İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 26 · 6 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 26

İlk Ve Son

Korku defterleri kapanmadan yeniden açıldı. Kalbimin bir köşesinde sineye çekilen tedirginlik şah koltuğuna geldi bir kez daha. Yetki tahtında olmaya çalışan o korkusuz huzur ise yeniden başarısızlığının yanı sıra haksızca oturdu köşesine.

Ömer’i apar topar bir şekilde annemin yanına bıraktıktan sonra eve geçip hazırlıklar yapmış ve daha sabahın ilk ışıklarıyla trene binmiştik yeniden. Ayas’a sarılırken durmadan dua ediyordum. Dilim, kalbim, zihnim, umutlarım, korkularım… Her şekilde dualara sarılmıştım. Bir kez daha evladımı o acılarda görmeye dayanacak gücü bulamamaktan korkuyordum.

Onun güzel gözlerinde yeniden yaş görmekten korkuyordum.

Bana, “Anne yardım et bana,” dediğinde hiçbir şey yapamadan öylece durmaktan korkuyordum.

Ankara Üniversitesi Cebeci Çocuk Hastanesi’ndeydik bir kez daha. Hastaneyi görür görmez tanıyan oğlumun ellerimi sıktığını hissettim. O an minicik parmaklar değil de koca bir binanın gücünü hissettim sanki. İçeriye girdiğimizde ise doktorumuza önceden bilgi verdiğim için bizi bekleyen ekiple karşılaştık. Öncesinden başarılı geçen nakil ve süreci sayesinde bir sonuç alana kadar net bir şey söylenemeyeceğini, biraz daha sakin olmamı tavsiye ettiler.

Oğlu daha minicik bir bebekken onu hastanelerin en korkulan bölümünde ilaçlarla büyüten anneye, sakin kalın diyorlardı…

Her şeyi sadece birkaç dakikalığına benim penceremden izleseydiler, bunu söylemeye cesaret edebilirler miydi acaba? Tüm bu hisleri sırtlayan kalbim, birkaç saniyeliğine onların kaburgaları altında atsaydı, bu kadar rahat tavsiye verirler miydi?

İmkanı bile yok.

Doktorumuz Mehmet Bey’e, Ayas’ımın ayaklarındaki ağrıyı anlatmıştım. Daha önce birçok kez her hastanede aynı şeyleri söylemiştim ama ilk kez, bu durum değerlendirilip, Ayas’ımın ağrısının olduğu bölge için özel bir cihazla operasyon gerçekleştirilip biyopsi kararı alındı.

Daha hiçbir şey kararlaştırılmadığı için, şimdilik geçici bir odadaydık. Her türlü ihtimale karşı sıkı tedbirleri yeniden en uç noktasına kadar hissetmem birkaç dakika bile sürmemişti. Mahir, bazen odaya geliyor bazen koridora çıkıyordu. Canı mı sıkılıyordu yoksa Ayas için miydi bu canının darlığı bir karara varamıyordum. Beklemekten başka elimden hiçbir şey gelmezken ne kadar bir süre geçti emin olamazken içeriye giren önlüklü bir kişi, “Nurdan Hanım, Mehmet Hoca sizi odasında bekliyor,” demesi üzerine hemen ayaklandım.

Nefesim boğazımda beklerken attığım adımlar, duymaktan hem korktuğum hem de umut aradığım sözlerle aramdaki kapının önüne getirdi bana. O an sertçe verdim nefesimi. Tıklatıp içeriye girdiğimde, Doçent Elif Hoca’nın da odada olduğunu fark ettim. Sonuçları istişare yaptıklarını anlamak zor değildi. Onları yeniden görmek, bir süredir ayrı kaldığım ailemle karşılaşmak gibi hissettirmişti.

Bu durum karmakarışıktı zihnimde… Onları seviyor olsam da bu şartlar altında yeniden görmek istemezdim…

“Hocam…”

“Gel Nurdan, otur şöyle.” Masanın ön tarafındaki koltuğu işaret etti bana. Ellif Hanım ise ayağa kalkıp, gülümseyerek yaklaştı bana.

“Sonuçlar çıktı mı hocam? Nasıl sonuçlar, ne olacak şimdi?”

“Çıktı çıktı. Seninle bunun hakkında konuşacağız şimdi, tamam mı?” dedi Mehmet Hoca. İkisi de benden oldukça büyük kişilerdi. İki yanıma geldiklerinde adeta bir anne ve baba şefkati veriyorlar gibi sırtıma koydular ellerini. “Şimdi, öncelikle şunu söylemem gerekirse böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyoruz. Sonuçları oldukça titizlikle inceledik, hatta başka meslektaşlarımızla dahi istişareler gerçekleştirdik.” Gözlerine bakarken esas olayın daha yıkıcı olacağı düşüncesi zihnimde ayaklanma başlatmaya hazırdı. Korkulu bakışlarımı fark etmiş olacaklar ki sırtımı sıvazladı birisi. “Dizüstü kemiğinden aldığımız biyopsi ve görüntülemelerde zarımsı bir sıvı içinde Blast’a rastladık. Fakat bel üstünden aldığımız kemik biyopsisinde ve kanda henüz herhangi bir Blast Hücresi’ne rastlanılmadı.”

“Hocam bu.. Bu ne demek tam olarak? Belinde yokken dizlerinde mi kanser hücresi çıktı? İlerleyecek mi?”

Elif Hoca, elini omzuma koyup, hafifçe öne doğru eğilerek baktı çehreme. Yüzünde merhametli bir tebessüm yer edindi o saniye. “Bunun olmaması ve dizlerlindekileri de giderebilmek adına titiz çalışmalara devam edeceğiz ama bu kez farklı bir protokol izleyeceğiz.”

“Nasıl farklı?”

Mehmet Hoca sözü yeniden devralmadan önce sakin bir nefes çekti içine. “Radyasyon Onkoloji dediğimiz tedavi yöntemine başvuracağız. Bunu normal şartlar altında Lösemi gruplarındaki hastalarımızda uygulamıyoruz. Bu tedavinin sadece tümöre faydası oluyor. Ayas’ta gözüken bu durumun önünü alabilmek adına, kemoterapi ilaçlarını sıvı bir şekilde alırken, Ayağına ağrı yapan bölgelerdeki istemediğimiz o hücreleri yok etmek için de Işın Tedavisi ile ilerleyeceğiz.”

“Yani, sadece kusurlu olan hücre bölgesine yoğunlaşıp, olası bir ilerlemenin de önünü almak ve Blast Hücreleri’ni yok etmemize yardımcı olması açısından kemoterapi ilaçlarını sıvı şekilde vereceğiz,” dedi Elif Hoca.

Duyduğum hangi şeye tepki vermem gerektiğini şaşırdı ruhum. Yeniden ilaç, yeniden radyasyon… Yeniden hastalık…

Yutkundum. “Işın, acı veriyor mu? Canı yanar mı Ayas’ın?”

İkisi de sorumdan hemen sonra bana sarılır gibi yaklaştılar. “Hayır…” dedi Mehmet Hoca. Anlayış ve şefkatli bir tondaydı sesi. “Birkaç dakikalık bir işlem. Herhangi bir şekilde canı yanmayacak.”

Elif Hoca ise, “Ama elbette bedene temas eden bir radyasyon olduğu için bazı reaksiyonlar da kendini gösterebilir,” diye tamamladı açık kalan boşluğu. “Ayas çok güçlü bir çocuk. Sen çok güçlü bir annesin Nurdan. Çok fazla kişiyle ve hastayla karşılaştık. Ama sizin gibi bir anne oğla hiçbir zaman hiçbir yerde rastlamadık. Başka çocuklarımız, bu hastalığa karşı Ayas kadar savaşamıyor. Ne kadar anne gördük, hiçbiri bu kadar genç yaşına rağmen senin kadar güçlü duramıyor. Her yerde sizi anlatıyoruz. Öyle değil mi Mehmet Hocam? Hastanedeki bütün meslektaşlarımız bile sizden haberdar.”

“Evet. Sadece Cebeci Hastanesi değil, daha birçok yerdeki meslektaşlarımız dahi sizin mücadelenizi ve gücünüzü biliyor.”

“Gerçekten ayakta alkışlanacak bir annesin kızım.”

Fazla bir şey söyleyemedim… Keşke bu durumu yaşamamış olsaydık da bu övgüleri almamış olsaydık istiyordum. Diyebildiğim tek şey, evladım için güçlü durmak zorunda olduğumdu.

Zaman ilerledi. Hastane yatışımızdan sonra doktor-ların bahsettiği yeni tedavi deneme süreci başladı. İçimi kemirip duran şey neydi anlamıyordum. Geçmiş zamana baktığımda, şu an çok daha iyi bir süreç diye düşünmek istiyordum. Hastalık ilk defa en net teşhisi almıştı almasına ama kalbime çarpıntı veren bu durumu bir türlü atamıyordum içimden.

Günler geçti. Uzun uzun günler…

Ayas’ımın kemoterapilerle dökülmesinin yerine, ilk defa bu kadar uzundu saçları. Öyle ki terleyince alnına yapışıyor, pamuk elleriyle onları geriye itiyordu. Her ikimiz de ilk defa bu kadar uzadığın şahittik.

Doğru teşhis sonucu yapılan tedavilerdi belki de bize bu güzel manzarayı sunan.

Sanki Lösemili bir çocuk değildi ve hiç olmamıştı… Öylesine güzel, öylesine güçlü…

Ayağındaki ağrılar da tamamen giderse eğer o za-man yeniden derin ve rahat bir nefes çekecektim içime belki. Yeter ki tamamen bitsin bu süreç, minik bedeni daha fazla acıyla çırpınmasın...

Tedaviler devam ederken kontrol gereği yeniden incelemeler de oluyordu. Ne kadar zaman geçmişti, günler ve saatler kifayetsizdi sanki.

Yeniden Mehmet Hoca’nın odasına doğru ilerlerken yeni bir sonucu öğrenecek olmamın verdiği doğun duyguların gölgesi altındaydım. Kapıyı tıklattım ve içeriye girdim.

Yeniden aynı iki doktor vardı içeride. Bakışlarını bu kez beğenmedim. Hatta korktum…

“Hocam?”

“Nurdan…”

İçeriye adımladım. Oda daha önce hiç bu kadar karanlık hissettirmemişti bana. Onların gözlerinde daha önce hiç bu kadar üşümemiştim. Bir şey vardı… Kalbimi sıkıca sarıp, günlerdir çırpındıran o şey sanki tam şu anda bu odadaki bir koltukta oturuyordu. “Hocam, sonuçlar nasıl çıktı?”

Sessiz kaldılar ilk başta. Sonra yine bir koltuğa oturmamı istediler. Elif Hoca, bu kez hızlı ama sessiz nefes alıyordu. Sırtımda değil, omuzlarıma kondu elleri.

“Nurdan,” diye yeniden konuştu Mehmet Hoca. Ama sanki sustuğu anlar birkaç saniye değil de birkaç asırdı. Ağır olan bir şey vardı. “Ayas’ın sonuçları biraz önce elimize ulaştı. Biz, her türlü değerlendirmeyi yine yaptık. Sorguladık ama...”

“Ama?”

“Doktorunuz olarak size her şeyi bizzat açıklamak görevim. İlik nakli gerçekten başarılı gözükse de Ayas’ın hastalığı yeniden nüksetmiş. Fakat… Artık elimizden gelen hiçbir şey yok artık. Bundan sonra Ayas’ın üzerinde yapacağımız tüm tedavi ve ilaçlar, onun yaşam süresini uzatmak ve bu süreçte ağrı çekmesini en aza indirmek için olacak.”

Görünmezde bir yerde oturan o karanlık tam o an kalktı ve doğruca üzerime oturdu sanki. İçime anide çek-tiğim nefes bile beni boğacak gibi sarıldı boynuma. Dizlerim boşaldı. Ellerimin canı kaçtı sanki. Kulaklarımı dolduran bir çınlama, az önce şahit oldukları her şeye benden önce çığlık atıyorlardı.

Bana oğlumun yaşaması için tüm kapıların kapandığını söylüyorlardı! Kurtulsun diye umut ettiğim o ilaç ve tedaviler artık, bir gün daha yaşasın diye bel bağlayacağım şeylere dönmüştü!

Yaşanan onca şeyden sonra hastalık ilk ve son doğru teşhis ile ispat edilse de artık hiçbir tedavi şansı yoktu…

Bölüm sonu

4 yorum