Zamanın hükmünde yaşarken bütün süreç uzun gelir hepimize ama şöyle bir durup ardımıza baktığımızda, “Dün gibi her şey,” demekten de kendimizi alamayız. Ne zaman oldu, bitti? Ne zaman büyüdük?
Nasıl büyüdük?
Ya da zaten hep mi büyüktük?
Oynadığımız oyunlarda kazanmayı tek derdimiz yapmamız gereken yaşlarımızda, koca bir yığın altındayken zaten şu anki kadar büyükmüşüz meğer.
Mesela daha dokuz yaşında minik bir kızın, bir istismarın yükü altında ezilmemeliydi. Kirli ellerin, o minik bedene nasıl uzandığı sorgulanması yerine, yüzüne yediğim okkalı bir tokadın ardından, “Bunu baban duysa seni gebertir,” lafıyla neden yine ben susmak zorunda kalmıştı?
Neden susturulmuştum?
Peki ya on beş yaşım? Onun şahitleri bile varken…
Derin bir nefesle daralan ciğerlerime biraz olsun genişlik vermeye çalıştım. Onlar rahatladı rahatlamasına ama ruhum, düşüncelerin pençesinden sıyrılmayı pek başaramıyordu. Önümdeki makineye girdiğim talimatlar sona erdiğinde, bir yenisi için yanlarına ilerledim. Fabrika arkadaşlarımın bazıları kendi aralarında konuşurken vardiya amirinin gelişini fark ettiklerinde hemen sessizleştiler. Kumaşları sıradaki işlem bölmesine taşıyan kişiler yanımızdan ayrıldığında, yeni toplu serimi yerleştirmeye başladık.
Dikkatli bir şekilde ilerledikten hemen sonra ekranın yanına gidecektim ki amirin bana çağırdığını işitir gibi oldum. Durup, ondan tarafa baktığımda, “Bana mı çağırdınız Gürsel Bey?” diye sordum.
Elindeki rulo halindeki mavi dosyayı düzleştirdiği sırada daha da yaklaştı yanıma. Bu sırada, müsait olmadığımı fark eden vardiya arkadaşım yapılması gereken işi halletmeye durduğunda, biraz daha kenara geçtik. “Bugün çıkışın verilecek ama önce imzan gerekiyor.”
“Tamam, ben çıkış saatinden sonra imza için gelirim.”
“Normalde ilgilenmem biliyorsun. Ama birkaç gün sonra düğünün var. Çıkış saatinde yoğunluk oluyor zaten, Kader Hanım’ın soruları, işleri de bitmek bilmez.” Sakin ses tonuna rağmen hızlı bir konuşma yaparken hafiften salladığım başımla onu dinlediğimi ister istemez belli ederken bir an için gülümsedi bana. “Kağıdı getirdim. Boş yerleri doldur imza tarihini, saatini at,” dedi en son olarak. Dosyayı kaldırıp bana verdiğinde, aklıma uçuşan onlarca düşünceyi anında bastırıp, anlamlandıramayarak baktım ona.
“Teşekkür ederim. Ama bu uygun olacak mı?”
“Neden olmasın?”
“Daha gün saatini doldurmadım. Şimdiden imza atarsam olmaz.”
“Kağıdı sana kadar getiriyorum Nurdan. İstemiyorsan akşam uğraşırsın.”
“Ondan dolayı söylemedim, kusura bakmayın Gürsel Bey. Teşekkür ederim düşündüğünüz için de şimdi imzayı atarken birisi görürse sizin için ya da benim için sıkıntı olmaz mı?”
Omuz silkip, fabrikanın diğer bölgelerinde göz gezdirdi. “Herkes kendi çalışanlarından sorumlu.” Sessiz kaldım bir süre. Dosyayı elime alıp, ön cebimdeki kalemi çıkardığımda içimde bir sıkıntı oluştu ister istemez. Onun şu güne çok iyiliğini görmemiştim fakat bizzat bana karşı bir düşmanca tavrı da olmamıştı. Tamamen tarafsız bir konumda olsa da bu iyiliği gerçekten düğünüm için mi yapıyordu anlayamıyordum. Çıkış bilgilerindeki gerekli yerlere uygun yazıları oldurduktan hemen sonra adımı yazdıktan hemen sonra imza atmadan evvel tarih kısmına takıldı gözüm. O an iç sesimin beni yönetmesine izin vererek, paydos zilinden birkaç dakika sonrayı yazdım ve tam o andan hemen sonra, “Nurdan, ne yapıyorsun?” diye söze girdi aniden.
“Ne yapıyorum?” Ona baktım hemen.
“Saati neden öyle yazdın?”
“Çünkü o zamanda çıkış olacak. Saatimi dolduracağım?”
Bakışlarında bir elektrik olur gibi oldu anlık olarak. “Ver, ver ben yaparım onu.” Elimden aldığı dosyaya biraz baktıktan hemen sonra, bana çevirdi gözlerini bir kez daha. “İmzayı atmamışsın?”
“Fırsat vermediniz ki.”
“At.” Kabaca uzattı kağıtları bu kez de.
Göz temasımı bir an bile ondan ayırmadım. Benliğimi kaplayan sinir giderek arttığında, ne yapmaya çalıştığını az çok anladım. “Yok, atmayacağım.”
“Ne demek o?”
“Gürsel Bey atmıyorum imzayı.”
“Niye?” Kaşları çatıldı.
Umursamaz tavrımın altıda gizledim öfkemi. “İsterseniz kovun. Tazminatımı alırım böylelikle ben de.”
“Ne halin varsa gör,” diye bağırır gibi olurken elini gelişi güzel salladı havada. Geldiği yere yeniden ilerlerken gelirken güzelce tuttuğu dosyayı bu kez bir düşman gibi sıkıyordu. Ardından biraz daha bakınıp, gülünç bulduğum her hareketini izlemek istedim. Sesi pek anlaşılmasa da bir şeyler gevelediği belli oluyordu.
“Nurdan.” Arkamdan yaklaşan arkadaşım kolum-dan tutup hafifçe çektiğinde, işimin yanına döndüm sakince. Dudaklarımdaki tebessümün sinirden mi komediden mi oluştuğuna karar veremediğim anda, “Ne oldu orada kız? Ne dedi o mendebur sana?” diye soran sözleriyle bu kez gerçekten güldüğümü fark ettim. Derin bir nefes yeniden kondu ciğerlerime. Garip bir aydınlanma yaşadım birden bire. Bugün benim son günümdü burada. Bir şeylerin stresini taşımak zorunda değildim artık. Kendimi ezdirmek zorunda da değildim. Yapmadım da!
“Çıkış işlemleri için kağıt getirmiş.”
“Niyeymiş o?” İmalı bir ses tonu kullandı.
“Ne bileyim? Akşam çıkışta uğraşmamam içinmiş dediğine göre ama saati yazınca sinirlendi beyefendi.”
Göz devirip, adamın gittiği yere doğru bakındı. “Kim bilir ne kurnazlık düşünüyordu?” Konu kapanır gibi olsa da işlemini bitiren makineden gelen uyarıdan sonra, birlikte yeniden hareketlendiğimizde, “Kız bana bak…” dedi şüpheyle. “Bu senin tek günlük parana konmaya çalışmış olmasın? Hem çalışacaktın hem son günü kendine alacaktı belki de?”
“Onu nasıl yapsın kız?”
“Eee, Müge geçen ay gelip tartışma çıkarmadı mı bu adamla. ‘Maaşıma konmaya utanmıyor musun?’ diye bağırdı burada o kadar.”
Durup bir an için ihtimali değerlendirmeye çalıştım. Aslında çok mantıklı geliyordu bu. İlk olarak iyi niyet sunsa da daha sonradan öfkelenmesinin başka cevabı yoktu şu anda. “Necla, yapar mı dersin? Gerçekten de maaşıma mı göz dikti?”
“Sana dosya getirip imza istemesi zaten saçmaydı Nurdan. Maaş tam gelecek ama sen, sorduğunda da sana saati sen yazdın, gerisini yatırmadılar diyecek. Sonra ohh…” Elini havada çevirip cebine sokar gibi yaptı sözlerine katkı olarak. “Senin alın terin doğruca onun cebine gidecekti. Senden biraz ondan biraz bundan biraz. Doymuyorlar bunlar.”
Sesli bir nefes verdim dışarıya. İçim sıkılmıştı ister istemez fakat bu hissi istemiyordum da. Yeni serime getiğimiz sırada, günümün geri kalanını heba etmemek için, her şeyi kovalar gibi iki yana salladım başımı. “Allah’tan bulsun. Milletin alın terine konmasının da bir karşılığı vardır elbet.”
“Amin amin.”
Konuyu o an orada kapattık. Zile kadar diğer birkaç kişiyle daha konuyu konuşup, güldükten sonra Gürsel Bey’in yaptığı şeylerin artık duygularıma dokunamadığını bile hissetmem uzun sürmedi. Gülüyordum. Kaç kez karşılaşmış olsak bile onu artık ciddiye bile alamıyordum. Komik geliyordu. Kırk yaşına gelen bir adamın yirmi iki yaşındaki bir genç kızın parasına göz dikmesi fazlasıyla küçük düşürücüydü. Ben bugün gidecektim ama o daha buradaydı. İnsanlar ona karşı daha tedbirli olacaktı. Hatta belki de yetkili kişiler onu keşfedecek ve kovulacaktı.
Umurumda değildi.
Akşam olduğunda artık son serimi ve toplamayı yapıp, makineyi son kez yarın için hazırladım. Arkadaşlarım, çıkış imzasından önce teker teker yanıma gelirken bu kadar duygulanacağımı düşünemezdim… Hatta fazla sohbetimizin olmadığı birkaç kişi bile veda etmeye gelmişti. Düğünüme gelmek istediklerini söyleyenler de vardı gelemeyeceklerini söyleyenler de. On sekiz yaşımdan bu yana çalışma ortamımda çok kişiyle karşılaşmış ve ayrılmıştık ama bu kez giden ben olduğumdan mıdır bilinmez, daha farklı hissettiriyordu…
Kader Hanım’ın yanına vardığımda, Gürsel Bey’in söylediği kadar yoğunluk veya sorular olmamıştı. Düğünüm için beni tebrik edip, imzamı hızlı bir şekilde aldıktan sonra hayatta başarılar dileyerek uğurlanmıştım. Çıkışa ilerlediğim sırada bu kez de Gürsel Bey’in kendisiyle karşılaştığımda, dudaklarıma konan tebessümü, onun en çok hissedebileceği bir cevap imasında sundum çehreme. Bakışlarını hemen çevirmiş olması ise sessizce değindiğim konunun ardındaki başarıyı anlatıyordu.
Tozlu ve yağ kokulu ortamdan çıktığım ilk an, dışarıda çalışanları bekleyen servis çekti dikkatimi. Artık o da son seferdi.
Dört gün sonra hayatın bana sunduğu hediyeyle düğünüm olacaktı. Altı yıllık sürecimiz, evlilikle taçlanacaktı. Yediğim onca dayağa ve sözlere rağmen, kendime verdiğim yemini, kırmızı bir örtüyle gelin tacımın üzerine koyacaktım. Ve ben gururlu bir şekilde evimden uğurlanırken benim hayatıma çamur olmuş herkes, sessizce izleyecekti.


