Boğuk bir kalabalık sesi, ilaç ve kolonya kokulu duvarların her köşesinde kendisini gölge gibi belli ediyor gibiydi. Yaklaşık yarım saat önce uyandığımda yanıma gelen hemşireler, bir kez daha muayene ettikten sonra, tahlil sonuçlarının temiz çıktığını, hem bebeğimin hem de benim iyi olduğumuzu söylemişti bana. Ayrıca hamilelikte bu durumun sık karşılaştığını ekleyerek beni rahatlatmayı düşünmüşlerdi. Oysa ki benim hem endişem hem de rahatsızlığım o bayılma durumu değildi.
Mahir, beni hastanenin acil bölümüne getirdiğinde durduk yere bayıldığımı söylemiş olsa da benim artık susmak gibi düşüncem yoktu. Vitamin takviyesi için serumumu kontrole gelen bir hemşireye telefonumu sorduğumda, eşimin ikimiz arasındaki haberleşme durumunun sağlanması için uyandığımda, ona haber vermem için kendilerine bıraktıklarını söyleyince mutlu oldum. Düşünce için değil. Telefona ulaşabileceğim için.
Hemşire gittiğinde, rehbere girip doğruca Aycan Abla’mın adına geldim. Artık yorulduğumu hissediyordum. Tek başıma mücadele etmek ruhumu daraltıyordu.
Telefon arama sesleri çıkarmaya başladığında, derin bir nefes aldım önce. Nasıl bir tepki alacağımı ya da konuyu nasıl anlatacağımı hesap edemesem de istediğimi aldığım ilk an sadece akışına bırakacaktım her şeyi.
Ve aldım da. “Alo,” diye yanıt geldi telefonun diğer ucundan.
“Alo, Aycan Abla, nasılsın?”
“İyiyim canım. Sen nasılsın? Nasıl gidiyor hamilelik?”
“İyi…” Sessiz ve derin bir nefes çektim içime. Gelen gidene şöylece bir baktıktan sonra, “Abla,” dedim yeniden. “Beni gelip alabilir misiniz?” Doğruca konuya yönelmek istedim.
“Alabilir miyiz mi? Sen nerdesin?” Ses tonu biraz değişir gibi oldu.
“Hastanede.”
“Ne demek hastanede? Ne oldu sancı mı oldu? İyi misin?”
“Sağlığım yerinde ama ben pek iyi değilim abla. Gelip alabilir misiniz beni?” Sesim titrer gibi olacakken yutkunup kendimi kontrol etmeye çalıştığımda, telefon ucunda bir şeylerin değiştiğini hissedebiliyordum. Artık gülmüyordu mesela. Benim gibi.
“Nurdan, söylesene kızım, ne oldu?”
“Mahir’le tartıştık. Mahir’le hep tartışıyoruz. Bugün de tokat attı bana.” Gelen gideni sürekli olarak kontrol ederken birinin beni duymaması için olabildiğince uğraş veriyordum. “Başımı kapıya vurduğumu hatırlıyorum en son. Gözümü açtığımda hastanedeydim.”
“Nurdan… Sen ne diyorsun? Nasıl vurabilir sana o? Delirdi mi, manyak mı bu herif? Hamilesin bir kere sen! Hamile olmasan bile vuramaz.”
“Abla bunu böyle konuşmayalım, lütfen. Eve gitmek istemiyorum.”
“Tamam,” diye hızlı bir cevap verdi. “Şengül’le konuşacağım hemen tamam mı? Hastaneye daha yakın onlar. Hemen gelip alsınlar seni.”
“Tamam abla.” Belki bir nebze olsun rahatladığımdan belki de aylarca omuzlarımda yük olan taşları ilk kez birisine söylediğimdendi, sebebinden tam emin değilim fakat gözlerimden aşağıya yuvarlanan yaşlar, sesime de bir dokunuş atmayı ihmal etmemişti.
Bir zamanlar delicesine iki aşıkken şimdi ondan uzağa gidebilmek için kaçamak telefonlar açmaya çalışıyordum adeta.
“Kapatıyorum şimdi, hemen arıyorum Şengül’ü gelecekler, tamam mı? Acil tarafındasın değil mi? Normal yatış yaptılar mı?”
“Yok, yapmadılar. Acildeyim, vitamin takviyesi yaptılar. Mahir, rahatsızlanıp, durduk yere bayıldığımı söylemiş.”
Sinirli bir mırıltı döküldü dudaklarından. “Gerçeği söyleyemez tabi. Şerefsiz.”
“Aman abla… Gerçekten hiç düşünmek istemiyorum. Kafam kaldırmıyor artık. Sadece biraz rahatlamak istiyorum.”
“Tamam tamam. Geldiğinde daha detaylı konuşuruz. Kapatıyorum şimdi.”
“Tamam.” Ses kesildiğinde, başımı geriye yaslayıp, bir elimle yüzümdeki yaşları silerken bir elimle karnımı okşadım. “Sen de korktun mu annem? Canın acıdı mı?” Diğer elimi de indirdim yanına. Elimden gelse, ona sarılacaktım… “Korkma tamam mı? Annen seni her zaman korur. Her zaman yanındayım ben. Güzel meleğim.” Avuç içim, neresi olduğunu kestiremediğim sert bir bölgeye dokunduğunda gülümsemeden edemedim. Artık iyice büyümüştü. Onu her yerden hissedebiliyordum. Elimi üst taraflara çıkardığım bir anda, aniden gelen küçük tekmeyle, hüzünle karışık tebessümümün yerini daha huzurlusu aldı. “Sen, benim gücümsün Ayas’ım.” Onu biraz daha sevdikten sonra yataktan kalktım yavaşça. Yakındaki lavaboya gidip, elimi yüzümü yıkamak istediğim anda, karşılaştığım hemşire, birazdan gelip, kolumdaki kelebeği alacağını söyledi. Onu onaylayıp sadece elimi yüzümü yıkayacağımı söyledim ben de.
Serin su, ısınmış çehremi rahatlattığında bileklerimi ovdum biraz da. Sıra bağrıma geldiğinde, avucumu ıslatan su, bu kez işlevsizdi. Boynumdaki damarın hızlı atışlarını hem duyuyor hem hissediyordum ama ısısını bir türlü dindiremiyordum sanki. Yanan yüreğim, bu kez gerçekten hissettiriyordu kendini… Serinlemek nedir bilmeyen bu bağrıma başka bir cevap bulamıyordum.
Odaya yeniden geldiğimde, benden sadece birkaç dakika sonra aniden içeriye giren Şengül’le göz göze geldik. Birkaç saniye süren bakışmadan hemen sonra aceleyle yanıma yaklaştığına yanağıma koyduğu eliyle yüzüme bakındı. Çekilip, önce karnıma sonra genel bir şekilde beni inceleyince, kolumu tuttu sakince. “Nurdan..”
“Gidelim hemen Şengül.”
“İyi misin?”
“Sağlığım yerinde,” diyebildim sadece. İyiyim diyemezdim. Bu sadece bir kandırmaca olurdu. “Mahir gelmeden gidelim. Sonra konuşuruz, hadi.”
“Tamam, Caner dışarıda bizi bekliyor.”
Gülümsedim olabildiğince. “Hemşire şu kolumdakini als-” derken içeriye giren kısa ve örgülü saçlı bir kadın, tam da konuştuğumuz şeyi yaparak, kelebeği kolumdan çekip, pamuk tutmamı söyledi.
“Geçmiş olsun.”
“Teşekkür ederiz,” dedi Şengül cevaben. Hemen sonrasında, içten içe Mahir’e görünmemek için dua ederek dışarıya çıktık. İçerideki ılıman havanın hissiyatı dışarısının serinliğiyle silindi üzerimizden.
Araca hemen bindiğimizde, önden arkaya uzatılan şişe suya bakındım anlık olarak. Daha sonra uzanıp, bir teşekkür ettikten sonra tek yudum içtim. O, tek yudum, bir ihtiyaç değildi aslında. Bana sadece, verdiğim bu karar için küçük bir ödüldü. Sonunda, derdimin küçük bir kısmı olsa da tek başıma ilerlemek yerine, bir yardım eli aramıştım. Şu güne kadar aldığım tek şiddet değildi bu. Ne evlilikte ne de tüm hayatımda, bu asla ilk değildi. Kimseden hiçbir zaman medet de ummamıştım. Şimdi ise ben tek bir kişi değildim. Aldığım kararlar kendimden de daha önemli olan içindi.
Yolculuk esnasında hem eniştemin hem de Şengül’ün bana bakışlarını hissediyordum zaman zaman ama bir ana kadar ikisi de konuşmadı.
Eve iyice yaklaştığımızda, “Mahir hastanede değil miydi?” diye sordu Caner Enişte’m.
Bir süre için sessizlik devam edecek gibi olsa da sakin bir şekilde cevap vererek bunun önüne geçtim. “Hastanedeydi.”
“Sizi görmedi mi? Bir şey söylemedi mi?”
“Hayır,” dedi Şengül bu kez. “Odada değildi, çıkarken de karşılaşmadık.”
“Odaya gelmedi. Ne zaman aklına eser de gelirse o zaman görür çoktan çıktığımı. Umurumda değil.”
Eniştem benim sözlerimden hemen sonra bir şey söyleyecek gibi olduğunda nedeninin Şengül’den kaynaklandığını tahmin ettiğim şekilde bundan vazgeçti. Konuşmak için eve girmeyi bekliyordum zaten. Birkaç dakika bekletmenin de zararı olmazdı.
Nihayetinde son sapakları aştıktan sonra evin hemen yanında durduk. Şengül önce inip, bana yardım ettikten sonra olmak istediğim yere geçtik son adım olarak. Zile basmak için uzanmıştık ki kapıyı açan Aycan Abla’m, hemencecik içeriye buyur etti bizi.
Kapıdan içeriye girecekken garip bir yumru takıldı boğazıma. Ben gerçekten de delicesine sevdiğim adamdan uzaklaşmak için buradaydım. Ondan, sözlerinden, şiddetinden, hakaretlerinden… Söz verip de sözünde duramadıklarından… Defalarca sorgulasam da her seferinde yine ilk anki kadar yanıyordu canım. İçimden koparıp atamadığım o sevgiyi hissetmeye devam etsem de bu artık bir eziyetti. Ne ben eskisi gibiydim ne o ne de sevgim. Yine de bu üçlü bir şekilde birleşiyordu. Boşanmak aklıma gelmiyor değildi fakat ben artık hamileydim. Doğumum çok yakındı. İçimde kalan o küçük umutla dünyaya gelen yavrumuzla gerçek anlamda değişimler olacağını düşünüyordum. İkimizden bir parça bizzat gözlerimizin önünde olacaktı.
Salona geçtiğimizde, sakince otururken ne olup bittiğini öğrenmek isteyen ablalarıma olan bitenleri anlattım. Şengül, bir yerde nasıl bu kadar sabırlı ve sakin kalabildiğimi sorduğunda, yapabilme olanağım olsaydı eğer içimde kopan fırtınaları ona dinlettirmek isterdim.
Rahatça uyuyabilmem ve evde vakit geçirebilmem için Caner Enişte’mi dışarıya yolladıklarında, gözyaşlarımın dahi yorgunluğunu iliklerime kadar hissettiğim bir şekilde yumdum gözlerimi.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum, uzun zaman üzerine ilk kez kontrol edebilmek için saate de bakmamıştım. Beni uyandıran birkaç konuşma sesi fazla yüksek olmasa da bilincim bir şekilde yakalamıştı olan biteni. Yerimden kalkıp, diğerlerinin yanına geçmek istediğim sırada nasıl ve neden olduğunu anlamadığım şekilde Mahir’i karşımda görünce çatılan kaşlarımla bakındım her birine. “Bu neden burada?” diye sordum hemen. İletişimimi ona vermek de istemiyordum. Sözlerim ev sahibi olan ablamaydı.
“Konuşmaya gelmiş,” dediler bana.
Bakışlardaki ifadeleri görünce daha yeni durulan ruhumun suları, yeniden azgın bir nehre dönüşür gibi oldu. Üstten bakıldığında hiçbir şey göstermesem bile derine indikçe çığlık çığlığaydım. “Ben konuşmak istemiyorum. Size kim söyledi benim konuşmak istediğimi?”
“Nurdan…” dedi Mahir. Kirpiklerindeki ıslaklık dikkatimi çekse de ben eski ben değildim. Böyle kolay olamazdı. “Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim.”
“Sana kanacağımı mı düşünüyorsun?”
“Yemin ederim pişmanım. Ellerim kırılsaydı da vurmasaydım. Seni göremeyince gerçekten dünyam yıkıldı sandım Nurdan. Ne olur affet beni.”
Yaklaşmak istediğinde geriye kaçıp, “Uzakta kal,” diye uyardım onu. “Ben senin bir gecede değiştiğine şahit oldum Mahir. Beni sevdanla inandıramazsın.”
“Nurdan bir dinlesen kızım?” Ablam araya girmek istediğinde ona baktım gözlerimden silemediğim öfkeyle. “Ne çabuk inandırmış sizi ya, oh be! Bir ağladı iki söz söyledi diye, neye inanıyorsunuz?”
“Yemin ederim bir daha olmayacak. Bir daha kavga etmeyeceğiz. Her şey istediğin gibi olacak Nurdan. Oğlumuza daha iyi bir baba olmak için elimden geleni yapacağım, söz veriyorum.”
“Beni oğlumla kandırmayı deneme…” Ona baktım yeniden. En büyük zaafımı biliyor muydu yoksa ciddi miydi bilmiyorum. Söylediği şeylerin gerçekliğini o kadar çok isterdim ki… Bu kıyametten uyanmak ve doğdu-ğum günden beri özlemini yaşayıp durduğum o aileyi kurmayı o kadar çok istiyordum ki…
“Kandırmıyorum. Bak yemin ediyorum sana. Eğer bir daha yaparsam herkes şahit, bundan sonra sen ne dersen o olacak.” Kocaman açtığı gözlerindeki duygu, inmemesi için savaş verdiğim o yelkeni suya indirmeye durduğunda kendime kızmak istedim bu kez. Ona son bir şans vermek istiyordum ama bunu istediğim için de öfkeliydim. “Hadi evimize gidelim,” diye ekledi sakince.
“Eğer burada söylediğin şeylerin dışına çıkarsan…”
“Çıkmayacağım. Çıkarsam da sen ne dersen o olacak.”
“Sana nasıl inanacağım yeniden?”
Sesli bir şekilde içine çekti nefesini. “Yeniden başlayalım. Seni yarıda bırakırsam ne yapmak istersen onu yapmana müsaade edeceğim.”
Belki hayatımdaki en büyük yanlışlardan birini yapmak üzereydim belki de en doğru kararlardan birini vermek üzereydim. Söylenilen sözleri o an kabul etiğimde, cevap yeniden akrep, yelkovan ve saniye ibresine kalmıştı.
Ya akrebin zehrinde acı çekmeye devam edecektim ya da çocuğum ve eşimle, özleminde kavrulan yüreğimi söndürebilecek ve o mutlu aile tablosunun ressamı olacaktım.
Durum her ne olursa olsun artık kendimden bile önceye koyduğum kişi için olacaktı tırnaklarım kanasa da kazmaya çalıştığım her çabam.
Ayas’ım için.
