Doktorumuzun haberiyle zihnimde bir gün ışığı parlamıştı adeta. Odaya geçip, Ayas’ın ellerini öperken karma karışık duygular içerisindeydim. Daha çok, onun artık bu ilaç kokuları arasında kalmayacak olması bazı kelebekleri uyandırıyordu içimde. Bu güzel bir gelişmeydi ve düşününce gerçekten de mantıklıydı. Daha özgür bir alan ve daha rahat psikoloji… Her şeye derman olabilirdi.
O gün, hatta o andan sonra hastane yakınlarındaki ev kiraları üzerine araştırmaya geçtik. Bir yıla kadar burada durmalı ve hastanemiz ile bizzat iletişim halinde kalarak her şeye devam etmeliydik.
Fakat hiçbir şey, söylendiği kadar basit değildi. Mahir zaten maddi bir destek sağlamıyordu. Kendi gelirim de yoktu. Bir kez daha beş parasız bir şekilde, yüklü miktarlara mecburdum… Üstüne üstlük, hastane yakınındaki evler, diğerlerine göre çok daha pahalıydı. Düşene bir tekme daha atmak misali. Can derdinde olan kyouna, et diye bakan kasaplar… Oraya muhtaç olduğumuzu bilen yapı sahipleri, normal fiyatların kat ve kat fazlasını söylüyordu çünkü ne derlerse onun mecburen kabul edileceğini biliyorlardı.
Başka seçenek yoktu.
Çevreye haber salındı yeniden. Tüm durumu güzelce belirttim ve o ağırlığın altına yeniden oğlum için girdim. Mahcup hissediyordum her defasında ama Ayas’ımın bir bakışı bile her şeye bedeldi benim için. O bakınca, gülünce, elimi tutunca… Hiçbir şeyin önemi kalmıyordu. Dağlar mı? Ağır değildi. Yeter ki oğlum gülümsesin isterdim.
Çok zaman geçmeden uzaktan bir akrabamızdan haber geldi. Bir el uzanmıştı omzumdaki yüklere. Evin kira bedeli, bir yıllık ya da altı aylık toplu ödeme ile isteniyordu. Bir yıl fazlaydı… Belki daha fazla belki daha az kalacaktık burada ama bana uzanan iyilik eline daha fazlasını dileyerek bakmak istemiyordum. Kimseyi zor duruma düşürmek de istemiyordum.
Kalacağımız ev belirlenir belirlenmez altı aylık bir kontrat imzaladık ve ödemesi yapıldı. İnsan, bu durumlardayken nasıl düşünmesi gerektiğini bile şaşırıyordu. En yakınlarından gelmesi gereken o yardım, uzaktan geldiği için, şanslı mıydım, bahtsız mı?
Hastaneden önce hiç tanımadığım insanların beni zaman zaman arayıp, Ayas’ın durumunu sormaları en güzel şansımdı belki ama en yakınlarımın, çok üzüldüklerini dile getirip, arayamadıklarını söylemesi neydi, anlamak mümkün değildi.
Kim daha çok üzülüyordu?
Koşarak, kahkaha atarak, oyunlar oynayıp, tatlı tatlı nazlanarak büyümesi gereken yaşında, en ağır tedavilerle, ağrı ve acılarla savaşan minik bedenin sahibinden, o minik bedenin en ufak bir iç çekişinde canı en derinden yanan bir anneden daha çok kim üzülüyordu?
Eve geçtiğimizde ödeme ile yapılan anlaşmanın fotoğrafını, maddi yardımı yapan kişiye gönderdim. Böylece bir nebze olsun daha rahat hissedebiliyordum. Bak işte paran gerçekten burada. Bu sebeple kullanıldı…Yalan yok, kaçamak yok…
Bu da benim psikolojik savaşımın bir nişanesiydi belki de…
Eve geçtikten sonra her şey hem daha rahattı hem de daha sorumluluk yüklüyordu omuzlarıma. Her yer ve her şey steril olmak zorundaydı. Tek bir adım yeri dahi kirli olamazdı. Asla. Bir yatak, bir koltuk ve bir televizyon. Mobilyalar bunlardan ibaretti. Halılar toz tutabildiği için hiçbir yerde olmamalıydı. Aynı durum pencereler için de geçerliydi. Tül olamazdı. Yeniden bir ev ortamında olmak, unuttuğumdan daha güzel hissettiriyor olsa da kaburgalarımın arasında bir yere sıkıca tutunan o korku benden bir türlü kopmak bilmiyordu. Ufacık bir şeyde tüm paniğim otomatik olarak devreye giriyordu. Akciğer sorunu devam ediyordu ve doktorumuzla birlikte daha güzel duruma inanarak bu kararı vermişken, oğlumu daha zor bir duruma atma ihtimali beni yiyip bitirecek gibiydi.
Gece ve gündüz her ana alarm kurmuştum. 10ml ve 20ml şırıngalarla beslenme sütünü kendi elimle veriyordum ona. Bedeni asla ama asla güç kaybetmemeliydi. Ağız yoluyla aldığı çokça ilacı benimle beraberdi. Her biri için en ince hesap hazırdı.
Derin uyku nedir, bilmiyordum bile. Ufacık bir sesle gözlerimi açıyor ve hemen kontrole geçiyordum. Aslında her şey aynıydı, sadece ortam farklıydı. Oğlum, kapıdan içeriye girer girmez, “Burası artık bizim evimiz mi?” diye sorarken sesinde yakaladığım o minik sevinç kırıntıları bile bu boş duvarları, bir cennet bahçesi gibi resmetmişti gözlerime. Çünkü Ayas’ım mutluydu.
Günlerimiz geçti. En son ne zaman böyleydi hatırlayamıyordum bile. Evin temiz kalması için düzenli temizlik yapıyor olsam bile gariptir ki, içimdeki huzur o yorgunluğu hissettirmiyordu neredeyse. Yine diğerinden daha güzel bir günün ortasında, kendime yaptığım bir bardak kahveyi yudumlarken biraz daha canlanmış şekilde elindeki arabalarla ilgilenen oğlumu izlemeye koyuldum. Onunla oynardım, oyun kurucusu olurdum ama bu kez, kendi gücünü ele almaya çalışmasını izliyordu gözlerim. Her ne kadar birlikte alanımız olsa da ona kişisel alan sunmak da istiyor ve onu iyice gözlemlemeye çalışıyordum.
Kahvem bittiğinde hiç bekletmeden mutfağa götürüp, yıkayıp, direkt kurulayarak kaldırdım. Odaya yeniden geldiğimde, koltuğun üzerindeki telefonumu alarak, annemi aramak istedim. Ömer Utku’m, hiçbir zaman kabuk bile tutmammış yaramdı sanki. Kokusu burnuma gelir gibi olduğu çok zamanım geçmişti. Yanımda olmadığını bile bile etrafa bakınıp, en sonda da boş avuçlarıma çevirdiğim bakışlarla telafi etmiştim onsuzluğu. Ona sarıldığımı hayal ederek... Onu öptüğümü hayal ederek…
“Alo,” dedi annemin hafiften yorgun sesi.
“Alo, ne yapıyorsunuz anne, nasılsınız?”
Derin bir nefes sesi duyuldu. Sanki bir yerdeymiş de telefon için oturmuş gibi hissettirdi. “Ne yapalım kızım. Köy işleri, ev işleri. Bildiğin gibi. Sen ne yaptın? Ayas nasıl?”
Arabalarını yan yana sürmeye çalışan oğluma bakındım. “Yarın haftalık testini olacak, gelişmeyi daha iyi anlayacağım ama daha iyi geliyor bana. Gözleri daha canlı bakıyor.”
“Oh, iyi iyi… Allah daha da iyi etsin.” Sesindeki temiz bir parıltı dikkatimi çekti ilk önce. Yüzümde açan tebessüm büyürken, “Mahir’le konuştu baban dün akşam,” deyince aniden karardı bir sürü şey. Önce ışıklar söndü sanki. Sonra, “Tek başına orada yapamazsın. Başınızda durmaya birisi lazım,” deyince, bu kez de sevincim söndü.
“Anne…”
“Bana itiraz etme Nurdan. Alışverişe ihtiyacın olduğunda çocuğun başında kim duracak? Ödenmesi gereken şeyler olursa nasıl olacak?”
“Ben hallederdim anne. Her zaman yaptığım şey değil mi?”
“Aynı değil kızım. Kocan o senin. Sizinle olması daha iyi olur.”
Sustum bir süre. Diyecek ek bir söz hakkı sunulmamıştı zaten. Diğer yandan Ayas açısından düşünmek zorundaydım. Babasını uzun zamandır görmemişti. Özlediğini de hiçbir şekilde söylememişti ama ya özlediyse? Ya bana söyleyemiyorsa? Benden uzakta olmasını istediğim, oğluma iyi gelen olacaksa?
Ona bu kötülüğü yapamazdım ben. Bencillik yapamazdım… Ayas’ım önemli olandı. Benden de, sevinçlerimden de.
“Tamam,” dedim istesem de istemesem de. Her şeyden habersiz, kendi kendine minik çabalarla oynamaya devam eden oğlumdan bir saniye bile bakışlarımı ayırmadım. Kararım değişmesin, kalbim sıkışmasın istedim. “Gelsin bakalım, Ayas görsün babasını.”
Ayas görsün babasını… O gün söylediğim bu sözüm, kaderin yönü oldu daha sonra da. Birkaç gün içinde Mahir gelmişti. Ayas’ın uyuduğu bir zamanda eve geldiğinde duş almasını ve en ince ayrıntıya kadar steril olması gerektiğini ona söyledikten sonra iletişimi de geriye çekerek kendi işlerime yönelmiştim. Ama yarım saat içinde uyanan oğlum, babasını gördüğünde yaşadığı sevinci görülmeye değerdi gerçekten de. Sadece onun sevinci.
Günler günleri kovalıyordu. Yaşarken geçmek bilmeyen zaman, dönüp ardıma baktığımda, “Ne zaman geçti o günler,” dedirtiyordu. Geceler aslında uzundu. Ama sabah da hızlı oluyordu. Belki de ben defalarca kez kalkıp, Ayas’ı kontrol ettiğim için, bu kavramları artık yitirmiştim. Karar vermek zor.
Aylar değişti. Mahir benim için sadece bir yüktü. Temizlik, düzen, yemek, oğlumun hastane kontrolleri, dış hayattaki sorumluluklar… Hepsi benim yolumdan geçiyordu. Onun yaptığı ve bana göre yapması gereken şeyler sürekli uyardığım gibi steril olmaya dikkat etmesi ve oğlumuzun mutluluğuydu.
Bir vicdan azabında mıydı yoksa her zamanki belirsizliği miydi bilmiyorum ama Ayas’ın gülümsemesini gerçekten önemsiyor gibiydi. Yapamadığı babalığı, şimdi göstermeye çalışıyordu belki de. Göğsünde uyutuyordu, şakalaşıp gülüyordu. Oyunlarına bir başka çocuk gibi ortak oluyor, uyum sağlıyordu.
Durumun özeti artık her ne olursa olsun, benim lotus çiçeğim, tüm zorlukları teker teker aşarak yeniden açıyordu. Parlıyordu. Yine bir başka mucizelere yazdırıyordu adını. Ayın sonunda, aldığımız o zaferin adı yine Ayas’tı. Her kontrolde gerileyen ciğerlerinin değerleri, nakilden beş ay sonra normale dönmüştü.
Minik burnundaki kablolar ondan ayrılırken, gözünden akan yaşlara rağmen mutluydu. Çünkü artık, o da bizim gibi yiyebilecekti yeniden. İsimlerini öğrendiği, elinde tuttuğu ama ısıramadığı meyveleri artık tadabilecekti.
Cennetten bir ışık süzmesi değiyordu günlerimize sanki. Güzel haberler üst üste geldi. Zaferler üst üste yaşandı. Doktorumuz Mehmet Hoca, Ayas’ın gösterdiği etkili iyileşme sürecini, ilaçlardan ziyade sevincinin de büyük ölçüde etkisini söylemişti. Hem onu daha da sevindirecek hem de yüreğimde tüten özlemi son bulduracak bir öneri geldi dudaklarından öteye.
“Kardeşi Ömer Utku da sizinle birlikte yaşayabilir.”
Kelimeler, boğazımda dizilirken bu kez bu durumun adı bayram sevinciydi. Süt kokulu yavrum kucağımdan gittikten sonra şimdi yeniden yanımıza gelebilirdi. Ağabeyinin, annesinin… ve babasının.
Belki de… Belki de yeniden bir aile olabilirdik? Herkesten uzakta, sadece dördümüz… Başarabilir miydik?
Eve geçtiğimizde, her zamanki steril ortam için en incesine kadar temizlik işlerini hallettikten sonra Ayas’ı yatağına yatırıp dikkatli bir şekilde üzerini örttüm. Mahir ses olmaması adına mutfağa geçmiş telefonuyla ilgileniyordu. Konuyu enine boyunca dikkatlice konuşmak için en uygun andı. Bulunduğu yerde fazla bulunmak istemediğimi bildiğindendi belki de ben de mutfağa giriş yaptığımda, önce refleks ile daha sonra bilerek çevirdi başını bana doğru. İlk başta sesimi çıkarmadım, daha sonra iki bardak su ile koydum masaya. Şaşırdı ama belli etmeme taraftarıydı. “Biraz konuşalım,” dedim ona konuya giriş olarak.
Bardağa uzandı, kendisine biraz daha yaklaştırarak, sözlerden önce hareketiyle onaylamıştı. “Konuşalım.”
“Ayas’ın burnundaki yemek kablolarına dikkat etmişsindir. Artık yoklar. Çok şükür ki ciğerler değerleri normale döndüğü için, bedeni oldukça güzel ilerleme kaydediyor.”
“Aslan oğlum… Kimin oğlu işte,” dediğinde, bardaktaki bakışlarımı ona çevirdim. Öfkem dilimin ucuna kadar geldi ama hızlı bastırdım kendimi.
“Mehmet Hoca dedi ki, kardeşi de artık bizimle yaşayabilirmiş.”
“Ciddi misin? Ömer Utku da mı? Hemen gidip alalım mı?” Hızlıca art arda söyledi sözlerini. Ne kadar samimiydi ona şu anda karar vermek istemiyordum çünkü esas konuşmak istediğim bu değildi.
“Mahir,” diyerek, yeniden kurabileceği tüm sözleri şimdilik durdurdum. “Ömer’in yanımıza gelmesi kolay. Bizim için asıl iş o da geldikten sonra başlayacak.”
“Nasıl?”
“Mahir... İki oğlumuz da yanımızda olacak. Ayas, güzel ilerlemeler kaydediyor. Eve geçtiğimiz için mutlu olmuştu, sen geldikten sonra daha da mutlu oldu. Bir de kardeşi gelince sevinçten havalara uçacak. Ankara’dayız. Sakarya’dan çok uzakta. Biz...”
“Biz yeniden bir aile olduk, değil mi?” dedi beni şaşırtarak.
Ona baktım yine. Başımı salladım olumlu anlamda. “Çocuklarımız yanımızda olacak. Kimsenin bize karışmasın. Yeniden aile olalım. Hayatımızı kuralım. Bir iş araştıralım, sen evden işe git. Ben çocuklara bakarım. Yemekleri zaten yapıyorum. Hastane de yakın. Sen de evin reisi olarak market alışverişlerini, faturaları ödersin. Çocuklar için. Onlar yanlarında annesini de babasını da görsünler.”
“Yaparız Nurdan. Ömer Utku da daha ne kadar ayrı kalacak hem? Ötede beride duracağına anasının babasının yanda durur.”
“Gerçekten yapabiliriz değil mi Mahir?”
Gözlerime bakındı derinlemesine. Bardağını tutan elini usulca uzatıp kolumu hafifçe sıkarak tuttuğu sırada başını salladı.
Düşünsem imkan vermeyeceğim hayalin gerçekleştiğine şahit olduğum günler sunulmuştu önüme. O günlerden sonra bir yandan iş araştırması yaparken diğer yandan Ömer’imin yanımıza gelmesi için ayarlamalar yapmaya çalışıyorduk. Aycan Abla’m, hamileliğinden ötürü oldukça zorlandığında oğlum, annemin yanındaydı.
Ve en sonunda, artık benim kollarımın arasındaydı. Süt kokulu meleğim... Her şeyden habersiz annesinden uzakta, yanındakilere sığınarak hayattaki ilk sınavını minicik haliyle yaşayan küçük oğlum.
İçimde o kadar çok duygu o kadar yoğun şekilde bir savaş içindeydi ki, kendime bile ifade edemiyordum. Ayas için endişelenen bir parçam, Ömer’in özlemine telafi sunmaya çalışan diğer parçam, Mahir ile baş başa güzelce konuşmuş olsak da ona karşı güvensiz kalmaya devam eden diğer parçam, her şeye rağmen inanmak isteyen bir diğer parçam... Ama tüm bu zihin karmaşası, gördüğüm masum manzaralar ile tüm perdelerin arkasında kalıyordu. Daha üç yaşında olan Ayas’ım, biberonu elimden alarak, kardeşini kendisi beslemek istiyordu. Oyuncaklarının çoğunu kardeşinin etrafına diziyor, babasının ona öğretip, oynattığı tüm oyunları, şimdi o kardeşine gösterip, oynatmaya çalışıyordu. Minik kalbindeki sevginin büyüklüğü bir kez daha kanıtlıyordu kendini. Daha kendisi bebek yaştaydı, yaşadığı onca şeyle hayatın zoruyla olgunluk kazanmıştı. Şimdi koca bir insan gibi, gözlemlediği, öğrendiği her şeyi kardeşine uygulamaya çalışıyordu.
“Anne bak. Minicik elleri var, ayy...” Temkinli bir şekilde usulca, biberonu saran parmaklara dokundurdu kendi parmaklarını.
“Evet, abisi. Çok küçük. Büyüyecek o da.”
“Benim gibi.” Kıkırdadı.
Ben de gülümsedim, elimde omzunu ve sırtını sevdim. “Senin gibi.”
“Büyüyecek kocaman olacak mı?”
“Olacak annem. İkiniz de kocaman olacaksınız.”
Heyecanla parladı gözleri. “O zaman top oynayacağız mı?”
“Tabii ya. İstediğiniz her şeyi yapacaksınız.”
“Ben gol atacağım anne. Ömer’e de gol atmayı öğreteceğim. Çünkü ben onun abisiyim.” Söylediği sözlerin sevinciyle hafif hafif zıplayıp, etrafta koştu. Gözlerimin önünde anlattığı onca şey canlanırken başka hiçbir şeyi, bu anın gerçek olmasını istediğim kadar istemediğimi fark ettim. Daha ne kadar zor savaşlar verdiğini, ne kadar zor savaşlardan galip ayrıldığının bile farkında olmayan yavrumun masum hayalleri…
En çok onların gerçekleşmesini istiyordum.