Sakarya’nın kışları bazen yaz aylarından farksızdır. Bazen de ilkbahardaymışız gibi meyve ağaçları çiçek bile açar… Ama kar, bu sene benim senem dediği her yılda, insanları parmak uçlarına kadar buza çevirebilir.
Bu böyleydi her zaman ama şimdi neden gökyüzündeki güneş bana gülümserken evimin içinde donmak üzereydim böyle?
Hayır. Soğuk yoktu. Evin içi sıcaktı, dışarıdaki görüntü de ilkbahardan farksızdı. Belki de yazdan? Zaten üşüyen de bedenim değildi.
Pencereden dışarıya kaç dakikadır baktığımın bile farkında değildim. On, yirmi, otuz… Ya da daha mı fazlaydı?
Günleri de karıştırıyordum çoğu zaman? Sahi ne zaman evlendim ben altı yıllık sevdamla?
Bir hafta önce miydi? İki? Üç?
Boynumdan kopartılarak alınan tüm hayallerimizin yanı sıra, şu anda kucağımda duran bu kağıtlar neyin nesiydi?
Bu muydu çektiğim her çilenin karşılığı? Altı yılım, böyle mi gülecekti yüzüme?
İlk günlerde karşılıklı oturup, babasının borcu hakkında konuştuğumuzda bile zor da olsa yine ona inanmayı seçmişken şimdiki borç kağıtları üzerinde neden onun ismi vardı? Düşüncelerim sıcak bir ısı dalgası gibi beynimin içini yeniden yakmaya durdukça tırnaklarımın içine kadar üşüdüm. Çalan kapı ziliyle hafifçe titreyen bedenim, başımda biriktirdiği kilolarca sıcaklığı yeniden bedenime gönderdiğinde, hemen ayağa kalkarak ilerledim.
Mahir, elindeki meyve poşetiyle bana güldüğünde, “Hoş geldin,” dedim karşılık olarak.
“Hoş buldum,” cevabıyla ayakkabılarını çıkarıp, içerideki dolaba yerleştirirken, “Güneş var ama amma soğuk dışarısı. Dolaşırken buz keseceğim sandım,” diye devam etti sözlerine.
“Kışa geldik işte, normaldir.” Gülümsedim onun gibi. Uzattığı mandalina poşetini alıp, ardından ilerlemeye devam ederken mutfağa geçmeden evvel içimi kemirip duran ilk meseleyi sürdüm dilime. “Ne yaptın? Daha iyi bir iş bulabildin mi?”
“Yok be hatun.” Oturduğu koltukta ayak bileğini, dizinin üzerine getirip, kollarını koltuğun iki kenarına uzattı. “Görüşme yaptığım yerde pek iyi imkan yoktu, başka yerlere bakacağım.”
“Mahir…” sakinliğimi korumak için ağırından bir nefes aldım. “Diğer işten de ayrıldın, tazminat da verilmedi. Biraz acele mi etsen?”
“Sanki ben mi iş yerlerini organize ediyorum? Düzgün bir yer bulunca gireceğim işte.”
“Biraz dişimizi sıkmak lazım Mahir. İş seçecek zamanda mıyız sence? Elimizde para mı var?”
“Off…” Gözlerini kapatıp, başını geriye attığında, sinirlerimin uyandığını hissettim ben de. “Git meyveleri bir şeye koy da getir. Ağız tadıyla yiyelim.”
“Bugün kağıt geldi eve,” dedim sözlerini es geçerek. Kapıyı açmadan evvel masanın üzerine koyduğum zarfın yanına gittiğimde, dikkati hâlâ bendeydi. Zarfın içindeki kağıtları alıp, yanına vardım. “Ne bunlar, hım? Hangi mobilyanın borcu bunlar?”
“Eve niye yollamışlar bunları?”
“Mahir… Bunlar neyin nesi?”
“Mobilya işte. Sen de dedin ya Nurdan.” Yüzüme baktı boş bir ifadeyle.
“Mal değilim Mahir. Görüyorum!” Yeniden aldım elime. “Biz seninle neyin paylaşımını yaptık? Onca mobilyayı kendi aramızda bölüştük. Evlenmeden önce hepsini ayarladık, borçlarını kapattık. Dişimizi sıktık. Öyle değil miydi?” Ses tonum giderek yükselirken hem bir şey söylemiyor hem de gözlerini etrafta gezdiriyordu. Hayallerimin yıkılışındaki mimarın ne olduğunu bilmek istiyordum ben. “Konuşsana!”
“Eeeh! Borç işte! Hepsini ödeyemedim ne yapayım?” Ayağa kalktı hışımla. “Ne çok söylendin ya? Meyve getir yiyelim diyorum bana kağıt hesabı soruyorsun!”
“Bu öylesine bir kağıt değil! İşin yok! Paramız yok! Ama beyefendi onlarca zaman yalan söylemiş bana ve kağıtları evlendiğimizde elime geliyor! Ben niye gecemi gündüz ettim o zaman?”
“Kapat çeneni be kadın!” Yanımdan öfkesiyle geçtiği sırada tahmin edemeyeceğim bir anda göğüs bölgemden hızla ittirdi beni. Yandaki koltuğun üzerine düşeceğimi sansam da dengemi kuramayıp yere düştüğümde, tuttuğum poşetteki meyveler etrafa uçuştu. O ise beni farketmiş olsa bile sadece anlık olarak durmuş olsa da yeniden ilerlemeyi tercih etmişti.
Az önce düşen ben değildim sanki. Düşen dünyamdı. Koltuk altlarına kadar saçılanlar, yıllarca kurup durduğum hayallerdi…
Ne olmuştu bize böyle aniden? Her evli çift böyle mi başlıyordu ortak yaşamlarına?
Olabilir miydi?
Yerden kalkıp, doğruca yatak odasına geçerek kapıyı kilitledim. Bir süre için ne onun yüzünü görmek istiyordum ne de sesini duymak istiyordum. Sakinleşmeliydim. Tartışmamızın büyümemesi için zihnimde konuşup duran tüm kırıklarımı uyutmalıydım.
Göz yaşlarım aktı istemsizce. Kalçalarım biraz sızlamıştı fakat bu hesaba katmaya bile değmezdi. Biraz bize ağlamak istiyordum biraz da yıllara… Düzeleceğimize emindim ama hayatın her alanında sancılı bir süreç yaşamaktan yorulmuştum.
Yatakta öylece otururken kenardaki çekmecenin üzerindeki fotoğrafımıza kaydı dikkatim. Her ikimizin de yüzündeki tebessümlerin kaynağı hemen yanındaydı. Bizdik. Şimdi de öfkemizin kaynağı aynı çatı altında. Bizdik…
Haksızlık yapıyor olabilir miydim? Neden ödeyemediğini sormamıştım. Onu da beni de bu duruma sokan onun ailesiydi. Ailesi ve borçları… Benim ailem de bana yardım etmemişti.
Sevgililik zamanlarımızda da tartışmıştık biz. Bir süre konuşmaz daha sonra gönlümüzü alırdık. Zaten hangi eşler hiç tartışmadan hayat sürer ki?
Zihnim bazı şeyleri masaya koyup kaldırdıkça gözlerimdeki yaşları silsem de yenileri gelip durdular. Onu anlıyor olsam da kalbimdeki yaraya söz geçiremiyordum da bir türlü.
Kapı kulpunun hareketlenmesi sesi ardından bir çift tıklamayla beraber, ismimi duydum. “Nurdan…” Sessiz kaldım anlık olarak. “Aç kapıyı, konuşalım.” Mahir’in de sesi sakinleşmiş geliyordu. Ayaklarımı yataktan indirsem de hemen kalkmadım ayağa. Korkuyordum da aslında. Ya kaldığımız tartışmaya geri dönersek mesela? “Nurdan. Hadi aç kapıyı bak, konuşalım güzel güzel. Birbirimizi kırmayalım.”
Yutkundum. Kalbime vermek istediğim söz hakkıyla ayağa kalkıp kapının yanına vardığımda, ağır nefeslerle onu dinlemeye devam etmek istedim bir süre için. Ama sadece sessizlik vardı. Büyük ihtimalle o da beni böyle dinliyordu. Anlaşılan konuşma sırası bendeydi. Kilidi yavaşça çevirdikten sonra aralık bıraktığım yerden baktım ilk olarak. Elindeki mandalina tabağıyla doğruca gözlerime baktığında, duygularımla savaşmak için dudaklarımı sıktım. Az evvel durdurduğum rahatsız edici, sıcak gözyaşlarının görüşümü bulanıklaştırmasını istemiyordum.
Bir elini bana uzattı o sırada. Tuttum. Sakin bir şekilde yeniden oturma odasına geçtiğimizde tabağı koltuğun üzerine koydu yavaşça. Yeniden bana dönmesiyle sarılması bir oldu neredeyse. “Barıştık mı?” dedi kulağımın hemen yanında, sakince.
Benliğime bağlanan bütün kayaları tutan o ip, yavaşça çözülür gibi olduğu sırada, “Barıştık,” diye yanıtladım onu. Sırtımdaki elleri yavaşça geri çekildiğinde, göz göze bir pozisyonda durduk bu kezde. Bir şeylerden emin olmak ister gibi dikkatlice baktığı sırada sorun olmadığını ifadeleyecek şekilde gülümsedim.
Elimden tutup koltuğa oturttuğu sırada, “Her şeyi konuşacağız,” dedi tam da benim istediğim gibi. Yanıma geçeceği sırada pencere yanına oturduğum yere baktı bir süre. “Pencerelerin yanında çok yakın durma.” Oraya ilerledi.
“Neden?” diye sordum merakla.
Tülün altındaki güneşliği çektiğinde diğer cama ilerleyip aynısını yaparak ortama karanlık düşürdü. “Sen durma. Buradaki insanlar ev izlemeyi sever.”
Garibime kaçsa da sesimi çıkarmadım. Nasıl insanlarla aynı yerde olduğumuzu bilmiyordum. Zamanla öğrendikçe ona göre de adımlarımı atabilirdim. “Tamam,” dedim istediği cevabı ona vererek.
İşi bitirip yanıma geldiğinde tabağın diğer tarafına oturup, bir mandalina aldı eline. Hızlıca soyup birkaç dilimi ağzına attığında, ona bakmaya devam ettiğimi farkettiğinde, “Konuşacağız. Gerçekten. Önce bir film izleyelim gel, modumuz yükselsin,” diye konuştu hemen.
Sessizlik içinde derinlemesine bir nefes aldığımda onun gibi döndüm televizyona. Elime aldığım mandalinayı usulca soyarken o da film ayarlaması yapmaya durdu… Sorgu masası için bekleyen onlarca şey vardı ama ailemde, akrabalarımda, komşularımda yıllarca gördüğüm bir şeyin zıttına gidip durarak tartışma başlatan o kişilerden olmak istemiyordum.
Güzelce filmimizi izleyip, daha sonra sakince konuşarak neyin nereden gittiğini ve geleceğimiz için nasıl planlar kuracağımızı halledecektik.
