İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 25 · 5 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 25

Acı

Kalbimin dilimin hemen arkasında attığını sandığım bir hafta geçirdik. Saate bir, yarım saate bir, on dakikada bir derken korku dolu günler nihayet son bulmuştu artık. Ayas’ımın ateşi artık yoktu. Pamuk teni serindi bile. Tamamen emin olmak adına ekstra bir günü daha evde geçirmemizin akabinde oğullarımla birlikte teyzelerinin evinin yollarındaydık. Mahir bizi eve bıraktığında Melda’nın eşiyle birlikte kendi hallerince takılmak için ayrıldılar. Muhtemelen köyün merkezi denilen o yere giderlerdi zaten, fazla bir seçenek yoktu. Melda bizi karşılarken hem heyecanlı hem de biraz da olsa gergin gibiydi. Ayas’a sarıldığında, her an kırılacak bir şeye sarılıyor gibiydi. Endişesini elbette anlıyordum. Ben de ondan farksız değildim zaten.

Yeğenim Beria, heyecanla parlayan gözleriyle önce Ayas’a sonra bana sonra yeniden Ayas’a bakındı. Yanına hızla gelip, “Hoş geldin!” diye neşeyle konuştu. “Oyuncaklarımla oynayalım mı? Araba bile var!”

“Kızım, Nurdan Teyze’ne de hoş geldin desene,” Melda, bir yandan kucağına aldığı Ömer’i severken diğer yandan kızına şirin bir çağrı gönderdi.

Gülümsedim. Kollarımı iki yana açıp, eğildiğim sırada Beria, kollarımın arasına sokuldu. “Teyzesi anlar onu, olsun. Değil mi Beria?” Sırtını okşarken utangaç bir şekilde salladı başını. Fazla bekletmeden usulca bıraktığımda, “Hadi oynayın, ama kendinize zarar vermeyin, tamam mı? Yavaşça oynayın.”

“Tamam.”

“Merak etme anne, ben öğrettiğin oyunları onlara da öğretirim.” Ayas’ın heyecanı gözlerinin ışıltısına yazılıydı sanki. Minik ellerini yumruk yapmıştı. Heyecanını kontrol altında tutmak istediğini anlamak zor değildi.

“Tamam oğlum, dikkatli olun. İyi oyunlar.”

“Teşekkürler anneciğim!”

“Ayas hadi!”

Çocuklar hemen yan odaya ilerlediği sırada bir süre arkalarından bakınıp, Melda’nın yanına geçiyordum ki, “İçeriye geç abla, suyu kaynamaya koyup, geliyorum, demesiyle yönümü yeniden çevirdim.

Oturma odasının bir köşesinde daha evvel hazırladığı birkaç şey vardı. Sessizlik içinde, onun da buraya gelmesini beklerken öylece göz gezdirdim odaya. Ne garipti hayat… Bir odanın içine sığmaya çalıştığımız zamanlardan gelmiştik bugünlere. İçeriye oynasınlar diye gönderdiğimiz o çocuklar, önceden bizdik. Elimize geçen ufacık şeyleri bile değerlendirmeye çalışır, hatta kimin olacak diye bolca kavgasını bile döndürürdük. Şimdi kendi canlarımızdan canlar vardı ellerimizde. Bir zamanın o çocukları şimdi kendi çocukları için imkanları olsa dünyayı önlerline sererdi.

Yapardım tabi ya. Oğlumun yeni yeni başlayan hayatını süslemek, yaşadığı onca acıyı, döktüğü onca gözyaşını ona unutturabilmek için önümde hiçbir şeyi engel diye görmüyordum.

Melda’nın, Ömer’i seven ses tonu giderek yaklaştığında nihayet kapıdan içeriye girdi. “Teyzesi yer o yanaklarını, minik paşam. Kurban olurum ya şu gülüşlere bak!”

Tebessümle izledim ikisini. Çocuğum ve çocukluğum.

“Şaka maka Ömer de büyümeye başladı.”

“Eee, zaman ileriye sarıyor, doğan büyür.”

Gülümsedim. “Doğan büyüsün.”

Yakındaki koltuğa oturup, beraberinde getirdiği oyuncağı Ömer’in eline tutuşturdu. “Eee, abla… Nasıl geçiyor?”

Dudak kıvırıp, omuz silktim hafifçe. “Geçiyor işte. Bir yandan Ayas’ın üzerine titriyorum diğer yandan Ömer’e veremediğim anne yakınlığını vermeye çalışıyorum. Çok şükür bir evin içindeyiz. Daha iyi her şey.”

“Çok şükür.”

“Senin nasıl geçiyor? Köyde neler oluyor?”

“Aman nasıl olsun ya işte. Kış gelince kar, kış, kıyamet. Yaz gelince bağ, bahçe işleri.Annem çağırıyor onun yanına gidiyorum. Geliyorum, kendi işlerimi halletmeye çalışıyorum. Ee, bu tarafın da işleri var; onlara da yardım etmem gerekiyor…Öyle işte.”

“Kendini çok yıpratma bir o yana bir bu yana, sendeki de can.”

“Sanki elimde mi? Gel Melda, dediler mi, sıkıyorsa gitme.” Kısa ve sert bir nefes alıp verdi. “Allah iyilik versin herkese. Herkes kendi tarafında haklı.”

“Amin. Öyle tabi. Yardım edebildiğine et ama yine de her işe atılma. Baktılar ki yapıyorsun her şeyi, sesin de çıkmıyor, bu kez kendi yapabildiklerini de sana yüklerler. Ne de olsa gençsin diye kılıf da bulurlar, yapmadıkları şey değil.”

“Ayy, sorma valla…” Neyden bahsettiğimi hemen anlayarak devirdi gözlerini. Sonrasında yeniden sevmeye koyuldu Ömer’i. Sohbetin ekşiliğini daha tatlı konulara çevirmeye çalıştık ardından. Yıllar üzerine birlikte dertsiz, tasasız zaman geçirecekken geçmişe ve geçmişi de zehir edenlerin çerçevesinden bakmak iyi değildi. Çok geçmemişti ki çayı demlemek için içeriye geçtiğinde, oğlumun yanına bu kez ben geçtim.

“Melda gelirken çocuklara da bakıver, ne yapıyorlar bilelim.”

“Tamam!” diye cevap yükseldi uzaktan.

Ömer’ime döndüm daha sonra, minik parmaklarıyla kavradığı oyuncağını ağzına götürmek istediğinde nazikçe engel oldum ona. “Benim oğlum büyümüş de bir şeyler mi keşfetmeye çalışıyormuş? Annesinin bebeği, güzel oğlu.” Saçlarını okşayıp, pamuk gibi olan kol ve bacaklarıyla oynadım biraz. Gıdıklandığı bazı bölgelerinde attığı kahkahası, bir huzur melodisiydi resmen.

Derin bir nefes çektim içime. İçten içe beni yalnız bırakmak bilmeyen kaygılarıma çocuklarımın güzel sesindeki mutlulukları dinleterek, “Artık dur, her şey yolunda gidiyor işte, neden beni bırakmıyorsun?” diye kızmak istiyordum.

“Bizimkileri çağıralım mı?” sözleriyle içeriye girdi kardeşim. Benim az evvel kalktığım koltuğa oturdu. “Çay demlenmeden gelsinler ya, sanki çok kıtlıkları var erkek ortamlarından. Her gün aynı yerdeler zaten.”

Omuz silktim. “Sanki sıkılırlar mı oradan? Sigara, dedikodu, oyun… Aradıkları ne varsa hepsi kahvehane ortamında olduğu için, bir tek yastık yorgan kıtlıkları var.”

“Kadınlar için de olsaydı şöyle yer keşke.”

Güldüm. “Keşke.”

O da katıldı gülüşüme. Telefonunu eline aldığında, “çağırıyorum o zaman?” şeklinde eklerken soru sorar gibi bakındı.

Melda’ya, “Çağır çağır, gelsinler. Yeter o kadar…” cevabını verdiğim sırada, ben sözlerimi söylerken yeğenimin bana çağırışlarıyla kapıya döndüm yüzümü.

“Teyze,” diye kapıyı biraz daha ittirerek girdi odaya.

“Efendim teyzem?”

“Teyze, Ayas’ın ayağı acıyormuş. Oturdu, kalkamıyor.”

“Ne?”

“Kalkamıyor yerden, onu kucağına alır mısın?”

Ayağa kalktım aniden. Tüm ifadem dondu aniden. Bedenime dolan bir karıncalanma, kalbimde birikti. Keskin bir kılıç geldi yokluktan ve beni ikiye bölerek hiçliğe geri döndü sanki. Ellerim üşüdü. Dizlerim sızladı… Koştum hemen. Susturmaya çalıştığım, ağızlarını bantladığım tüm o sesler, şimdi ellerine aldıkları megafonlarla avazı çıktığı kadar bağırıyordu kafamın içinde. Lütfen, diye sessiz bir feryat yolladı kalbim. Lütfen oğlum yeniden o acıları çekmesin…

“Ayas!” Odaya girer girmez, gözlerim yavrumu bulduğunda, paniğimi bastırmaya çalışarak oturdum yanına. “Annem, ne oldu? Neresi acıyor?”

Minik parmakları dizlerini tuttu ilk önce. Sonra bacaklarında dolaştı elleri. Küçük dudaklarını sıkmıştı biraz. Biraz da gözlerinde bir çocuğun asla sahip olmamamsı gereken panik vardı.. “Burası ve bir de burası acıyor anne.”

“Düştün mü peki annem? Neden acımaya başladı?” Yutkundum. Acil harekete geçmeden önce, tüm seçenekleri ele almaya çalışıyordum.

“Ya da koştunuz mu teyzeciğim? Yoruldun mu?” diye sordu Melda. Ömer’i kucağına almış da gelmişti.

“Hayır anne, koşarak oyun oynamamdık, hep oturduk, dedi Beria bu kez.”

Nefesim boğazımı yakmaya başlıyordu. “Ayas…”

“Düşmedim.”

Dünyam yıkıldı. Ben ise o enkazın atındaydım yine. Benden bir cevap beklercesine gözlerime bakan evladım... Diğer yanda teyzesinin kucağında her şeyden habersiz minik canım.

Asla kötüyü düşünerek çağırmak istemiyordum fakat, böyle beklememe imkan dahi yoktu… Yolun başından beri içimdeki o huzursuzluğun bir adı varmış meğer. Onu susturmak içi ağzını bağladığım o kumaşı aldım ve bu kez çırpınan kalbimin ağzını bağladım.

Tam şu anda bana bir arayışla bakan, her zorluğa rağmen her zaman açmayı başarmış Lotus Çiçeği’m için… Yine en az onunu kadar güçlü durmak zorundaydım.

Bölüm sonu

3 yorum