Yorgunluk…
Tarihler değişti… İnsanlar değişti… Hayat değişti… Mevsim değişti…
Değişmeyen ve hatta üzerine daha da bindirilen tek şey yorgunluktu.
Sevmek kutsaldı. Sevilmek ise özel olandı. Bu iki durum ise insanın zihnini en fazla kandıran kavramdı.
‘Pencereleri kapat! Perdeleri çek! Kimse seni görmeyecek!’
Bu hangi düzey bir sevgiydi? Ya da öyle miydi? Kıskançlık mıydı?
‘Arkadaşlarınla telefonla da görüşebilirsin? Ne gerek var gitmene?’
Peki ya bu neyin nesiydi? Bir kadını başka bir kadından kısıtlamak… Buna nasıl bir anlam yüklemek gerekirdi?
Üç ay geçti. Düzelecek dedikçe daha da bozulduk. Kalkacağız dedikçe daha da düştük. Güzel sözler hep kandırdı. Manipülasyon ise her zaman zirvedeki o koltuktaydı…
Alttan yukarıya bakmak zorunda kalan ise sadece bendim. Bir şeyleri sırtlayan ve düzeltmeye çalışan o kişi... Zamanı gösteren saatin içinde hiçbir şey yapmadan, sadece diğerinin tam tur çabasıyla minik bir adım atan akrep, oydu. Onu ilerletmek adına etrafında tam tur atan yelkovan ise bendim. Ve insana verilen bela mı, ödül mü olduğu bilinmeyen sevgi ise önce beni, sonra da onu ilerletmek için küçücük bir an bile duramayan o saniye ibresiydi. En çok yorulan, en çok çabalayan… Tüm bu karmaşanın arasında zehir, sadece bir tanesine ait özellikti.
Akrep olana.
Derin bir nefesle hareketlendirdim omuzlarımı. Tek kişiden gelen çalışma gücü, sadece iki kişi olan aileyi bir türlü geçindiremediği için evden çalışmaya başlamıştım. Evlenmeden önce katlanmak zorunda kaldığım fabrika şartlarına geri dönmek isteyeceğimi düşünemezdim bile. İnsanları görebilmek, iyi veya kötü yüz yüze sohbet kurabilmek. Bazı şeylerin sınırını belli saate kadar yaşamak daha sonra tamamen özgür olmak… Farkında olamadığım bir özgürlüktü.
İyi tarafından bakacak olursam da borçların bir bölümünü kapatmaya başlamıştık.
“Nurdan.” Mutfak kapısından içeriye giren kayınvalidem, ıslak ellerini havluyla kuruladıktan sonra beline koydu. “Acaba patates salatası değil de makarna salatası mı olsa?”
“Ama patatesler haşlandı bile,” diye cevap verdim az evvel altını kapadığım tencereye baktığım anda. İki saat içinde gelecek misafirler için, son hazırlıktaydık artık. Uzak kesimdeki akrabaları düğüne gelemediği için, üçüncü ayımızdayken ziyaret etme fikrini onlara iletmiş, ben ise daha bu sabah olayı öğrenmiştim.
“Bilemedim ki şimdi. Basit mi oldu patates acaba?”
“Niye basit olsun?”
“Kolaya kaçmışlar demesinler.”
“Desinler. Ne olacak ki?” Omuz silkip önümdeki işe döndüm yeniden. Zihnimde susmak bilmeyen onlarca düşünce varken bir başka söz ne kadar umrumda olurdu ki? Kaldı ki, söz söylenilmeye hakları bile yokken. Eleştiriye değil tebrik etmeye gelme durumunu yaşıyor olmamız gerekmez miydi?
“Ötede beride söylerler Nesibe’nin gelini şöy-”
“Ay anne söylesinler ne olacak? Onları dert etmek en son yapacağım şey. Kendi derdim bana yeter.” Kontrol etmek istemediğim bıkkın bir nefesten sonra hızla yuvarladım kelimeleri.
“Ne oldu?” diye yanıtladı beni. Hem ilgili hem ilgisiz davranmayı aynı anda nasıl yapıyordu anlamıyordum da. “Niye öyle söyledin?”
“Üç ay önceye kadar borçlarla boğuşurken sen de söylemişsindir.” Yumuşattığım ses tonumla beraber beni tanıyanların yapay olduğunu anlayacağı bir tebessüm çizdim çehreme. Anlatmak istediğim şey bizzat ortadaydı. Zaten daha en başından beri anladığına da emindim. “Çok yorgunum bu günlerde, kafam hiçbir sesi kaldırmıyor. Hiçbir şey yiyesim gelmiyor. Midem alan tulan.”
Bir bardak su alıp, sandalyeye geçtiğinde tek yudum sonrası çenesini sıvazladı. “Bana bak kız, hamile falan olmayasın?”
Elimdeki bıçağın hareketini kestim aniden. Olabilir miydi gerçekten? “Bilmem ki… Mahir çok istiyor. Sürekli konusunu açıyor, bebek fotoğrafları falan gösteriyor bana.” Son günlerde hissettiğim tüm farklı durumları düşündüğüm sırada, banyoları yıkadığım anda ıslak kıyafetlerin üzerimde kuruması geldi aklıma bu defa. “Üşütmüş de olabilirim,” diye ekledim sözlerime. Yoktan yere ışık yakmak ve buna da inanmak istemiyordum. “Lavaboları yıkadıktan sonra başladı her şey. Karnım da hafiften kasılıyor gibi zaten.”
“Hımmm…” Önüne döndü sakince. Beni dinlediği sırada bitirdiği bardağı masaya bıraktıktan sonra boşlukta bir yere bakındı bir müddet. “Anne olmak çok kutsal bir şey. Bak Mahir’im evlendi ama hiç benden ayrılsın istemedim. Bizden ayrılacağını hiç düşünmemiştim. Sanki gelin almadım da evlat verdim. Her gün öperdim onu. Ne kadar büyüse de hep küçük oğlum gibiydi.”
“Nasıl olacaktı ya?” Güldüm. “Gelip, onu yeniden koynunda uyutmak ister misin?” Sözlerimdeki ima, şakaya karışık bir gerçekle yankılandığına bu kez her ikimiz de emindik. Kız veya erkek farketmezsizin, çocuklardaki anne sevgisini ve bağlılığını anlayabilirdim ama bazen, bunun önünde durmak gerekirdi. Eğer bu bağ, yeşermeye çalışan bir fidanın güneşini kesen gölgeye dönüşüyorsa zarara çıkardı.
“Çocuğunuz olduğunda gelip torunumu severim Mahir’im diye,” diyerek konuyu farklı bir açıya çekerek güldü. Aramızdaki sohbetin yanı sıra gerekli sözleri söyleyebildiğim için, o ince çizgiyi bir şekilde koruyorduk. Saygı zorunluluktu. Sevgi gibi.
Sevgi ne kadar olursa olsun yine de hissediliyordu. Saygı gibi.
Garip bir durumdu bu.
“Amin,” dedim en son. Sonrasında ise hazırlıklarımız son hız devam etti. Gelecek kişilerle haberleşen kayınvalidem, gelişlerine yarım saatlik mesafe kaldığını öğrenince masayı kurdurduğu sırada işten gelip, iyi bir duş almasının ardından oturma odasına geçen Mahir’in yanına gitti. Gözlerindeki ışıltı, hissettiğim şeylerin sonucunda hamile olma olasılığımı ona anlatacağının habercisiydi. İçten içe bunu ben de ne kadar istesem de korkuyordum da… Düzeni oturmamış, bazı günleri sadece tartışmalarla geçirilen bir eve bebek getirmek ne kadar doğruydu? Biz iyileşemeden, onun bu kavga seslerinden sonra nasıl bir ruh sağlığı olacaktı? Yirmi iki yaşında bir anne… O sorumluluğu sırtlayabilecek kadar güçlü müydüm ben?
Kalbimde oluşmaya çalışan sıcaklık, zihnimin susmayan çığlıklarıyla yeniden üşüyordu. Şu an değil, biraz daha zaman istiyordum çocuk sahibi olmak için. Mahir her ne kadar baba olmak istediğini dile getirse de buna hazır mıydı anlamak zordu.
Tüm işlerim bittiğinde hemen odaya geçtim. Kıyafetlerimi değişip, başıma da önceden ütülediğim bir yazmayı bağladıktan sonra tam aşağıya inecektim ki kasıklarıma dolan sancının artışıyla midemin dahi gerildiğini hissettim. Hızlıca lavaboya ilerlediğimde, akan suyla yüzümü ıslatmaya zaman kalmadan, ekşi bir su çıktı dudaklarım arasından. Ellerim üşür gibiydi ama bedenim fazlasıyla sıcacıktı.
Misafirler gelmek üzereydi. Yersiz rahatsızlığın sırası değildi… Serin suyla ağzımı temizledikten sonra boğazımdaki o tadı yok olması için bir yudum içip, hemen havluyla kurulama işlemi de yaptıktan sonra salona geçecektim ki kapı zili kendisini duyurduğunda oraya yöneldim hemen.
Güzel bir karşılama sonrası odadaki kısa süreli sohbetin ardından, son hazırlık için kalktım. Eksik yoktu. Aksine gelir düzeyinin darlığına kıyasla gayet fazlaydı. Kayınvalidemin bahsettiği o arkadaş konuşma yaşanırsa şayet, bunun tek sebebi boş laf ile ortalığı karıştırmaktan başka bir şey olamazdı. Ki eksiklikler olsa dahi yine aynı sebeplerle konuşulurdu. İnsanlar… Atalarımızın da söylediği gibi; torba değillerdi ki ağızlarını büzelim…
Saatler ilerlediğinde korktuğum tek şey, o yaşadığım mide bulantısının tekrarıydı. Neyse ki korktuğum da olmamıştı. Son ana kadar…
Kayınvalidem misafirlerle birlikte evden ayrıldığında, bulaşık işleri için mutfağa girdiğim ilk saniye, midemden bademciklerime doğru yükselen sıcak bir sıvıyla öğürmeden edemedim. Koşar adımlarla yeniden lavaboya gittiğimde, bir öncekinden bir tık daha çok ekşi sıvı benden ayrıldığında, ellerimin titremesiyle baş başa kaldım. Yeniden yüzümü yıkadım. Yazmamı çıkarıp, saç diplerime su geçirdim…
Hızlanan nefesim ilk başta eziyet vereceğine yemin etmiş gibi olsa da dakikalar sonra yavaşça durulduğunda, oturduğum soğuk mermerden kalktım yavaşça.
Mahir ona ihtiyaç duyduğum bu anda yanıma gelmemişti. Onca sesi duymamış mıydı yoksa umursamamış mıydı bilemiyorum. Belki de günün yorgunluğu sonrası uyumuştu?
Yavaş adımlarla odaya geçip yatağa sakince oturduğumda, kayınvalidemle yaptığımız konuşmayı düşündüm ister istemez. Daha önce bu şekilde hastalandığımı hatırlamasam da üşüdüğüm zamanlardaki rahatsız edici duruma da benziyordu. Kalbim, kafamda kurup kaldırdığım düşüncelere rağmen, o minik isteği yakalamış ve hiç bırakmayacakmış gibi hızla çarpmaya başladığında, geçen ay alınan test çubuklarından birini elime almıştım bile. Varsa öğrenmekten başka çıkış yoktu. Yoksa da en azından kendi kendime kurduğum baskıyı ortadan kaldıracaktım.
Bir kez daha lavaboya geçtim. Duvarlar zaten sessizdi ama sanki ben kanımdaki akışı bile duyayım diye daha da sessizleşmişlerdi… Gerekli tüm işlemi yaptıktan sonra çubuğu dikkatle bir yere koyduktan sonra bol köpükle ellerimi yıkamaya koyuldum. Gözlerim ona kayıyor gibi olurken hemen düzeltiyordum kendimi. Üç ila beş dakika arasında renk kendini belli edecekti zaten.
Hem stres hem de heyecanla harmanlandığımı hissettiğim o dakikalarda, kendime asıl cevabı bir türlü veremiyordum. İstiyor muydum, istemiyor muydum?
Yapabilir miydim?
Mahir yapabilir miydi?
Çok istiyordu, sürekli olarak sözünü ediyordu ama çocuk olursa şayet bu, ona babalık hissini aşılayarak çeki düzen verir miydi?
Ailelerimiz sevinir miydi ya da herhangi bir darlıkta, hastalıkta elimizden tutarlar mıydı?
Alnımı ve şakaklarımı ovduğum anda refleks olarak çubuğa dönen bakışlarım, daha önce hiç hissetmediğim kadar soğuk bir buz küpünü ensemden aşağıya bıraktı sanki. İki kırmızı çizgi, iki tepe arasında durmadan koşmuşum gibi kalbimin sesini boğazıma kadar yükseltti. Biraz evvel mide bulantısından titreyen bacaklarım, şimdi bu iki küçük çizgiyle tamamen boşlamıştı adeta!
Elim rahim bölgeme indi. Tenimdeki o alev, avucum ile bölgedeki o arada toplandı sanki. Sessizce bekleyen o duvarlar, şimdi davul zurnalarlaydı. Mutlu hisseden kalbim, biraz evvel hesap defterine yazdırdığı tüm olumsuzluklara kulaklarını tıkarken çubuğu tuttuğum gibi hışımla oturma odasına ilerledim.
Kapıdan girer girmez Mahir’le göz göze geldik hesapsızca. Birkaç saniyelik bu durumdan hemen sonra televizyona dönmeye yeltendiği ilk anda, “Mahir!” diye çağırdım gönlümün heyecanıyla. Bakışları bir kez daha bana kaydığında, mırıltıyla cevap verdiğinde, benden mi duysa yoksa bizzat mı görse diye düşündüm içten içe. “Mahir bak.” Yaklaştım ona. Bakışları üzerimde dolaştığında uzattığım şeyi eline aldığı an, “Hamileyim…” diyerek verdim çoktandır istediği müjdeyi.
“Hımm…” Bir mırıltı çıkardı önce. Çubuğa bir süre daha baktığında, duymadı mı diye düşünmeye başladım. Sevinip hemen ayaklanması ve sarılmamız lazımdı. Yaşadığım zorluğa rağmen bu bebek gibi doğmaya hazırlanmamız lazımdı. Yeniden. Çektiğimiz sıkıntıları ardımızda bırakıp, gerçek aile olabilecek o hediyemiz bedenimde büyüyecekti. Ama öyle yapmadı… Bakışları son kez benimle buluşup yeniden televizyondaki programa dönünce, geriye yaslanıp, bacak bacak üzerine atarken, “İyi, güzel,” dedi sadece.
Baba olma hayallerini anlatıp, birbirinden farklı bebek fotoğrafları gösterip, gördüğü her bebeğe babacan tavırlar sergileyen bu adam, biraz evvel öz evlada sahip olacağını öğrendiğinde sadece koltuğa geri yaslandı, bacak bacak üzerine attı ve sadece iki kelime kullandı.
İyi.
Güzel.
Ben ise artık saymayı bıraktığım bilmem kaçıncı kez, önce sessizliği sonra mutluluğu kulaklarıma ileten o duvarların altında kaldım. Kırılan o hayalimin keskin uçları, kalbime battı ve tüm sızıları yeniden hissettirerek kanattı.
