İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 22 · 8 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 22

58 Gün İçi

2016, Temmuz Günleri... Bir ay sonra Ayas üç yaşında olacaktı. Aslında hâlâ daha küçücük bir bedenin küçücük bir ruhuydu. Üç yıllık hayatına akıttığı gözyaşları kaç yıla bedeldi peki? Beş? On? Daha fazla?

Cevapsızdım.

Bir saat önce hastaneden çıkış yaptığımda, parmak uçlarımda onun gözyaşları vardı. Çoktan kurumuşlardı ama hâlâ daha yanıyordu tenim. Bir anne, kendi canından olanın hüznüne nasıl alışabilirdi ki? Her damlası, ilki gibiydi. Her yürek kırgınlığı bir diğerinden daha d ağırdı...

Oturduğum yerden kalktım sakince. Parmak uçlarımdaki bakışlarım, alamadığım derin nefesimin eşliğinde gökyüzüne kalktı. Açık sema, tek tük uçan kuşlar, her yaştan insanın sesleri...

Bu kez daha az işlek bir yerde olsam da yine de binaların altında kurulan işletme sahipleriyle konuşuyordum. Bugün biraz daha farklıydı sanki. Birkaç saniye göz temasından sonra geçiştirilen cevaplar, "Benim olmayan dertle ilgilenmiyorum" der gibi havada sallanan eller... Çok garipti hayat. Bir gün gülüyor, diğer gün vuruyordu.

İnsanları anlamak isterdim. Bir zamanlar.

Ama artık, insanlığı bırakan insanları anlamaya çalışmayı bıraktım.

Sokaklarda ilerlerken o erkek yurdunu gördüğümde bir güneş açmıştı yağmurlu yüreğimin ortasına. Oradan içeriye girerken mesela... Umutlarım bambaşka parlaktı. Yüzlerce işi tek bir çatı altında ve hepsi erkek... Kapıda beni ilk önce karşılayan güvenlik, durumu söyler söylemez hemen izin vermişti.

Merdivenleri nasıl tırmandığımı bile hatırlamıyorum fakat parlak umutlarıma koca bir avuç çamur atan sözleri dudaklarından döküldüğü her bir saniye zihnime kanaya kanaya kazınmıştı.

"Kendi özel grubumuz içerisinde bağış veriyoruz."

"Mübarek kan başka bir kişiye asla verilemez, bu bizim için bir günahtır."

Neydi bu sözler?

İnsanlık değildi. Dindarlık değildi. Koruma değildi.

Kendi grupları dedikleri her ne ise onun dışındakiler insan değil miydi? Benim oğlum bir can değil miydi? Biz de Müslümandık...

Ama hayır. Bunun ne veya kim olduğunla ilgisi yoktu, bunu anlamıştım. Olay sadece karakterdi.

Olanlar ve olmayanlar.

Benim parmaklarımı hâlâ daha yakan o gözyaşları, hangi çocuğun gözünden akarsa aksın yakardı canımı. Kendi çocuğu olmasa bile "Anne!" diye bağıran her çocuğa yardım etmek umuduyla dönüp bakan bakışlar vardı bu dünyada.

Her şey gerçekten de tamamen karakter meselesiydi.

Sokakta yürümeye devam ederken bakışlarımı aydınlatan bir fikirle kaldırdım başımı. Yeniden filizlendi sevincim. Hızım kendi kendine artışa geçti. Ne kadar doğru ne kadar yanlış düşünmedim ki zaten en kötü, yurttaki müdürün söylediği gibi birkaç geveleme ile geri döndürülürdüm. Ama umudu boş geri döndürülmezsem de Ayas'ım için dolu bir umutla hastaneye dönmüş olurdum. En yakındaki işletmeye girdiğimde, aklımdaki iki yerden en yakın hangisi ve nerede olduğunu öğrenir örenmez, yağmur sonrası parlayan gökkuşaklarımla attım tüm adımlarımı. Avuçta tutulduğunda hissettiğimiz bir kuşun kalbi kadar hızlı atıyordu kalbim.

Ve sonunda geldim:

Polis Merkezi.

İçeriye girdiğimde bir an için ilk olarak hangisiyle konuşmam gerektiğini düşünürken, elindeki birkaç kağıtla birlikte yanındaki kişiyle konuşan memur, bakışlarıyla beni yakalayarak, "Buyurun hanımefendi?" diye çağırdı bana. Yüzümdeki akıl karışıklığını yakalamış olmalıydı.

Yanına yaklaşmak için hareketlendiğimde o da duruşunu düzelterek bana doğru geldi. "Kolay gelsin Memur Bey, ben sizinle önemli bir konu hakkında konuşmak istiyorum. Daha doğrusu yardım almak istiyorum," diye konuştum.

Başını hafifçe sallayıp, kapısının açık olduğunu gördüğüm bir odayı işaret etti kağıtları tutan eliyle. "Buyurun, konuşalım." Odaya ilerlediğimizde, koltuğuna oturduktan sonra hâlâ daha ayakta durduğumu fark edince, rahat olmamı ister gibi bir ses tonuyla söze girdi yeniden. "Oturun lütfen, ayakta kalmayın." O sırada, o da önündeki dosyaları ve kağıtları kenara alıp, ellerini birleştirdi masa üstünde. "Buyurun, sizi dinliyorum."

"Ben sizden yardım istiyorum Memur Bey. Benim bir oğlum var, Önümüzdeki ay üç yaşına girecek."

"Allah bağışlasın."

"Allah razı olsun. Kana ihtiyacımız var. Oğlum Ayas, Lösemi hastası. Oldukça zor dönemler geçirdik inanın. En son ilik nakli oldu ama sürekli kan takviyesine ihtiyacı var. Çok zor bulunan bir kan grubu."

"Allah tez zamanda şifa versin kardeşim. Kan grubu nedir? Bizden tam olarak nasıl bir şey istiyorsun?" Ses tonundaki o samimiyeti yakaladım o an. Bedenimi her an çepeçevre sarmak için bekleyen tüm karanlık hisler birden yok oldu.

Yine de dikkatli ve saygın konuşmaya dikkat etmek için, ince eleyip sık dokumaya çalıştım her şeyi. Bıraksalar dünyaları anlatırdım ama dünyaları benden dinleyecek kişi var mıdır bilemiyordum da. "Çok fazla kan nakli aldığı için normal kanı ve doktorların Trombosit dediği erkek vericilerden alınması gereken kanı arasında grup farkı oluştu." Sözlerimi bitirmeye yaklaşırken dudaklarını sıkıp, gözlerini kıstı. Bu bana bir nebze daha cesaret verirken devam ettim. "ABrh negatif Trombosit için gerekli. Normal kanı ise Brh negatif. Sosyal medya kanallarında yardım toplamak için bilgi bıraktım ama inanın telefonu yardım için arayanlar ile amaçsızca arayanların sayısı başa baş gidiyor. Günlerdir sokakta gezip, insanlardan yardım istiyorum artık. Buraya gelmeden önce gittiğim yurttan geri çevrildim. Sonra aklıma Polis Merkezi ve Askeriye geldi."

Düşünceli bir nefes aldı o sırada. "Para için dolananlar ve evladının kanı için dolaşan anne..." diye mırıldandı kendi kendine. "Sokakta teker teker dolaşmaktansa bizzat buraya gelmekle çok doğru yaptın kardeşim. Benim kan grubum uymuyor ama ben bunun peşini bırakmayacağım. Sadece bu merkeze değil, çevredeki bütün Polis Merkezleri'ne durumu bilgilendireyim. İnsanlık ölmedi ya. Hem bir annenin yüzünü güldürelim hem de evladımızın şifa bulmasında bizim de desteğimiz olsun."

"Allah razı olsun Memur Bey... Allah ne muradınız varsa versin. Çok teşekkür ederim." Gözlerimin yaşardığını hissediyordum. Yurttaki kişinin söylediği şeylerden sonra şimdi bu adamın evladımı, evladıymışçasına benimsemesini görmek tedavi gibi gelmişti. Lokantadaki adamlar gibi... Dışarıdan ne durumda, nasıl gözüküyorum bilemiyordum ama bu mutluluğun tarifini bulamadım o an. Teşekkürlerime karşılık gülümseyip, destekleyici cevaplar verdiği sırada, hastanenin ve bizim isimlerimizi, kan grubu bilgilerini ve iletişim numaramı bir kağıda not etti. Çay ikram etmek istediğinde Askeriye'ye de uğrayıp, oğlumun yanına dönmem gerektiğini söyleyerek oradan ayrıldım. Zaten gördüğüm insanlık, dünya yüzeyindeki herhangi bir çaydan daha güzeldi.

Oradan ayrıldıktan sonra bu kez Askeriye'yi buldum. Yol uzun muydu, kısa mıydı pek fark etmedim. Sürgülü kapının önüne geldiğimde, görevli askerlere durumu anlattığımda, yanlarına çağırdıkları başka bir askerle yetkili komutanla görüştürdüler beni. Oraya gidene kadar yolumuzun üstündeki birkaç askerle görüşmeler yaşanmıştı. Bazıları olaya imkansız baktı. Bazıları da Trombosit uymasa da normal kan uyuşması ile kan vereceğini söyledi. Günün sonunda ise komutan da bana yardım edeceğini söyleyerek bilgileri aldığında, hastaneye dönene kadar bir saniye bile yorgunluğumu hissedemediğim büyük bir sevince kavuşmuş olmuştum. Güneşin şalımı oldukça ısıttığını ve boğazımın ne denli kuruduğunu, hastane kapısından girdiğimde aldığım o serin hava ile hissetmiştim adeta.

Hiç vakit kaybetmeden kendi katımıza çıktığımda, gerekli bütün temizlik işlemlerini en ince ayrıntısıyla yapıp, Ayas'ımın yanına geçtiğimde, onu emanet ettiğim hemşire, "Bir ara uyandı, biraz ağladı. Senin ona oyuncak almaya gittiğini söyledim, diyerek bir oyuncak uzattı bana. O an hem, oğlum için neden oyuncağı bizzat almadığıma içim giderken hem de hemşiremizin bu kadar ince düşünmesine mest oldu gönlüm. Teşekkür edip, koltuğa oturarak birkaç yudum su içmiştim ki, gözlerini açan yavrum uykulu sesiyle çağırdı bana.

O gün, o andan sonra Ayas'ımla onu yalnız bırakmak zorunda kaldığım tüm günler için istediği tüm anları dolu dolu yaşatmaya çalışıp, yeni oyuncağıyla diğer oyuncaklarını arkadaş yapıp, oyunlar oynadık.

Yapabildiği kadarıyla.

Eski enerjisi fazla yoktu ama ilik aldığı ilk günlerdeki o yorgun bedenine oranla daha iyiydi tabii.

Günlerimiz geçti. Gecelerimiz oldu.

Ve gecelerimizin de gecesi oldu...

Ankara'nın göbeğinde, aniden duyulan korkunç bir sesle başladı her şey. Koridora çıkan kişiler yeni sesten sonra çığlık atarak birbirine sarıldı. Ayas'ımın kulaklarını ellerimle kapatıp, her an olabilecek her türlü şeyi göz önünde bulundurarak bedenimi onun bedenine siper etmeye hazır şekilde bekledim. Önceki zamanlarda Ayas'a gösterip oyun kurduğum, gökyüzünde bulut bırakarak uçanların sesleri, o gece çığlıklarımıza karıştı.

Koca bir hastane sabaha kadar uyanık kaldı.

Koca bir şehir gibi.

Koca bir ülke gibi...

Günler günleri kovaladı daha sonra. Yaşanılan her şey yaşayanlarda yaşamaya devam etse de dışarıdan bakanlarda çoktan iyileşti.

Ayas'ım, hem giderek iyileşiyor hem de anlayamadığım şekilde solmuş gibiydi. Çok çabuk yoruluyor, nefeslerini hızlı alıp veriyordu. Gün aralığında yapılan testlerde Biyokimyası'nın giderek iyileştiği gözüküyordu.

Daha sonra ise neden hep yorgun olduğunun sebebini öğrendim. Biyokimya yavaşça düzene girse de Akciğer fonksiyonları yetersiz kalıyordu. Minik vücudunun Satürasyon değeri düşük çıkıyordu. Tedaviler bu durumlar üzerine giderken artık telefonlarım eskiye oranla çok daha aktif oluyordu. Bu kez, amaç dışı arayan değil, gerçekten yardım için arayanlarla oluyordu sohbetim. Ankara'nın içinden olup, uzak veya yakın her konumdan arayan vardı. Şehir dışından arayanlar artmıştı. Kanı uymayanlar bile hastane için kan vermeye geliyordu. O kadar farlıydı ki insanlar... O kadar bambaşkaydılar ki birbirlerinden. Tamamen zıt karakter gibi gözükse bile aynı amaç uğruna kan verme odaları önünde kuyruk olan, destek için arayan gelip yardım etmek isteyen... Hayat gerçekten de rengarenk insanlarla doluydu ve çok güzeldi. İnsanlara önyargı yapan biri değildim fakat buna rağmen insanlara bakışım önemli ölçüde bambaşka bir boyut kazanmıştı.

58 gün sonunda, son yapılan test için doktorumuzla görüşmeye gittim. Ayas'ım uyurken herhangi bir hareketlenmesinde bedenindeki kablolarda sorun olmaması için hemşirelerden birisi yeniden yardım için oğlumun yanına geçmişti.

Doktorumuz Mehmet Bey'in kapısını tıklattım.

"Gel," dedi içeriden gelen sesi.

Güzel şeylerin umuduyla kolu çevirip içeriye adım atarken, "Hocam..." diye sakince duyurdum sesimi. Bir arayış vardı bir de temkin.

"Gel Nurdan, otur."

Oturdum. Bilgisayarın ekranında dolaşan bakışlarından sonra ellerini karnının üzerinde birleştirdi. İfadesi biraz yumuşaktı ama biraz ölçülüydü. "Hocam, nasıl çıktı sonuçlar? İyileşmesi ne durumda oğlumun?"

"Ayas'ın Biyokimyası daha da güzel gelişme kaydetmiş. Bedenindeki sistemde herhangi korkulacak bir durum yok. Ama Satürasyon değeri hâlâ daha istediğimiz sonuca ulaşmadı. Hatta beklediğimiz gelişmenin de altında."

Sevincim yarım kaldı yeniden. Neden artmadığını düşünmenin yanı sıra bu gidişle olabilecek ek bir rahatsızlık olur mu, olursa ne olur diye endişelerim günden güne büyürken artık daha da artmıştı. "Peki ne olacak bu böyle? Eğer artmazsa nasıl toparlanacak?"

Endişelerimi anlayışla dinleyip, başını sallayarak sorularımı onaylar şekilde salladı başını. Sandalyesinde öne gelip, ellerini masaya koydu. "Aslında bunun için de bir düşüncemiz var. Buna daha çok sana güvendiğimiz için karar verdik. Moral bozukluğu, iyileşmekte olan hastalığı geri bile çekebiliyor. İlaçlar kadar, hastanın psikolojisi de oldukça etkili oluyor. Ayas'ı biraz olsun hastaneden uzakta tuttuğumuzda değerlerinin nasıl etkkilendiğini gözlemleyeceğiz. Hastane yakınlarında bir eve geçiş ile takibi devam ettirelim. Olası olumsuz bir durumda hastaneye yatışı hızlıca yaparız ama oldu ki değerler düzelmeye başladı, bu çok iyi bir gelişme olacağından, steril ortamı oluşturulmuş evde durmaya devam edebileceksiniz. Bu süreçte hem Ayas'ın hem de senin, hastane ortamından uzakta dinlenmeye ihtiyacınız var."

Bölüm sonu

2 yorum

  • Hikayenin gerçeklikten uyarlandığını bilmek çok zor daha ds zor olan şey bunları birinin gerçekten yaşaması.....

  • Kan başkasına verilmez mi acaba senin kana ihtiyacın olsa aynısını söyşer misin