsam ve dünyayı tam tur dönene adar yerde tekmeleye tekmeleye götürsem bile daha az yıpranırdı belki de. Onun gözlerinden akan yaşlar, bir lav gibi konuyordu bana. O öyle olduğu halde benim gözümde ufacık bir nem görse, “Anne ağlıyor musun?” diyerek benim koruyucu meleğim gibi konduruyordu zayıf elini elime. Ağlarken görmemeliydi beni zaten. Onun yaşlarını silip kendime katardım da benim yaşlarımın tuzu ona değmemeliydi.
Ankara’ya geleli günler geçti. Doğum sonrası emzirme sürecini tamamlayamadığım için her ne kadar pompalama yapıp minik bebeğim, anne sütünden faydalanmaya devam etsin, beni de yanında hissetsin diye göndermeye çalışsam da yetersizdi. Ağrılar şiddetlenirken sonunda enfeksiyon kaptığımı öğrendim. Basitçe birkaç ilaçlarla kendimi kontrol altına alsam bile tüm yönelimim sadece oğlumdaydı.
İlik için öncü tedavi süreci, diğer gördüğümüz kemoterapiden çok daha farklı ve ciddi anlamda zordu. Daha önce ilaçların bedendeki etkileri için on beşinci gün, otuzuncu gün diye sayıyorken bu kez geriye doğru sayıyorduk. Sekiz, yedi, altı, beş… Günü sıfıra çektiğimizde kanser hücresinden temizlenmeyi başarırsak bu kez, bize sadece Almanya’dan bir kadına ait olduğu bilgisi paylaşılan o 120 milimlik iliği yavaş yavaş bedene enjekte edeceklerdi…
Nakil sürecinde birçok ekipman, eşya, kıyafet, özel bakım ürünleri ve ilaçlar almamız istenmişti. Her şey hiç olmayacak kadar çok titizdi. Yatış sürecinde reçete yapılmadığı için bulunmayan ilaç ve sağlık malzemelerini ücretli alabiliyorduk. Ve tabii ki bu ücreti şahsi ödeyemediğim için çevrem ve bağışçılar karşılıyordu… İsimsiz kahramanların gerçek olduğunu düşünmezdim Ayas’tan önce. Fakat bu zorlu basamakları çıkmaya çalıştığımız o zamanlardan bu yana o kadar çok şahit olmuştum ki onlara. Kim, tanımadığı birilerine karşılık beklemeden sadece iyilik için yardım ederdi ki? İsimler hiç duyulmadan, yüzler gösterilmeden… Dünya bu insanlarla zalimlerin ortak yuvası oluyordu… Herkes aynı gökyüzünün altındaydı belki ama kimse aynı göğün kuşu değildi… Bazıları kuş bile değildi.
Ayas’ım yeni bir tedaviden çıkmıştı yaklaşık bir saat önce uykuya ancak düşmüştü. Önceki tedavinin yan etkileri uzun zaman aralığında yavaşça kendini belli ediyordu ama bu kez, doz o dar kabloların içinden damara girer girmez anında etki altına alıyordu.
Kusmalar, ateşler, baş dönmeleri, halsizlik, iştahsızlık, gözyaşları…
Burası çocuklarımız için cehennemden farksız olsa da biz anneler için umut kapısı olacak kadar iki yüzlüydü.. Küçücük bir damla bile hiçbir hücre barındırmayacak kadar güçlü olduğu için gözlerimizin önünde eriseler bile elimizden gelen tek şey, ölmemeleri için dua etmekti… Ne garip.
Önceden ölüm kelimesi bana çok uzak ve soğuk gelirdi. Şimdi ise bir o kadar yakın ve sıcaktı.
“Ne yazık ki birçok hastamızı nakile geçmeden dozlarla hücreleri temizlediğimiz süreçte kaybettik. Bu Oldukça önemli ve ağır bir süreç,” sözleri kulağımdan eksilmiyordu hiçbir zaman. İşte tam da bu yüzden o geri sayım fazlaca önemliydi…
Bu bizim son şansımızdı artık. Başarılı olur ve nakil sonrası iki yılda hiçbir atak almazsak ömür boyunca huzurlu ve sağlıklı olacaktık ama şimdilik, buz dağının görünmeyen o yerinde yaşama tutunmak için çırpınmaya devam ediyorduk.
Sessizlik hem vardı hem en uzak şeydi zihnime. Ayas’ımı öylece izlerken artık yaş bile kalmayan pınarlarımın yangınlarında yandı ruhum. Dışarıdan gelen ağlama seslerine artık alışmıştık. Bir annenin, şirin masallar eşliğinde küçük kızına yemek yedirme çabalarının sesini dinliyordum diğer yandan da. Ağır bir nefes alıp, odanın bir köşesinde öylece bekleyen erzaklarımıza bakındım. Ayas’ın en sevdiği şeylerdi ama bir tanesinin bile paketi açılmamıştı. İstemiyordu. Yediremiyordum. Papatyam giderek daha da soluyordu.
Yeniden ona bakındığımda, ayağa kalktım sakince. Artık, “Rahatsız etmeyim, uyusun,” gibi bir durumun içinde değildim. Hatta keşke uyanık kalsa da zaman geçirsek diyordum. Korkum içten içe artıyordu geçen her zamanda. Yanına geçtiğimde minik burnunun önüne getirdim parmaklarımı. Nefes alışı o kadar ağır oluyordu ki, bazen göğsünün şişip şişmediğini anlamıyordum bile.
Burada neredeyse tamamen yalnızdım. Mahir zaten uğramaz olmuştu. Aramızdaki karı koca ilişkisi yok dersem, yalan olmazdı. Hatta artık bırak ilişki kırıntılarını, nefret tohumlarını besliyordu akan her gözyaşı.
Kapı açıldığında içeriye giren kişiye döndüm sakince. Hemşire, elindeki dosyayı yatağın ucundaki kısma koyduğunda bir şeyler yazıp, karaladı.
“Ayas, bir şeyler yiyebildi mi?” diye sordu sessizce. Zaten uyanmazdı ama dikkat ediyor oluşu mest etti içimi. Sert davranışları ve gürültüleri yüzünden kavga ettiğim hemşireleri düşündükçe bu basit ilgiler, hürmet duyulası oluyordu.
“Hayır,” diyerek cevapladım onu.
Dudaklarını birbirine bastırdığını düşündüğüm bir hareketlilik yaşandı maskesinde. Üzgün bir ifadeye büründüğünde, yatağın diğer tarafına gelip, güçlü kalabilmesi için takılan mama seruma bakındı. Elini nazikçe alnına koyduktan sonra, “Ateşi rahatlamış,” dedi.
Derin bir nefes alıp, burukça gülümsedim. “Çok şükür. Bugünden rahat ama dün çok kötüydü.”
“Artık son güne geldiği için bedeni son savaşı yapıyor. Dünden sonra bugün rahat olması bizim için iyi bir gelişme.” O konuşurken bir umut filizi canlandı yüreğimde.
“Yani kanser hücreleriyle savaştığı için ateşi yükseldi ama şimdi hücreleri yenmiş olabileceği için mi ateşi sakinleşmiştir diyorsunuz?”
Bakışlarımı yakaladığında, gözleri gülümsüyor olsa bile bir hüzün yakaladım bakışlarında. “Artık bu işleri bizler kadar iyi anlıyorsun annesi.” Yeniden Ayas’ıma bakınıp, kontrol amaçlı koyduğu ateş ölçeri geri çektiğinde, “Otuz yedi buçuk,” diyerek tamamladı sözlerini. Elindeki dosyaya yeni bilgiyi eklerken dün kırk dereceye merdiven dayayan ateşine oranla bugün yine de sıcak olsa da daha az olmasını ele alıp, huzurlu bir şekilde derin nefes aldım.
“Yanaklarındaki kızarıklıklar da gitti.”
Hemşire de bakındı. “Evet.” Bana onay verdikten hemen sonra kapıya doğru ilerledi diğer odaya geçiş yapmak için. “Yine de her şey yarın yapılacak testte belli olacak. Eğer biraz da olsa kanser hücresi gözükürse tedavi devam edebilir ama sıfır oranı alırsak artık son adıma geçeceğiz.”
“Tamam,” diyebildim sadece. Başka hangi söz söylenebilirdi ki zaten. O kapıdan çıktı, ben yaralı güvercinimin nefesini bir kez daha kontrol edip, koltuğa geçtim.
Gecenin saatlerinden haberim yoktu son zamanlarda. Zaman sadece akıyordu. Ağlayan sesler azaldığında saat üçtü. Sessizlik konuşmaya başladığında gece dörttü mesela. Şehrin suskunluğu ise beşi işaret ediyordu. Hareketlenen ilk şeyler koridor oluyordu saat altıda ve beraberinde şehir de uyanıyordu. Çocukların ağlayışı yedide yeniden başlıyordu. Visitelerle birlikte…
“Anne,” sesi geldi zayıf olsa da bir umut arar şekilde. Ayas’ımın uyanışı ile benim günüm ancak başlıyordu.
Yanına hemen geçip, “Efendim canım,” diyerek varlığımı belli ettim hemen.
“Yine burada mıyız? Ben eve gitmek istiyorum. Kardeşimi özledim.”
“Gideceğiz kardeşinin yanına da oğlum. Doktor ablaların, ağabeylerin senin ayaklarındaki ağrıları iyileştirsinler hemen kardeşinin yanına gideceğiz.” Yüzünü düşürüp, dudaklarını büzdü. Tutunacak kirpiği kalmamış gözlerinden aşağı yuvarlandı gözyaşları. Sesi fazla çıkmadı ama içi feryat figandı, anlıyordum. Elini tutup, şefkatle severken, “Gideceğiz oğlum, ağlama annem. Kurban olurum sana ben.”
“Ben şimdi gitmek istiyorum.” Bir umutla bakındığı sırada içeriye gelen doktor ve hemşirelerle elini yüzüne kapatıp, ağlayışını çoğalttı. Günler boyunca yaşadığı yoğun tedaviye yeniden gireceğini düşünmüştü belli ki. “İstemiyorum artık, canımı acıtıyorsunuz. Böyle iyileştirme mi olur?” Titreyen sesiyle kızmaya çalıştı gücü yettiğince. Doktora bakındığımda, anlayışla eğdi kaşlarını.
“Ama Ayas, bugün sana o ilaçlardan vermeyeceğiz,” diyerek geldi yanımıza. Yumuşak ses tonunu bir an bile değiştirmeden hemen yüzünün karşısına geçtiğinde, eldivenler içinde kaybolan elini tuttu usulca. “Bugün sadece bir işlem izin verir misin? Daha sonra birlikte sonuçlarına bakalım, tamam mı? Güçlü ağabeysin sen, değil mi?”
Başını salladı hafifçe. “Kardeşimi koruyacağım ben. Bana karışan kötü mikroplar ona gitmesin diye koruyacağım onu.”
“Evet oğlum, kardeşini hep kollarsın tabi sen.” Başını sevdi şefkatle. Ağırdan aldığı hareketleri, onu incitmemek için yoğun çaba veriyordu. “Ama bunun için bize izin vermelisin, anlaştık mı?”
“Ama siz canımı çok acıtıyorsunuz.” Titredi sesi yeniden. Kalbim ise her hecesinde paramparça olmaya devam ediyordu.
“Daha önce canını yaktığımız için özür dilerim. Sen güçlü ol diye hepimiz seni iyileştirmek istiyoruz.” Yanında gelen hemşireleri göstererek konuştu.
“Yine acıyacak mı?”
“Elimden geldiğince acıtmamaya çalışacağım.”
Bana baktı o an Ayas’ım. Tam olarak ne düşünüyor bilemiyordum ama bu kadar olgun davranması canımı hem yakıyor hem de ona minnettar oluyordum.
Daha sonra Ayas’ım onay verdi onlara. Hemen iyileşip, kardeşine gitmek istiyordu. Tam olarak nelerle boğuştuğunu, nelere göğüs gerdiğini ve neleri yendiğinden haberi yoktu. Gelen gideni anlamıyordu. Sadece iğneler, serumlar, ilaçlar, ağrılar ve beyaz rengiydi onun anladığı şey.
Beyazı sevmiyordu…
Beyaz giyinen herkesi doktor ve hemşire sanıp, uzaklaşıyordu.
Sonra kemik iliği biyopsisi başladı. Ellerim bağrımda, dualar ederken öncelikli dileğim canının yanmamasıydı. Artık ne ruhum dayanıyordu onun gözyaşlarına ne de kalbim. Bir yalaz sarıyordu her bir yanımı. O ağladıkça küllerim bile kalmayacak şekilde yanıyor gibi hissediyordum artık. Beş ila on dakika süren kısacık bir süre sonrası bir hafta, on gün arası bir zamana patoloji sonuçlarına sıra geçtiğinde, bir tık daha rahatlasam da olumsuz ihtimaller zihnime geldikçe kalbimin yeniden panik atağa ilerlediğini hissediyordum.
Ayas’ımın yanından bir an bile ayrılmadın tüm süre boyunca. Yemek yemesi için katta bulunan minik mutfakta hazırlıklar yapsam da hiçbirini yemek istemiyordu. Ne koku ne de görüntü ilgisini çekmiyordu. Saatlerce oynamak istediği oyunlardan sıkıldığını söyleyip uyumak istiyor, bazen de kendiliğinden uykuya düşüyordu.
Günler günleri aynı senaryo ile kovaladığında, visite ile birlikte odaya elindeki kağıtlarla giren doktorumuz, parıldayan gözleriyle baktı bize. “Hadi gözümüz aydın,” dedi sevinçle. “Ayas yine yendi. Şimdi son adıma geçme vakti annesi. Hücreler sıfırlanmış, iliği vermeye tamamen hazırız.”