Kemoterapilerle yorgun düşen ve hâlâ daha kanserle savaşan, inanılması güç olacak şekilde sadece altı kilo kalmış bir beden... Daha ne kadar dayanabilirdi? Direnecek gücü kalır mıydı ki? Delik deşik olan masum teni, kahkahalarından çok korkularının ve gözyaşlarının hızlandırdığı o minik kalbi...
Nasıl direnirdi, nasıl başarırdı?
Ama yapıyordu işte. Ayas'ım her şeye karşı, küçücük bedeniyle dik durabiliyordu.
Nakil sonrasında doktorların uyarıları olmuştu... Ciddi komplikasyonlar gelişeceği için anbean takip halinde kalmıştık. Doktorlar... Hemşireler... ben.
Beslenme sorunu eskisinden de daha ciddi bir duruma gelince Nazogastrik takılmıştı. Beslenme Sondası... Daha önceden, beslenmesi için uygulanan yöntemlerde enjektörle çekilen süt, elle yavaş yavaş verilirken burada her şey cihazlar ile oluyordu. Böyle bir şeyi ilk defa görmüştüm görmesine ama oğlumun her bir yanından uzanan kablolar görmek kalbimi yerle yeksan ediyordu.
Burnundaki kablodan bir yere, kalbi üzerindeki kateter bir yere, kolunda tansiyon aleti ile başka bir yere, parmak ucunda nabız ve oksijen ölçen cihaz ayrı... Kablolar içindeydi.
Ayas'ım yatış pozisyonunu değiştirse, her şey o pozisyona göre değişmeliydi. Gözlerim biraz takılsa, biraz uyusam "Ayas!" diyerek açıyordum gözlerimi. Bir kablo ters kalmışsa hızla düzeltiyordum. Hepsini kontrol ediyordum. Gerekirse doğruca hemşirelere bildirip, durumun onayını alıyordum. Artık benim için ben yoktu. Ben tamamen Ayas olmuştum.
Ayas'ın canı.
Ayas'ın sağlığı.
Ayas'ın gözyaşı.
Ayas'ın neşesi.
Korkusu, siniri, şaşkınlığı, eli, ayağı..
Buraya ilk geldiğimizde onun eriyip biten damar yollarını gören doktorlar şaşkına dönmüştü. Normalde takılması gereken kateterler, önceki hastanede üç, dört kez denenmiş ama ya takamamışlardı ya da ameliyat ile takılması sonucunda enfeksiyon kapmış ve yeniden çıkarılmıştı. Orada da Ayas'ımın iyiliği için her şey yapılmış olsa da burası kadar değildi.
Önce damarları eridi sonra da bedeni.
Ve şimdi de ruhu eriyecek gibiydi... Korkuyordum. Yavrumun her zaman gülen o yüzü artık bana kızıyordu. Dışarıyı biliyordu. Diğer çocukları biliyordu. Artık bu dört duvar arasında durmak istemiyordu. Ben ona gideceğiz yavrum dedikçe, o bana artık inanmıyordu. Onu burada bilerek tuttuğumu sanıyordu. Çokça ağlıyor, kızıyor, bana saldırıyordu. Ellerimde ve kollarımda onun güzel dişlerinin izi oluyordu zaman zaman.
Ona kızamıyordum ki... Nasıl kızardım ki papatyama? İçim parçalanıyordu daha çok. Onun gözlerinden akan her bir damla benim ömrümden bir yıl siliyordu sanki.
Bana kızıyordu... Küsüyordu... Sonra yeniden o minik eliyle elimi tutup, kendi beline sararak onunla uyumamı istiyordu.
Her zaman olduğu gibi ilik naklinden sonraki süreçlerde de gelen tüm maddi yardımları Ayas için kullanmaya çalışıyordum. Olmasını asla istememekle birlikte belki bir yerde benim kadar yardıma muhtaç olan vardır diye, gönüllülerden gelen yardımlarda sadece ihtiyacımız olduğu kadar alıyordum. Eğer ben almadan, bize verilen fazlalık yardım olursa bir başka çocuğa veriyordum.
Hayata aynı açıdan değil, aynı acıdan bakmaktı bu. Herkes kendince aynı açıdan bakardı zaten. Önemli olan aynı acıyı görebilmekti.
Fakat hayat bu ya... İnsanlar 'Seni anlıyorum,' derdi demesine ama düşen biri için el uzatanlar da, 'Ben yaptım,' böbürlenmesine girecek kadar sahne oynamayı severdi.
Şahit olmuş muydum böylelerine? Çok kez.
Yatan hastalardan birinin yakını sayesinde sosyal medyada ve kan grubu hesaplarında destek bulabileceğimizi öğrenmiştim. Bu dönemde Ayas'ın oldukça fazla kana ihtiyacı oluyordu. En önemli olan ise Trombosit denilen, sadece erkeklerden kabul edilen kandı. Vericiler buna temkinliydi çünkü bu kanın alınma süreci yaklaşık iki saat sürüyordu. Dolayısı ile kan veren kişi bitkin düşebiliyordu.
Kan verebileceğini söyleyen kişiler olsa da bazıları yakın zamanda diş tedavisi olduğundan, bazıları antidepresan, alkol, ağrı kesici kullanımından, kimisi yıl içinde ameliyat olduğundan, dövme yaptırdığından dolayı kan veremiyorlardı.
Bazıları söz veriyor, gelmiyordu.
Bazılarının sadece telefon sohbeti yapmak istediğini bazen sonradan anlıyordum. Hatta Ayas'ın sağlığıyla bile ilgilenmeyip tek amacı sapıklık olan çirkin zihniyetler bile vardı... Hasta kan bilgileri ile beraber ulaşım yapılacak kişinin, yan benim adım ve numaram yazdığı için, bu durumu çirkin amellerle kullanacak kadar karakter yoksunu insanlar... Çok fazlaydı.
Nasıl yaparlardı bunu? Nasıl içleri rahat bir şekilde bu düşünceye girerlerdi? Küçük bir çocuğun, yüreği yanan bir annenin üzerinden kendi kirlerini beslemeyi nasıl kabul ederdi vicdanları?
"Artık yetersizdi telefon başında oturup beklemek. Her söze bel bağlamak. Artık kendim bizzat bir şeyler yapmak zorundayım. Ayas'ın kana ihtiyacı varsa bunu insanlardan bizzat isteyebilirim. Ne kaybedebilirim ki?"
Günler öncesinde kendime söylediğim söz buydu.
Şimdi ise kaçıncısında olduğumu bilmediğim günün birinde, baygın düştüğüm kaldırımdan kaldırılmış ve biraz önce uyandırılmış bir anne olarak, bileklerime sürülen kolonya ile hastaneden uzakta olsam bile oranın kokusuyla öylece oturuyordum.
"Ankara'nın sıcağında hiçbir önlem almadan böyle gezilir mi?"
Bu sözü birkaç kez duymuştum. Onlar bana güneş diyordu, ben onlara kan diyordum.
Bazen para isteyeceğimi düşünenlere, "Kan bağışı yapar mısınız?" dediğimde, şaşkınca bakıyorlardı yüzüme. Tabii, nasıl bakmasınlar ki? Daha kaç kere görmüşlerdi benim gibi birini diye soracak olsam bile, görmemiş olmalarını diliyorum... Öylesine kahrediyordu ki insanı bu, kimse yaşamasın itiyordum. Biz de kurtulalım. Biz de yaşamayalım daha. Ayas'ımın bu sokaklarda elimden tutarak yürümesini, bir kafeye girip serin içecekler içmemizi, istediği parkın istediği oyuncağında eğlenmesini görmek istiyordum.
Ama şu adımda bize kan lazımdı. Hem de bir grup değil... Yaralı güvercinim öylesine kan almıştı ki şu yaşına kadar, artık kan gruplarında değişim olmuştu. Trombosit Kan, ABrh negatif olmalıydı. Zor bulunan bir sınıftı. Eritrosit ise Arh negatif sınıfındaydı. Ne garip.
Hem negatif sınıf bulmalıydım hem de iki ayrı sınıf. Trombosit için erkek verici olma kuralı vardı ama normal kanı olan Eritrosit için bu kural yoktu. Bu açıdan biraz olsun rahat olsa da esas önemli olan Trombosit'i bulmaktı.
Kalktım ayağa sakince. Bana yardımcı olan esnafa yeniden teşekkür ettikten sonra sokaklarda gezmeye başladım bir kez daha. Fazla geç de kalamazdım. Ayas uyanır ve beni göremezse korkardı. Yanında durmasını rica ettiğim ve beni kırmayan bir hemşire olsa da Ayas, ondan da korkabilirdi. Her beyazdan korktuğu gibi...
Adımlarım beni caddelerde taşırken birkaç esnafın daha ziyaret ettikten sonra artık bugünlük son diye düşündüğüm işletmenin kapısından girmek için yöneldim. Sıcak yemek kokusu vurdu yüzüme birden. İçerideki insanlara şöyle bir bakınırken dikkatimi çeken ilk manzara çocuklu ailelerdi. Gülen çocuklar, onların saçlarını okşayan anne. Ve baba.
Zihnim o an için konuşmaya devam etseydi eğer bir boşluğa düşerdim. Keşkelerin kırbaç olduğu hayal kırıklığı adındaki o boşluğa.
"Buyur abla," dedi buğulanmış camın diğer tarafında, elinde kepçe tutan adam. "Hangisinden verelim?"
"Teşekkür ederim, yemek için gelmedim. Size bir şey sormak istiyorum," diye yanıtladım.
Ses tonum mu, yoksa bakışlarım mı farklıydı bilmiyorum ama uğraştığı işi bırakıp, ara sıra kurduğu göz temasını şimdi tamamen vermişti bana. "Buyurun, adres mi soracaktınız?"
"Yok. Kan grubunuzu sormak istiyorum. Yani, şey..." Derin bir nefes aldım ve bir adım yaklaştım cama doğru. "Oğlum buradaki bir hastanede yatıyor. Lösemi hastası ve yeni ilik nakli oldu. Kan gerekiyor ona ve doktorlar erkek vericilerden bağış toplamamız gerektiğini söyledi. Allah rızası için..."
"Dur dur ablam sakin ol, kan grubu ne çocuğun?"
"ABrh negatif," dedim öncelikli olanı öne sürerek. "Ve Brh negatif."
"İki çocuk mu?"
"Yok, oğlum için. Çok fazla kan nakli olduğundan Trombosit adındaki kanı ile normal kan arasında değişiklik oldu."
Yüzüme baktı bir süre. Böyle bir konuda yalan söylemeyeceğimi biliyor olmalıydı. Dudaklarını sıkıp başını bir süre salladıktan sonra, "Ahmet!" diye seslenerek arkasını döndüğünde, elindeki tepsi ile oraya yaklaşan başka bir adam cevapladı onu.
"Heh, buyur ağabey?"
"Kardeş, senin kan grubun ne?"
"Arh pozitif, neden ki?"
"Bu ablamızın oğlu hastaymış, Allah şifasını versin Lösemi olmuş çocuk. Kan lazımmış."
"Geçmiş olsun abla," dedi Ahmet adındaki adam bana döndüğü sırada. "Kan grubu ne?"
"Allah razı olsun. ABrh negatif."
Benim cevabımdan hemen sonra, "Bir de Brh negatif lazım kardeşim. Çocukcağız nakil olmaktan iki farklı kan grubuna sahip olmuş."
"Deme ya..." Sıkıntılı bir nefes çekti içine. Kalbimde oluşan burukluğun yanı sıra birileri benim oğlum için iyi şeyler düşündü, acımı anladı diye mutlu da hissetmiştim. "Ben bizim çocuklara bir sorayım da yanlış hatırlamıyorsam negatif grubunda olan vardı ama yalan olmasın hangi kan grubuydu tam hatırlamıyorum. Sen hastane bilgilerini, çocuğun adını kağıda yaz, bize ver. Sevaptır biz de tanıdıklara sorarız, söyleriz ya."
Bir umut filizi açtı bağrımda sanki. "Allah razı olsun," dedim, onun sözü biter bitmez. İnsanlığın hâlâ daha insanlar arasında var olduğuna yeniden tanık olurken yorgun bedenim ve dizlerime rağmen bu sevinçle saatlerce daha dolaşabilirdim.
Ama Ayas'ım o kadar zaman bensiz kalamazdı...
Uzatılan kağıt ve kalemle gerekli tüm bilgileri yazdıktan sonra yeniden teşekkür edip, oradan ayrıldığımda doğruca hastane yoluna adadım kendimi. Hızla çarpan kalbimde mutluluk vardı. Çok zorlu zamanları oğlumla el ele verip, aşmıştık. Çok acılar çekmiş ama yine yılmamıştık. Yılmaya da hakkım yoktu benim.
Yarın bir başka yerde yeniden dolaşırken de mücadelem devam edecekti. Oğlum için.