İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 24 · 6 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 24

Memlekete Dönüş

Nakil sonrası yedinci aydaydık. Kalbimin ritmi, hızla akıp giden manzarayla yarışıyordu sanki… Ben, hep bir endişeyle gözlerimi açtıkça, Ayas’ımın küçük bedenindeki güçlü savaşı, “Korkma anne, başarıyorum,” diyordu. Hep başarmıştı ve yine başarıyordu. Yedinci ayımızda, haftalık kontrollerimiz aylık kontrollere dönmüştü. Bunun yanında doktorumuz, istersek memleketimize dönebileceğimizi bile söylemişti.

İçten içe savaşlarımın ardı arkası kesilmiyordu asla ama gidebileceğimizin söylendiği o anda, garip bir boşluk yerleşmişti içime. Huzur muydu? Korku mu? Endişe? Tam olarak ne olduğu yönünde adını koyamasam da bir yanım gerçekten sevinmiş, diğer yanım ise taşlarından yaprağına kadar kırgın hissediyordu dönebileceğimizin söylendiği memleketime.

Ayas’ım ise yine parlatıyordu gözlerindeki güneşi. Nasıl da sevinçliydi. Güzel yüzünün çoğunu kapatan maske bile, saklayamıyordu bunu.

Ankara ve Sakarya…

Birisi hiçbir şeyin yaşanmadığı yıllarda bana söylense, içerisinde nefes alacağıma imkan dahi vermeyeceğim, diğeri ise aylar önce, yakında döneceğim söylense istemeyeceğimdi. Biri umutlarla diğeri kırgınlıklarla dolu kocaman iki şehir.

Kucağımda bir papatya gibi tuttuğum oğlumla gittiğim yerden, lotus gibi tüm zorluğa rağmen açan oğlumla dönmüştük işte.

İlerledik. Yürüdük. Ömer’im, Ayas’ım ve Mahir ile birlikte yeniden her şeyin başladığı evimizdeydik. Ama artık iyi düşünmek istiyordum. Kalbimdeki tüm sıkışıklığa nefes vermek istiyordum.

İlk başta şaka gibi geliyordu her şey. Döndüğümüze bir türlü, “Evet, gerçekten kendi evimizdeyiz,” diyemiyordum ama günler geçti. Telefonlarıma gelen aramaların yerini yavaş yavaş tebrikler almaya başladı. Hastane süreçlerimiz boyunca çok kişiyle tanışmıştık. Birlik ve destek için kan bağı olmasına gerek yokmuş dediğim insanlar girmişti hayatıma. Öyle ki kan bağım olanların yapmadığı şeyi onlar yapmıştı...

Oğullarımın karnını doyurduktan sonra koltukta oturmuş, yeni temizlediğim yerde oynamalarını izlerken telefonumun sesi ulaştı kulağıma. Ekranda yine hastanede tanıştığım bir isim belirdi.

“Alo?”

“Alo, Nurdan. Gözünüz aydın canım. Yeni duydum vallahi, çok sevindim ya.”

“Çok teşekkür ederim canım, bize de güzel bir sürpriz oldu.”

“Gerçekten sürpriz. Ayas nasıl, ne yapıyor paşam?”

Onlara baktım. Kardeşini oynatıp daha sonra alkış yapmasını gördüm o an. “Kardeşiyle oyun oynuyorlar şimdi.”

“Oynasınlar kuzularım. Sen nasılsın Nurdan’cığım? Mutlusun ama sesin yorgun geliyor, dinlenemedin mi?”

“Yok canım ya, ondan değil. Hamdolsun şimdi çok daha iyi günlerimiz ama sanki sorumluluğum daha da artmış gibi. Hastalık yeniden nüksedecek diye korkuyorum. Diken üstündeyim.”

“Ah kıyamam sana, öyle düşünme. Bak kaç ay oldu nakil sonrası?”

“Yedi ay.”

“Yedi ay! Bak işte harika! Şunun şurasında bir yıla ne kaldı. Bir bakmışsın ik, yıl, üç yıl derken beş yıl oldu. Stres yapma, zaten elinden geleni en güzel şekilde yapmıyor musun?”

“Yapıyorum ama yine başlarsa diye işte…”

“Bu hisler sana iyi günlerin huzurunu yaşattırmaz canım. Güzel zamanlarda güzel düşün. Evet, çok zordu ama kendine bu kadar yüklenirsen bu çocuğa da yansır. Sen de hiçbir zevk alamazsın.”

“Haklısın canım...” Derin bir nefes aldım. “Eee, sen nasılsın? Nasıl gidiyor hayat?”

“Ne olsun, bildiğin gibi ben de. Yarın Ankara’da bir başka hastaneyi ziyaret edeceğiz, onun son hazırlıklarını yaptık biraz önce. Zaten kızlardan duydum seni, hemen aramalıyım dedim.”

Gülümsedim. İçimde oluşan sıcaklık, bana nasihat ettiği o huzurun ilk adımı gibiydi. “İyi yaptın, çok teşekkür ediyorum gerçekten.”

“Ne demek canım. Var mı bir isteğin?”

“İyiliğin, sağlın canım. Selam söyle kızlara da benden.”

“Aleyküm selam, söylerim elbette. Hadi görüşürüz. Kendine fazla yüklenme, pozitif bak.”

“Tamam, öyle yapmaya çalışacağım. Görüşmek üzere.”

Telefonu kapatıp kenara koydum. Saat iyice ilerlemişti. Mahir dışarıda iş ilanı için çıkmıştı ama henüz dönmemişti.

Bir süre sonra iki oğlumun da uykuyla esnediğini fark ettiğimde, gerekli olan tüm hazırlıkları hemen ayarlamaya başladım. Ayas ile daha odaklı şekilde ilgilenebilmem için Ömer’i önceden uyutmaya aldığımda, fazla direnmemesi oldukça güzel olmuştu. Oyun oynarken gerçekten yorulmuş olmalıydılar ki, yatağa yattıkları gibi gözleri kapanmıştı her ikisinin de.

Mahir, akşama doğru eve geldiğinde, üçüncü gözlemlediğim kişi de o oluyordu. Ankara’daki sürece kıyasla burada biraz daha farklılığını hissetmek, beni diken üstünde tutan bir başka şeydi. İş üzerine araştırma yaptığını söylese de başka hiçbir bilgi vermeyip, geç saatlere kadar dışarıda takılıyordu. Ama çocuklarım için sessizliğimi korumaya çalışıyordum. Olası gereksiz bir tartışma onları, özellikle de Ayas’ı olumsuz etkileyebilirdi.

Günler gelip geçti. Kendimle birlikte oğlumda da güzel gelişmeler gördükçe onu ufak ufak rahat bırakmaya, maskeyi aralıklı olarak çıkartarak onu, hastalık psikolojisinden iyice uzaklaştırma çalışmalarına başlamıştım.

Güzel gelişmeler aldıkça, doktorumuzun da bilgisi dahilinde onu fazla kalabalık olmayan yerlere dahi götürmeye başladım. Hayatın bir parçası olmanın o hissini yaşasın istiyordum. Daha küçücüktü. Çimenlerin yeşilliği, hastane duvarlarından, daha az gördüğü şeydi. İnsanları çoğunlukla o ilaç kokulu duvarların içinde görmüştü. Sokakta durmadan gezen hayvanları bile, hastane bahçesinde rastlarsak uzaktan görüyordu. Ya da onca acının arasında yüzü biraz olsun gülebilsin diye gelen kitapların içinde...

Daha bir ayın içindeydik Karasu’daki evimizde olalı. Bir ay içinde on yıl birden yaş almış gibiydi. Nereden, nasıl öğrendi, nasıl hissetti de böylesine güzel ağabeylik yapmaya başlamıştı, anlayamıyordum. Sokakta başka bir çocuk görse, merhametle yaklaşıp, onu dahi mutlu etmek için fikirler sunuyordu. Kardeşim Melda ile telefonda konuşsak, kızı Beria ile konuşmak istiyor, yine koruma iç güdüsüyle yaklaşıyordu. Biraz önce olduğu gibi... “Biz parka gidiyoruz teyze. Beria ile de gideli mi? Ben onu düşmesin diye kollarım…”

“Bu taraflara ne zaman geleceksiniz, yok mu planınız?” diye telefonun ucundan sordu Melda.

“İki, üç gündür hiçbir şey yapmıyorum Melda. Ayas’ın bedeninde ateş başladı. Yüreğim ağzımda geziyorum evin içinde.” Az önce teyzesiyle konuşurken gözleri parlayan ama şimdi oynadığı oyuncaklara yorgunca bakan oğluma çevirdim gözlerimi. Uyku vakti geldiği için mi yoksa ateşi onu yorduğu için mi böyleydi? Binlerce daha farklı düşünce geçiyordu zihnimde.

“Doktora söyledin mi?”

“Haberi var ama başka belirtiler olmadığı için nüksetti denilmedi. Her şeyi hazır bekletiyor yine de. Olası ufacık bir belirti olursa bile hemen Ankara’ya gitmek için ben de köye de gelemiyorum.” Kalbim sıkışa sıkışa sessizce verdim cevabımı.

O da derin bir nefes aldı. “Aman abla, iyice geçsin ateşi, gerekirse Ömer’i köye alalım yine. Bir şey olmasın.”

“Yok yok, Ayas kardeşini görünce mutlu oluyor. Zaten Ömer’i de bir yere götürdüğümüz yok. İkisi de steril şekilde.”

“Nasıl dersen. Dua ediyorum hep, tamamen iyileşsin, istediği gibi koşsun, oynasın...”

“Amin… Amin Melda.”

“Ateşi geçerse haber ver hemen. İyice rahatladığında gelin köye, çok özledim valla. Paşamı da göreyim, seni de göreyim.”

Köy denildiğinde ruhum sıkılsa da içimi kaplayan özlem vardı, uzak bir noktamda. “Olur... Haber veririm.”

“İyi bakalım. Görüşmek üzere o zaman, en yakında.”

“Umarım. Hadi iyi akşamlar. Selam söylersin.”

“Aleyküm selam, iyi akşamlar.”

Telefonu kapattıktan sonra önce kendimi yeniden temizlemem gerektiğini hissettim. Belki psikolojikti belki de bir içgüdü. Durum her ne olursa olsun ayaklarım beni, her zamanki steril olma adımlarına götürdü. Dikkatle… İnce ince...

Yeniden oğlumun yanına döndüğümde iyice uykuya hazır olduğunu fark ettim.”Annem?” Yanına gelip, usulca tuttum bedenini. Kıyafetlerinin altından elime kadar ulaşan ısısı, yüreğimin ortasında yanan derin bir kuyu misaliydi. “Ayas’ım, uyumadan önce bir şeyler yemek ister misin?”

“Hayır. Aç değilim.”

“Ama kardeşinle yerken de fazla bir şey yemedin, Ömer üzüldü.”

“Üzülmesin ben ona çikolata alırım.”

“Ama sen de ye oğlum. Birlikte yiyin.”

Koynuma sokuldu daha da. Minik eli, yanan bağrıma dokundu. “Uyuyalım anne. Sarılalım.”

Derin bir nefes aldım sakince. Başını okşadım. “Tamam annem. Ama uyandığında birlikte karnımızı doyuracağız tamam mı? Beria’nın yanına gitmemiz için, güçlü olmalıyız.”

“Ben zaten güçlüyüm. Değil mi anne?” Uykusuna rağmen heyecanı sesinden belli oluyordu.

“Tabii. Ama daha da güçlü olalım ki, parka gittiğimizde kardeşlerine öğrendiklerini çok güçlü şekilde öğretebilesin.” Masal anlatır gibi, sakin sakin kurdum tüm sözlerimi. Bir yandan onu yatağına yatırıp, tüm düzeni yapmaya çalışırken diğer yandan, hayal gücünün altında kendini güçlü hissetmeyi bırakmaması için teşvik etmeye çalışıyordum. “Melda Teyze’n, Beria’ya senin Ömer’i nasıl parkta salladığını anlatıyormuş.”

Güzel gözlerini gösterdi bir anlığına. “Çok mu güçlüyüm diye?”

“Çok güçlüsün diye, tabii ya.” Sırtını okşadım, kolunu sevdim.

“Beria’yı da sallarım ki.”

“Evet, benim oğlum Beria’yı da sallar. Hem de biz oraya gidene kadar yemeklerini de yer. En yükseğe kadar sallayabilir.”

“Evet. Hem de bulutlara kadar.”

Gülümsedim. “Bulutlara kadar.”

Bölüm sonu

1 yorum