İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 4 · 6 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 4

Düğün Günü

Sonbahar rüzgarıyla yapraklarını döken ağaçlar, kendilerini önce kışa daha sonra yeniden doğuş için yaza hazırlıyordu.

Benim gibi.

Önce döküldü yapraklarım belki ama tam bugün, yenilerine haberci olarak hazırdım. Beyaz gelinliğimin içinde, tül duvağımla birlikte…

İçimde öylesine güzel bir sevinç vardı. Bir yanımın burukluğunu ve sıkışan kalbim, ana evinden ayrılmanın hüznünü bana fısıldamak istiyor olsa gerek, ne kadar gülersem güleyim bir tarafım beni aşağı çekip duruyordu. Zaten neyin nesiydi ki bu acı en mutlu günümde? Mahir’le altı yıllık sevgimizi taçlandırmak artık kapımızdaydı.

Camdan dışarıya birkaç saniyeliğine taşıdığım bakışlarım en mutlu günümü benimle paylaşmaya gelen arkadaşlarımın gülüşleriyle onlara döndü. Biraz evvel çekildiğimiz fotoğraflara bakarak gülüyorlarken bir tanesini çevirip bana gösterdiler.

“Yani harikasın yine Nurdan. Kuğu gibi oldun ama yine güldürmeyi başarıyorsun,” dedi çocukluk arkadaşım.

“Herhalde kızım,” diye yanıtladım onu gülerek. Birkaç dakikadır anı olarak fotoğraflar çekiliyorduk. Bazen onların istediği pozlarda bazen de benim durduğum pozlarda… Günün hakkını vererek bolca gülüyorduk.

“Şuraya da geç, orada da çekeyim seni,” dedi yeniden söze girdiğinde.

“Yoo,” dedim anında. “Ben böyle istiyorum.” Aramızdaki şakalaşmalar, dışarıdan gözükse belki tartışma sanılırdı ama biz kendimizi gayet iyi anlıyor ve biliyorduk. Sözlerimden hemen sonraki kıkırdaması da bunun imzasıydı. “Bir kere gelin olacağım, böyle de çek beni Kezban.”

Telefonun kamerasını bana çevirdiği sırada, “Tamam ama sonra diğer şekilde de çekelim,” diye konuştu.

Gülüşmelerle geçen dakikalarımız, yelkovanı iyice ilerlettiğinde, varla yok arası duyulan korna sesleriyle bir an sessizleşip, dinlemeye koyulduk ki kapıdan içeriye giren Nurcan, “Abla geliyorlar!” dedi hızlıca.

Yüreğimi sıkan o şey yeniden sahne aldı. Evden gidecek olmanın üzüntüsü müydü yoksa kendime verdiğim sözü gerçekleştirecek olmamın heyecanı mı hâlâ kestiremiyordum.

Odadan çıkıp, oturma odasına geçtiğimizde ayakta beklemeye başladım. Parmaklarım birbirini ezmeye başladı. Köyümün bazı kadınları gelin uğurlaması için evimizdeydi. Hem kendi aralarında hem düğün hakkında sohbet ederlerken o anın ne kadar hem gerici hem de heyecanlı olduğunu anladım. Birazdan belime bağlanacak kuşak, başımdan aşağı asılacak kırmızı duvak ve dualardan sonra burası evim değil, baba ocağı olacaktı…

İçeriye giren gözü yaşlı annem oldu ilk önce. Ablalarım ve kardeşlerim de sıra sıra içeriye girdiler daha sonra. Sürekli hayalini kurup durduğum, uğruna dişimi sıktığım o günün dakikaları bizzat başlamıştı artık. Erkek tarafından birkaç kişinin odanın dışında beklediğini görünce hızlanan kalbimle başımı önüme eğdim. Hemen sonra ise o kırmızı perde indi önüme…

Adım sesleri giderek arttı. Kalabalık sesler çoğaldı. Daha sonra daha sakin gelen bir çift ayak sesiyle belime bağlanacak o kırmızı kurdele geldi gözümün önüne. Dudaklardan ayrılan dualarla birlikte düğüm atılıp çözüldü ve yeniden düğüm atıldı ve çözüldü…. Adet yerini bulduğu bu an içinde gözlerimin ısındığını hissetmeye başladığım ilk anımı yaşadım. Helallik için babama sarıldım ilk önce. Yaşadığımız her iyi veya kötü güne rağmen, insan keşkeler ve hayallerinde boğulacak gibi de olsa babasının kucağını istiyordu. Dışa karşı gülen yüzü bize karşı asıldığında bunun adına geçim sıkıntısı mı denilirdi yoksa dışa kedi içe aslan mı, bilemiyorum. Şu an tek istediğim ise sadece sarılmaktı. Sarıldık da.

Daha sonra gözü yaşlı annem geldi yanıma, hiç beklemeden sıkıca sarıldığımızda kulağımın yanında hıçkıracak gibi olan yüreğinin sesiyle tutamadım gözyaşlarımı daha fazla. Zaten çok olmamıştı ki makyajın bozulabileceği uyarısıyla gözyaşlarım titizlikle silindi. Sonra uğurlama başladı… Kapının eşiğine geldiğimizde köyün imamı dua için el açtırdı. Hep bir ağızdan çıkan ‘Amin’ nidalarından sonra N ve M harfleriyle süslenmiş araca bindik. Mahir gözlerindeki parıltılarla bana baktığında, biraz evvelki yaşlarımı silen peçetenin yerine, o güzel tebessüm her şeyi halledivermişti.

Köyde çıkana kadar kornalar basıldı. Bazı çocuklar gelin aracının önünü kesip, zarf içinde harçlık aldı. Yeşil yurdumun çıkış yolunda ilerlerken son bir kez dönüp baktım ona. Köyümü sevdiğim kadar çok seveceğim anılarımın bulunmasını isterdim fakat hayatın teknesinde sert yoğurulmuştuk bile bir kez. Bakışlarımın ardında kahkahalar kalsın isterdim ben de. Baktığımda çocukluğum gülsün isterdim. Ama olamadı... Kulaklarımda bir türkü yankılandı ansızın. ‘Dost köyünden ayağımı kestiler. Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı.’ Tam şu an daha da iyi anlıyordum ne söylenmeye çalışıldığını.

Önüme döndüm daha dik bir duruşla, artık geriye değil, ileriye bakma zamanıydı. Salona vardığımızda önce gelin ve damada ayrılan odaya geçmiştik. Mahir’in ailesinden bazı kişiler onu birkaç kez çağırıp, bazen uzunca bazen kısacık konuşuyorlardı. Sorduğumuda ise önemsiz olduğunu söyleyip, konuyu değiştiriyordu. Bir kez daha çağırdıkları sırada Kezban’ı oda kapısında görünce, gülümseyerek karşıladım onu. O ise ardında bir yere bakındı çatık kaşlarıyla.

“Ne oldu kız?” dedim meraklı bir şekilde.

“Mahir’in tarafı niye bu kadar gergin duruyor, öteye beriye hızlı hızlı koşuşturuyorlar?”

“Düğün sorumluluğundandır, kolay değil onca insanla ilgilenmek,” dedim omuz silkerek.

“Olabilir,” dedi o da. Yanıma gelip, elimi tutup sıktı. “Şşt, ayakkabının altına isimlerimizi yazmıştın değil mi? Tam o bastığın yerde mi benim ismim?”

Alçak tonda bir kahkaha atıp, ayağımı kaldırdım göreceği şekilde. “İlk senin ismin silinecek görürsün de bakarsın.”

“İyi iyi.” Güldü o da ben gibi.

Tam o an Mahir, kapıdan içeriye yeniden geldiğinde, ceketini düzeltip elini uzattı bana. “Hadi,” dedi gülümseyerek. “Salona giriş yapalım.”

Elini tutup, sakince kalktığımda, önden gideceğini söyleyen Kezban, hızlıca yanımızdan ayrıldığında sıkışan ciğerlerime bir sus payı gibi derin nefes yolladım. Adımlarımız sakinlikle ilerledi. Salon görevlileri kapı eşiğinin biraz arkasında bizi durdurduğunda, içerdeki son ayarları yapıp, düğün müziğimiz eşliğinde bizi buyur ettiler. Düğün videomuzun olacağı kamera bizi belirli bir açıdan çekiyordu. Alkışlar yükseldi. Yürüdüğümüz yoldaki süslemeler ve ışıklar görsel bir şölen sundu.

Ve dansımız öylesine güzel ilerledi ki… Bir zaman sonra diğer çiftler de eşlik etmek üzere davet edildi. Birkaç dakika boyunca süren dans sonrasında masamıza gittik. Müzik zaman zaman devam etti. Yöresel oyunlar oynandı. Zaman zaman kurulan halkaya katılsam da gelinlikle birlikte zor olduğundan oturmayı tercih ediyordum. Fotoğraf çekilmek için yanıma gelen kişiler tebrikleri de ilettikçe, ‘Başardın,’ diyordum kendime. ‘Başardın kızım. Her şeye rağmen dik durdun ve evinden dualarla çıktın…’

Saat gittikçe ilerlediğinde, Mahir ile yıllar boyunca kazıya kazıya kurduğumuz evimize girdiğimizde bize destek nefes verecek o ana girdik. Boynumuzdan aşağı kurdeleler asıldı. Sıkı çalışıp, aldığımız mobilyaların çoğu parasını zaten ödemiştik. Hem o çalışmıştı hem ben. Kendi hanemizde, güçlü bir başlangıç yapmak için şu an hediye edilen tüm maddiyatlarla kalan borçlarımızı tamamen silip, kalanlarla da birikim yapacaktık. Kimseye muhtaç olmayacaktık. Gelen herkese dilden teşekkür sunsam da kalbimen dualar iletiyordum. Nasıl bir buruk kız çocuğunun gücüne güç kattıklarından haberleri yoktu…

Mikrofon tutan kişi, artık son kişiyi söylediğinde kurdelemi dolduran paraların üzerinde bir yere iğnelendi son yardım. Sarılıp teşekkür ettikten sonra fotoğrafımızı da çektirdikten sonra ayakta beklemelerinden ötürü iyice yorulan gelin ve damadı son eğlence öncesi odaya davet ettiklerinde, yüreğimdeki sevinçle tuttum Mahir’in elini. Borçlarımızın kapanacağı açıkça belliydi. Hatta biraz daha dişimizi sıkarsak güzel bir araç bile alabilirdik! Sadece ikimize ait bir ev ve araç… Yuva kuracak, kendi çocuklarına gölge olacak iki genç çınar… Biz buyduk işte.

Koridordan geçip odaya girdiğimizde, Mahir’in yengesini odada gördüğümde gülümsedim. Hemen yanındaki kızı elinde bir poşet tutuyordu.

Yardım için orada olduklarını düşündüğüm anı, elindeki balyozlarla yıkar gibi, üzerimdeki altınlardan birini hızla çekip aldı üzerimden. Tebessümüm bir an duruldu. Anlamaya çalışarak onu izlediğimde, sıktığı dudaklarından hiçbir söz çıkmayacağını anladığımda, kurdelelerimiz çoktan o poşetin içine girmişti… Boğazımda oluşan yumru, bir süre için beni konuşturamadı bile. Mahir, sessizce öyle duruyor hatta, takım elbisesine iğnelenen paraların çıkmasına da yardım ediyordu.

Bize yardım etme gibi bir amaçları asla yoktu… Aksine bize verilen her hediye kopartılır gibi söküldü üzerimizden.

“Mahir…” dedim anın şokunu atlatamayarak. Ne diye bir şey söylemiyordu ki? “Ne oluyor böyle?” Sesim boğazımda düğümlenirken gözlerimden akan yaşlar tenimi yaktı.

“Borç var borç!” dedi yanımızdaki yengesi aniden. “Amcasına borçları var. Hakkımızı alıyoruz.”

Bölüm sonu

9 yorum