İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 7 · 8 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 7

Mürai

“Vur!”

“Hadi be oğlum, o öyle mi olur?”

Kahkahalar…

“Çok konuşma da izle ağabeyini.”

“Bunları öğren de gel koçum.”

Kahkahalar…

Ne kadar mutlu nidalar yükseliyordu evin bir köşesinden. Şakalı iletişimler, eğlenceli zamanlar, bol destekler, içten sohbetler…

Mahir, ondan silindiğini düşündüğüm her şeye sahip olmaya devam ediyormuş meğer. Sadece göstermeyi tercih ettiği yerler, zamanlar ve kişiler değişmiş.

Perdeleri kapalı evin içinde, iki kişi olsak bile yalnızdım. Uzun zamandır olduğu gibi. Fakat şu son zamanlarda büyümeye başlayan karın bölgemde hissettiğim gıdıklanmalar yüzüme tebessüm çiziyordu. İçimden ne zaman yalnız olduğumu geçirsem minicik bir kıpırtı oluyordu. “Hayır, anne. Yalnız değilsin. Bak, ben buradayım,” diyordu bebeğim bana. Onunla oldukça çok konuşuyordum önceleri. Uyandığımda ilk selamım onaydı, uyumadan önceki son dileğimin ona olması gibi. Bir hafta önceyse bunu yapmayı da durdurmuştum.

Mahir’in görüp görmemesi umurumda değildi önceleri fakat o gün, dalga geçer gibi yüzüme bakarak komik gözüktüğümü söylediğinde, fazlasıyla kırılmıştım. Her hamile kadın, ayları ilerledikçe kilo alırdı. Yüzünde lekelenmeler, yorgun haller, uykunun bazen oldukça artması ve bazen de oldukça azalması… Dengesiz ve yorucu bir süreç, anneliğe hazırlık sürecinde kendini belli ederdi. Bu gibi durumlardaysa eşlerin bir tebessümü, küçücük olsa da bir yardımı mutlu etmeye yeter de artardı bile.

En azından hamileler, “Eşim, çocuğumuzu ve beni seviyor,” diyebilirdi. Benim duyduklarım ise, “Hep bu zamanı beklemiş gibisin… Yaşlanıyor musun, çirkinleşiyor musun? Saçma sapan davranma,” gibi şeylerdi. Hatta bunlar en basitleriydi.

Ne garip… Bir zamanlar beni sevmeye bile korkuyorken şimdi, kıyametim olmak istiyor gibiydi.

Ailemden herhangi bir kişi eve geldiğinde, mutlu aile tablosunu yansıtmak için tüm hormonlarımla birlikte gülüyordum onlara. Altı yılımın karşılığını böyle aldığımı bilseler bana inanırlar mıydı ya da yüzüme bakıp, ‘Bizi dinleseydin böyle olmazdı,’ derler miydi? Sırtımı kime yaslayacağımı bile bilmiyordum. Hangi dağ, üzerime çığ olmadan durabilirdi? Hangi ağaç, güneşin yakıcı sıcağından korunmak için üzerime dallarını eğerdi?

Cevap bulamıyordum bile.

Kalabalık ailenin ortanca kızı… Yalnızdı. Her şey sadece sayıdan ibaret gibiydi. Ötesi yoktu.

“Nurdan!”

Kapalı kapıya rağmen gür sesle duyduğum ismimle tüm düşüncelerim bozuldu. “Ne oldu?” diye karşılık verdim olabildiğince sağlıklı ses tonuyla. Ufacık bir ses titremesini ona sunmak istemiyordum.

“Su getir bana.”

Ne söyleyeceğini dinlemek için kesilen özen ve dikkatimle psikolojik olarak göz göze geldim bir an. Alayla gülümsedim. Zamanın ona aşılamasını beklediğim babalık hormonları hâlâ kış uykusundaydı. Ani bir mucize değildi beklediğim ama bir gecede o sevgi dolu adamdan, soğuk ve sorumsuz bir adama nasıl dönerdi, aklım almıyordu. Altı yıl, yalandan ibaret olamazdı.

Karnımdaki bu bebeğin, yuvamızı kurtarabileceğine inanıyordum.

İnanmak istiyordum.

Aradan geçen onca zamanda bu böyle devam ederken nihayetinde bir gün, bebeğimizle alakalı ilk şeye güzel bir tepki verdiği anı yüreğimin hemen ortasında yanan o kıvılcımla izledim. O minik bir an, aylardır ne kadar da üşümüş olduğumun farkına vardırdı. Bir oğlumuzun olacağını öğrendiğinde daha evvel birkaç kez dokunduğu o göbek şişkinliğine bu kez daha farklı temas etmişti adeta.

Haberi, kayınvalidemin tarafına verdiğimde, toplumdaki o zehirli algıyı büyütenler gibi bir tepki verdiler. Elbette oğlum olacağı için mutluydum fakat bir erkek değil de kızım olsa sevinmeyecek gibiydiler. Kendi aileme söylediğimde daha sıradan bir cevap almış olsam da benden daha çok Mahir’le konuşmaları yine, damatları olarak onu ne denli sevdiklerini gözler önüne seriyordu. Onunla sevgili olduğumu duyduğumda kazandığım üniversiteye beni göndermeyen ailem, onu tanıdıktan sonra benden daha çok sevmişlerdi neredeyse. Farkında olmadıkları bir şey vardı ki, aslında onu tanımıyorlardı bile. Sadece gösterdiği tarafını görüyorlar ve devamıyla ilgilenmiyorlardı.

Bir zamanlardaki ben gibi.

Aylar iyice ilerlerken evden yürüttüğüm işimden ayrıldım. Şükürlerimin semayı dolduracağı bir şekilde Mahir’in borçları kapanmıştı. Karnım oldukça belli olurken ben artık çocuğumun hareketlerini gözümle bile görebiliyordum.

Sekizinci ayıma gelmiştim artık.

Oğlumu bazı gecelerde rüyamda görmeye başlamıştım. Bazen bebekti. Bazen koşma çağına gelmiş bir çocuk. Bazı zamanlar da gökyüzünde uçan bir melek gibiydi. Her haliyle o kadar güzeldi ki! Her anne, kendi evladını dünyanın en güzeli seçerdi, biliyorum. Ama benim yavrum, gerçekten de bambaşka güzeldi.

Onun minik elini tutmak için günleri iple çekiyordum adeta.

Hamile olduğumu ilk öğrendiğim zamanda, aldığım soğuk tepkiden sonra yaşadığım bir bunalmayla arkadaşım Kezban’ı arayıp, “Şimdi ben ne yapacağım?” diye sorduğumda, Allah’ın yardım edeceğini, korkmamam gerektiğini bana tatlı bir dille söylediğinde, inancım olsa da kalbimdeki korkuyla buna bir türlü bağlanamamıştım. Fakat artık herkesten çok inanıyordum bu yardıma.

Zaman zaman eşimden şiddet bile görmüştüm. Daha bebek doğmadan, bilgisiz bir anne olacakmışım gibi ithamlar almıştım. Aslında ziyadesiyle de bunalmış ve yorulmuş olsam da beni ilerleten bir şey vardı.

Market sırasında bekleyedururken hemen ardımdaki kişilerin sesleri geliyordu kulağıma. Biri genç bir kızdı, bir diğeri daha küçük bir oğlandı ve evli olduklarını düşündüğüm çift de birbirleriyle günlük planları konuşuyorlardı.

Tatlı tebessümleri bir yandan beni de gülümsetirken bir yandan, hemen yanıma bakıp, Mahir’e bir ah göndermeme sebep oluyordu. Önümdeki son kişi de ödemesini yapıp ayrıldığında sıra nihayetinde bendeydi.

“Hoş geldiniz,” dedi kasiyer kız.

“Hoş buldum,” diyerek tebessümle cevap verdim ona. Sırasıyla her ürünü geçirdikten sonra önceden verdiği poşete yerleştirdim ben de.

“Abla, taşıyabilecek misin?” diye sordu ücreti söylemeden hemen önce.

“Taşırım taşırım.” Başımı salladım usulca.

“Zorlamasın seni ama. Yanında biri yok mu?”

“Ev yakın zaten, sorun değil.”

“Anladım.” Gülümsedi. “Kız mı, erkek mi?” dediği sırada sevecen bir şekilde karnıma koydu elini.

“Erkek,” dedim aynı şekilde karnıma dokunurken.

“Allah bağışlasın. Çok severim bebekleri ya. İsmine karar verdiniz mi?”

“Ayas.”

“Ayy, çok güzel. Allah analı babalı büyütsün.” Hesap sonrası uzattığım ücretin üstünü ayarlarken aramızda geçen şirin sohbet, hem onun hem de benim moralimi yükseltmişti. Samimi hareketleri ve sıcak ses tonu oldukça hoşuma gitmişti.

“Teşekkür ederim,” dedim ilk önce. Sıradaki kişiye yer verirken çıkışa geçmeden evvel, “Kolay gelsin,”diye de eklediğimde teşekkür etti o da. Dikkatli bir şekilde kapıdan geçip, evin yolunu tuttum.

Bazen poşetleri indirip nefes alıyor bazen, kollarım yorulmasa bile bacaklarım ağrıdığı için dinlenerek nihayetinde eve geldiğimde, Mahir’in kapıyı duymayacağını ya da zili çaldığım için saçma bilgisayar oyunlarından bozulacağını bildiğimden yanıma aldığım anahtarla girdim içeriye. Fakat beklediğimin aksine, Mahir bilgisayarın başında değil, salondaydı. Birisiyle konuşuyordu ama evde yabancı bir ses yoktu. Telefon görüşmesi yaptığını anladığımda poşetleri sakince bırakıp, oraya doğru sessiz adımlarla ilerledim.

“Eşim hamile olduğu için son zamanlarda oldukça rahatsızlık çekiyor bu yüzden ona yardım ediyorum. Gelemiyorum, doğum oldukça yaklaştı.”

“Evet, evet… Anlıyorum sizi.”

“Teşekkür ederim.”

Bana dönük sırtını izlerken yüz mimiklerimin, ‘Benimle dalga mı geçiyorsun,’ der gibi şekillendiğine emindim. Hastane kontrollerine bile her zaman tek gitmiştim ben. Daha az evvel bebeğe zarar vermeyecek kadar olsa da yine de alabildiğim tüm ihtiyaçları alıp evden içeriye girmiştim. O ise sabah kahvaltıdan sonra oyun başlarına geçiyor. Bazen arkadaşlarıyla buluşmaya gidiyor. Bazen kendi ailesine gidiyor ve bazen de işe gidiyordu. Dilinden çıkan hayal ürünlerini, hayal yapmanın ötesine varabilseydi, şu anda dünyanın en mutlu ailesi bile olabilirdik. Düğün günümüzde hakkımız olanları bizden söke söke almalarına rağmen şu anda kira ve aylık faturalar hariç başka para sorumluluğumuz yoktu! Bana yalan dolu masallar anlatırken bu günlere bıraktığı borçlar bile bitmişti. Düğüne kadar yine erkek tarafının alması gereken şeyleri bölüşmüş ve kendime düşen her payın borcunu bitirmiştim. Evlendim, bu kez onunkileri bitirdim. Ve o şu anda benim hamileliğimi kendine tatil fırsatı olarak kullanmaya devam ediyordu.

Nihayet telefonu kapattığında, “Ne yardımından bahsediyorsun tam olarak?” diye sordum doğruca konuya girerek.

Telefonu cebine koyup, bana döndü. “Aniden sancın başlarsa ambulansı mı arayıp, bekleyeceksin?” diye sordu bilmiş bir tavırla.

“Dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Başlama yine Nurdan.” Yanımdan geçip, muhtemelen yine bilgisayarın bulunduğu odaya gitmek istediğinde kolundan tutup çevirdim onu.

“Hastaneye gelmezsin, hadi anlarım. Ama market alışverişini bile ben yapıyorum ulan.”

“Çirkinleşme. Laf kalabalığı yapma durduk yere. Yine tartışalım mı istiyorsun?”

Başımdaki yazmayı hafifçe geri ittirip, ellerimi belime koydum. Sakinliğimi korumayı hedeflesem de bu artık kolay değildi. “Ben miyim çirkinleşen? O koltuğa zift gibi yapışıp, akşama kadar oyun oynuyorsun. Kira borcunu öpücükle mi vereceksin? Çocuk doğacak masrafları olacak, o zaman ne yapacaksın? Hani senin birikimin?” Gözlerini baydırıp, kapıya doğru ilerlediği sırada aniden durup, masanın yanına geçerken takip ettim onu. “Mahir sana ne oldu Allah aşkına? Evlendiğimiz günden beri sen, sen değilsin.”

“Ben hep bendim, gördün evlendin. Şimdi mi beğenmiyorsun? Oyunları sevdiğimi biliyordun.”

“Tek dert sadece oyunlar mı sanıyorsun?” Kaşarım çatıldı hafifçe. Eline aldığı kağıtları inceleyip, yırtık zarfın içinden çıkardığı katlı kağıdı açtı en son. Sesli bir şekilde olmasa da dudak hareketlerinden anladığım kadarıyla bir küfür savurmuştu az önce. O kağıtlar ben giderken masada değildi. Yeni gelmiş olmalıydılar. “Ne onlar?” diye sordum elime almak isteyerek.

Elini hızla geriye çektiğinde, “Her şeye burnunu sokma!” diye yükseltti sesini. “Her şeye karışa karışa evde huzur bırakmadın!”

“Ben mi huzur bırakmadım?” Alaycı bir kahkaha attım en dolu ses tonumla. Ne yaparsam yapayım hakaretler duyuyordum zaten. En azından yine duyacaksam içimi de dökmem gerekirdi. “Senin borçlarını bile ben çalışarak ödedim! Hem evlenmeden önce hem evlendikten sonra. Bir şeylere çözüm arayıp durdum. Sen ne yaptın? Böyle mi ev reisi olacaksın?” Hızla uzandım elindekilere sözlerimden hemen sonra. Geri kaçırmak istese de başarısız olunca bu kez elimden almaya çalıştı. Ama artık çok geçti. Saklamaya… Hayır. Benim bilmemi ertelemeye çalıştığı şeyi öğrenmiştim bile. “Allah seni kahretmesin… Mahir bu ne?” Derin bir nefes almak isterken boğazıma bir kılçık gibi battığında, şok içinde döndüm ona. Gözlerim aniden yaşlarla dolmaya başladı fakat öfkemin ve hayal kırıklığımın eseriydiler. “Mahir bu ne?” diye sordum yeniden. Kağıtları hızla kenara attığımda bir adım ilerledim ona doğru.

“Borç olduğunu görmüyor musun? Ne sorup duruyorsun, Mahir bu ne, Mahir bu ne?” Elini ters bir şekilde havaya kaldırıp, son raddesine kadar çattı kaşlarını. “Ev geçindirmek kolay mı?”

“Sen ev mi geçindirdiğini sanıyorsun?” Bağırdım ona aynı şekilde. İlerleyip kapının yanına vardığında yeniden durdurdum onu. “Bir şey söylesene bana. İcra borcu gelmiş Mahir! Hangi kredi kartın bu?”

“Of yeter lan! Sus!”

Ondan duyduğum bu son sözle, yanağımı, çene kemiklerimi, dişlerimi hatta boynumu bile sızlatan bir kuvvetle kapıya savruldum kontrolsüzce. İkinci bir acı da sert tahtalardan başıma gelirken soğuk zemine yatar yatmaz mayhoş bir göz kararmasının ağına yakalandığımı hissederken duyduğum tüm sesler sadece belirsiz, boğuk gürültülerdi.

Zaten daha sonra onlar da kesildi…

Bölüm sonu

6 yorum