-Altı Yıl Önce-
'Bugün Somaliye geleli ne kadar olmuştu?'
Kendi kendime konuşurken aynı zamanda geçen günleri hesaplamak için parmaklarımı saymaya başladım. Çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, pazar, pazartesi, salı... Bir hafta üç gündür buradaydık ve ben şimdiden kalbimin daha fazla büyüdüğünü hissediyordum.
Cuma günü burada resmi tatil kabul edilmişti. Bu yüzden bizde kendimize bir günlük tatil vermiştik. Sabah erkenden kalkıp şehri dolaşmak için muhteşem bir gündü. Kahvaltımı herkesten önce kalkıp yaptıktan sonra yürüyerek şehir merkezini dolaşmaya başladım. İlerleyen saatlerle birlikte yerli halk sokakları doldurmaya başladıkça yaşamın olduğunu bir kez daha hissettim.
Elimde ki fotoğraf kamerası sürekli resimler çekip duruyor, hafızası tükenmeye hızla devam ediyordu. Gürültülü, çarşının içine girdikçe çoğaldı ve iyice daralan sokaklarda yürümen bile zorlaşmaya başladı. Esnaf olan kişiler müşterileri çekmek için sürekli olarak yüksek seste bağırıp satış yapabilmek için çabalıyordu. Özellikle ten rengi açık olan birilerini gördükleri zaman turist olduklarını anlayıp hemen seninle konuşmaya başlıyorlardı.
Kimisi tek tük konuşabildiği İngilizce ile elinde ki işlenmiş kumaşları bana uzatırken, almamak için kendimi son anda tutmuştum. Tüm bir ay boyunca bana yetecek olan parayı bir gün içinde harcayabilme özelliğimi unutmaya çalıştım ve fotoğraf çekmeye devam ettim. İnsanların birbirleri ile olan sohbetlerini ve hayatın ne kadar zor oluşunu önemsemeden gülümsemeye devam edişlerini izliyordum.
Onların bu halleri yüreğime daha fazla sıcaklık verirken, öğle saatlerine yaklaştığı zaman Cuma saati ile herkes camilere gitmeye başladı. İbadetlerini yerlerine getirirken bende onlar gibi bir camiye girdim. Yükselen kuran sesleri, Türkiye'de duyduklarımdan oldukça farklıydı. Ezan basit ve uzatılmadan okunurken farklı bir ülkede olduğumu defalarca bana hatırlatıyordu.
Caminin içini çekip etrafı izlerken, babaları ile gelen çocukların caminin içerisinde koşuşunu izledim. Yüzlerinde ki tebessüm onlara kızılmadığı sürece hiç silinmiyordu. Kendi aralarında koşuşturma oyunları caminin dışında da devam etmişti. Halk birbirlerine sarılıp Cuma Gününü kutladıklarını farklı dilde dile getirseler bile anlayabiliyordun. Sonunda birisi beni fark edip ellerini öne uzattı ve sıkmamı bekledi. Bir an için etrafa göz gezdirip insanların yaptıklarına baktım. Kamerayı boynumdan astıktan sonra bende ellerimi öne uzatıp selamlarına karşılık verirken bir an için her zaman burada yaşadığımı hissettim.
Bir kaç kişi aynı o orta yaşlı ve saçları iyice dökülmüş olan adam gibi benimle selamlaştıktan sonra fotoğraf kameramı işaret edip fotoğraflarını çekmemi istediler. Yana yana geçip gülümseyerek fotoğraf çekilmek isteyenlerin fotoğraflarını çekmeye başladım. Beni uzun bir süre tutup onların fotoğraflarını çektikten sonra restaurantı olan birisi benimle konuşabildiği tek tük İngilizce sayesinde anlaşmaya çalışıyordu. Onun gibi benimde tek tük olan İngilizcem ile konuşmuştuk.
Adam, uzun zamandır bu şekilde çile çektiklerini söylüyordu fakat yardımlar geldikçe eskisine göre artık daha iyi olduklarını dile getirmeden etmiyordu. Yani buna yakın şeyler söylediğine inanıyordum. Özellikle Türk olmamla bana olan tavırları daha farklıydı. Türklere karşı daha samimi ve içten davranıyorlardı. Restauranta geldiğimiz zaman bana en çok tercih edilen etli yemeği hazırlayıp getirdi. Sulu yemeğe hiç kötü bir fikir düşünmeden mideme indirmeye başlamıştım. Tadı bildiğimiz etli yemeklere göre daha farklı olmasına rağmen gerçekten lezzetliydi.
Yemeği bitirip bir süre dinlendikten sonra ücreti ödeyip yeniden dolaşmaya başladım. Güneş en tepede iyice kavuruyordu yer yüzünü. Sıcaktan kaçmak isteyen insanlar gölgelere doluşuyordu bu yüzden yolların tam ortası bomboş oluyordu.
Çarşının içinden yavaş yavaş çıkmaya başlarken iyice kuruyan damağımı ıslatmak için bir şişe su aldım ve bir kaç yudum aldım. Suyu çantama atıp fotoğraf çekerek yürümeye devam ederken kalabalığın arasında döne döne etrafına bakınan tanıdık yüzü gördüm. Aramızda çok fazla mesafe yoktu fakat insanlar sürekli aramıza girip bir anlığına kaybediyordum Derin'i. Sıcak hava yüzünden yine yüzü kızarmış ve kaybolduğu o kadar belliydi ki. Yolunu bulabilmek için sürekli esnaf halka bir şeyler söyleyip sonunda başarısız olduğu zaman alnını avuç içi ile ovalıyordu.
Bir süre sokağın ortasında öylece durup rahatlamaya çalışmasını izledim. İnsanların arasında dikilirken, zihninde dolanıp duran düşünceleri duyabiliyordum. Ve geri dönüşü unuttuğuna da emindim. Ona ulaşmak için hareket ettiğim zaman tam tersime yürümeye başlayıp benden uzaklaştı. Gitti yer ise onu otelden çok daha uzaklaştıran bir yoldu.
Kendisine bir süre zaman tanıdı ardından bir adama yaklaşıp sorular sormaya başladı. Adamın yüzünde ki ifadeyi inceledim. Bu ifade izlediğim filmlerde kötü adamların takındığı bir ifadeydi. Bakışları Derin'i incelerken geç kalmadan müdahale etmek için hareket ettim. Fakat ben hareket ettiğim an Derin adamların arkasına takılmış benden uzaklaşmaya devam ediyordu0. Ona yetişmek için acele ederken bir anda gözde kayboldular. Bakışlarım dükkanları ve sokakları gezindi. Biraz daha ilerledim ve sonunda onu bir sokağın diğer ucunda gördüm.
İçimde korku birikti. Bu kesinlikle iyiye işaret değildi. Sokağa ilerledim ve onun peşinden koşturdum. Sonunda onu bulduğum zaman adamlar üzerine doğru ilerliyordu ve o ise kaçmaya çalışıyordu. Düşünmeden ellerimi omzuna koyup bana yaslanmasını sağladım. Ufak bir çığlık patlattı. Gerçekten çok korkmuş olması gerekiyordu. Ona kendimi gösterirken bana baktı. Ela rengine dönük gözleri dolmuştu. Bakışlarımı ondan kaldırıp adamlara yöneldiğimde içimde hissettiğim duygunun adını biliyordum.
"İyi misin? Şimdi yalnızca beni takip et!"
Korkuyla başını salladı ve bana ayak uyduracağını biliyordum. Adamların ne kadar iyi İngilizce konuştuklarını bilmiyordum fakat anladığım kadarıyla bu onların ilki değildi. Büyük ihtimalle turistleri dolandıran bir tür gruptu. Aklımdan tonlarca şey geçiyordu. En kötü ihtimalleri düşündüm.
"O kızı biz bulduk! Kazancımızı elimizden alamazsın!"
"Bunu kim söylüyor. Bu kız bana ait!"
"Aklın başına gelmesi için seni dövmemiz mi gerek?"
"Gelsene o zaman!"
Ona zarar vermişlerdi. Ve öfkenin kalbimden pompalanıp tüm bedenime yayıldığını hissedebiliyordum. Adam Derin'i bırakma konusunda benimle konuşmaya başlamıştı yarım yamalak İngilizcesi ile. Öfkem iyice çoğaldı. Birisini bu şekilde taciz etmek onlar için gerçekten kolay olsa gerek. Yüreğimde kabaran bu duygu ile bedenimde hızla dolaşan kanın beni canlı tuttuğunu hissettim. Ben hayatımda ilk defa sinirleniyordum.
Karşımda ki adam öfkeyle üzerime gelirken yumruğunu bana salladı. Kendimi geriye çektim. Kollarımın arasında duran Derin'i hızlıca arkama saklayıp sıktığım yumruğumu adama savurdum.
Ve ben hayatımda ilk defa birisine yumruk atmıştım.
Elimin üzerinde hissettiğim acı ile kendime gelebilmiştim. Bir kaç adam daha üzerimize gelirken arkamı döndüm. İçimden lanet okuyup onun elinden koşmaya başladım. Arkamızdan deli gibi koşarken tek isteğim onun güvende olmasıydı. Benim başıma her şey gelebilirdi, acıyı henüz yeni yeni öğrenmeye başlamıştım. Fakat Derin'in bu acıyı yaşamasını istemiyordum.
"Sadece biraz daha dayan. Caddeye çıkarsak kurtulacağız!"
Koştuk ve koştuk. Arkamızdan deli gibi koşmaya ve bağırmaya devam ediyorlardı. Kalabalığın arasına girince ilerlememiz yavaş olsa bile aynı şey onlar içinde geçerliydi. Sivil polisler her yerde olabilirdi fakat onlara ne kadar güvenebilirdim? Belki de bu tarz olaylar buralarda sürekli yaşanıyordu ve çok umursamıyorlardı. Ve tahmin ettiğim gibi bir yemek dükkanına girerken ön tarafında oyun oynayan polisi görsem bile arkamızdan bağırarak koşan, çevrede ki insanları iterek ve ezerek geçen adamlar, onun umurunda bile değildi.
Mutfaktan içeriye girdik ve özürler dileyerek diğer tarafından çıktık. Koşturmaya devam ederken en sonunda birlikte bir kıyafet mağazasına girdik. Elime aldığım bir kaç parça eşyayı alıp kadına gösterdim.
Derin hala olayın şaşkınlığı ile bakınıyordu. "Özür dilerim. Eşim biraz utangaç..." derken kimin daha çok utandığını söylemezdim. Görevli kadını dinlemeden deneme kabinin içinde saklandık. Kendisini duvara yaslarken kalbimde ki heyecanı hissettim. Bu tıpkı aksiyon filminin bir kesiti gibiydi. "İyi misin?" Ona seslenirken benim yeni öğrendiğim bu duyguyu o da hissediyor muydu?
Burası bir kişinin gireceği şekilde büyüklüğü vardı. Örtüyü iyice çektim ve bizi içeriye hapsettim. Kadına söylediğim yalanın utancını yaşıyordum fakat birbirimize kardeş desem bile salakça olurdu. Hangi abi giyinirken kız kardeşinin yanında beklerdi ki? Arkadaş kelimesi dünyanın en absürt kelimesiydi bu yüzdün düşünmeden evliymişiz gibi davranmıştım. Bu klişe ile bir klişe yaşayacağım aklımın ucundan geçmiyordu.
Gözünden yaşlar sakince akıyordu. Bana karışık duygularla baktı. Kaşları çatılmıştı. Yanakları kızarmış ve hala nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.
"İyi misin?" Bu soru yaşadığımız bunca şey kadar saçmaydı. Fakat aklıma başka bir şey gelmiyordu. İyi olmadığını biliyordum sadece ona bir şekilde destek olmak istedim.
"Bana," diye başladı cümlesine fakat düşünceleri karışmış gibiydi. Yutkundu ve devam etti. "Başıma tüm bunlar gelirken nasıl olurda iyi misin diye sorabilirsin?"
"Özür dilerim," diyebildim sadece.
Beni azarlarken elleri ile yüzünü kapattı. Çantamdan fotoğraf makinesini çıkarırken ne düşündüğümü bilmiyordum. Fakat bu anı... Bu duyguları unutmak istemedim. Oraya gitmesi ve o adamların arasında kalsa bile onun fotoğrafını çekmek istedim.
Ona seslenirken bana bakar bakmaz bir fotoğrafını çektim. Bana öfkelendi. Yüzü sinirle gerildi. "Nasıl? Nasıl bu durumda fotoğraf çekebilirsin?" Ağzını açıp beni azarlarken düşündüm. Gerçekten neden onun fotoğrafını çekmiştim? Çünkü onun her anının bana özel olmasını istiyordum. Tüm bu karmaşanın ortasına girmiştim. Belki başka birisi olsaydı bu duruma anlam vermez hatta görsem bile arkamı döner giderdim. Ben duyguları öğrenmeye çalışan duygulardan yoksun bir insandım. Çoğu zaman anlamsız gelen olaylardan uzak kalırdım. Kavga gibi, kaos gibi, tartışmalar gibi...
Fakat bu kız beni girmeyeceğim bir şeyin içine sürüklemişti. Onun peşinden sürüklendikçe yeni şeyler görüyordum. Eğer bir sihir dükkanı varsa bu kesinlikle Derin'di. O gerçekten büyülüydü. İlk defa bencil bir düşüncenin beni ele geçirmesine izin verdim. O sihir dükkanıysa bu sihre sadece benim sahip olmam gerekiyor. Bu yüzden onun üzerinden gözlerimi alamıyordum. Orada olmasa bile gözlerim sürekli onun varlığını arıyordu.
"Sürekli seni..." diye başladığım cümleyi dükkanın içinde ki gürültü kesmişti. Örtüyü açıp gizlice bakarken bana karşı gelmek istemişti. Elimle ağzını kapatırken dışarıyı izlemeye devam ettim. Gelenler o adamlardı ve dükkan sahibi ile tartıştıktan sonra onları göndermişti. Adamlar çıkarken her şeyin bittiğini söylemek için önce döndüğümde elimi hatırladım. Geri çekilirken aynı şekilde benden uzaklaştı ve başını eğdi. Bir süre ona fırsat tanıdım. Yalnızca sessiz olmasını istemiştim bunu yaparken.
Benden önce çıkıp ilerledi. Dükkandan çıkıp sokağı kontrol ettim. Adamlardan iz yoktu. Sakince nefes verdim. Fakat gerçekten o adamın peşinden giderken neyi düşünüyordu? Düşünmeden sokağın ortasında onu azarladım. Hissettiğim bu duygulara anlam bile veremezken ona kızıp nedenini sormak istedim. Eğer orada olmasaydım ne olacaktı? Onu kaybedebilirdim? Ve geri dönüşü olmayan bir yola girebilirdi?
Eli hala avcumun içindeydi. Ufak parmakları elimi sıkarken durmam gerektiğini hissettim. Fazlasıyla korkmuştu farkındaydım fakat bunu yapmadan edemiyordum. Onun için endişeleniyordum!
Bu düşünce beni kendime getirmişti. Ben bir hissi daha öğrenmeye başlamıştım. Endişe! Onunla tanıştığımdan beri öğrendiğim bu yeni duygular ile ona daha fazla sarılmak istedim. Aramızda ki sessizlik beni geriyordu. Ona bakarken tanımadığım bu duygular ile sarmalanmaya devam etmiştim.
"O adamın peşinden giderken neyi düşünüyordun?" Dudaklarımın arasında kelimeler dökülürken konunun nereye gideceğini bilmiyordum. Endişe kelimesini uzun zaman sonra ilk defa yaşıyordum. "Seni fark etmeseydim o zaman ne olacağını biliyorsun değil mi?"
Sesini çıkarmıyordu. Başını eğmiş elimi sıkıyordu sadece. Tüm bunların farkında olmasına rağmen onu bu şekilde davranmamam gerekmesine rağmen kendimi tutamıyordum. Bu birisini önemsediğinde yapman gereken bir şey miydi? Ben doğru mu yapıyordum? Adımlarımı durdurdum. Ona döndüm ve arkamdan bir çocuk gibi gelen Derin'e baktım. "Sen..." diye başladım cümleye ve kendime güç verip devamını getirdim. "Sen... Sürekli bana farklı duygular uyandırıyorsun! Sen gerçekten... Sürekli yanında durup seni korumamı istememe sebep oluyorsun!"
Sözlerime rağmen bana sadece sorgulayan bakışlarla bakıyordu. Kafası karışmış olmalıydı. Henüz tanışalı bir buçuk hafta olmuş yabancı birisinden bu sözleri duyuyordu. Fakat bu umurumda bile değildi. Bu bir buçuk hafta boyunca ben onu kendime hapsetmek gibi düşüncelerle boğuşuyordum çünkü. Doğruyu ve yanlışı ayırt edemiyordum. Aklımdan geçen ve bana doğru gelen düşünceleri söylemekten çekinmedim bile. Fakat onun ne düşündüğünü bilmem gerekiyordu. Ona doğru bu denli yaklaştıktan sonra bana nasıl yakınlaşacaktı?
Korku.
Birisini kaybetme korkusu. Ve bu öldüğü için bile değildi. Yaşarken onun ellerinden kayıp gitme korkusu. Kitaplarda okuduğum birbirinden ayrılan iki kişinin yaşadığı korku. Ben bu duyguyu kameraya sığdıramazdım. Bu kız bana yıllarca fotoğraflardan bakıp öğrenmeye çalıştığım duyguları gösteriyordu. Beni içine çekiyordu. O farkında değildi ellerime bağladığı zincirleri nasıl tuttuğundan. Beni kendisine nasıl bağladığından habersizdi.
"Derin!"
"Ben... Ben nereden bilebilirdim? Kaybolmuştum! O adama karakolun nerede olduğunu sordum. Böyle bir şey olacağını bilemezdim." Gözlerinden yaşlar boşalırken ona bu şekilde davranmak istememiştim. Amacım ona kızmak veya azarlamak değildi. Kendimde anlam veremediğim bu duyguların anlamsızlığı vermiş olduğu zelzeleyle onu da sarsıyordum.
"Özür dilerim. Özür dilerim böyle olacağını bilmiyordum.
Ah! Gerçekten..."
Korkmuştu ve bu korkusunun üzerine daha fazla gitmiştim. Parmakları sakince elimi tutuyordu. Yumuşak eli avcumun içinde titriyordu. Onu bunu yapmaya hakkım yoktu. Ben pislik birisiydim. Onu sakinleştirip rahatlatmak yerine daha fazla üzerine gitmiştim. "Derin bana bak." Ona seslenirken bu anı kaydetmek istedim. Ben biliyordum bizim hikayemiz burada son bulmayacaktı. Yıllar hatta bir ömür alacaktı.
"Derin bana bakar mısın?" Ona yeniden sakince seslendim. Kamerayı kaldırdım ve hızlıca ayarladım. Bu anı çekip çıkarmam hatta çerçeve yapıp asmam gerekiyordu. Çünkü bu yüzü bir daha onun yüzünde görmek istemiyordum. Benim vermiş olduğum bir zararın sonucunda böylesine göz yaşları akıttığını görmek kalbimi mahvederdi.
Bakışlarını kaldırıp bana baktı. Hızlıca tek bir resim çektim. Bana sızlanıp bakarken artık durmam gerektiğini biliyordum. Kamerayı boynumdan sallanmasına izin verdim. Ona uzandım ve yaşlarını sildim. Ağzını açıp bana kızacağını anladığım an konuşmasına izin vermedim.
"Benden özür dileme. Kendinden dilemelisin. Böyle bir durum olduğunda yalnızca dükkan sahipleri ile konuşman gerekiyor."
"Sana dedim! Ben nereden bilebilirdim böyle olacağını? Çok korktum. Hem de çok!"
Ona yaklaştım ve kolumu ona doladım. Ne çok yakındık ne da uzak. Yarım sarılışımda ona destek olmak için sırtına hafifçe vurdum. "Geçti. Artık rahatlayabilirsin."
"Beni oradan kurtardığın için teşekkür ederim."
"Su ister misin?" Çantamdan suyu çıkarırken birkaç yudum almıştım. Bunu ekleyeceğim sırada düşünmeden suyu elimden aldı ve içmeye başladı. Biraz sakinleşeceğini düşündüm ve ona sudan içtiğimi söyledim.
"Senin miydi? Neden en başından beri söylemiyorsun?"
"Sadece şaka söyledim. Hiç kullanmadım," diye yalan söylerken kendimden utandım. Bu yalan bir problem oluşturur muydu? Yürümeye devam ederken ne kadar süredir bu şekilde dolaştığını sordum. Uzun bir süredir kaybolduğunu anlattığı zaman acıktığını düşündüm. Ve onu daha iyi hissettirmek için yemek teklifinde bulundum.
Tahmin ettiğim gibi teklifimi kabul etmişti. Yüzünde kocaman bir tebessüm olduğu zaman kendimi amansız bir güzelliğin içinde buldum. Hastalığımdan vermiş olduğu bu duyguları öğrenme yolumda ilk ışığı annem yaktı bana. O öldükten sonra karanlıkta yolumu arayıp durdum fakat şimdi sen bana güneşi getirmiş gibisin. Dünyanın sonuna kadar seninle gelebilirim. Duygularını bir an olsun saklayamayan bu kız kadar saf birisi var mıydı bu dünyada?
Sokaklardan çıkıp bir restoranda yemek yemesini sağlarken onunla konuşmaya başladık. Bugün olanlar hakkında konuşup canını sıkmak istemiyordum. Yalnızca ona destek olmak istiyordum.
Ve yeni bir duygu daha.
Onunla yeniden doğmuş gibiydim. Yıllardır öğrenemediğim bu duygular onunla bana gelmişti. Fakat ona karşı nasıl samimi duygular içinde olduğumu ona gösterebiliyor muydum?
Bana geri dönüş yolunu sorarken bugün olan her şeye rağmen hemen eve gitmek istemiyordum. Bir süre daha onunla kalmak istiyordum. Bu yüzden ufak bir yalan söyledim. Bu belki de hayatımda ilk defa yaptığım bir şey değildi. Hayatımın çoğu yerinde aslında hiç hissetmediğim bir şey hakkında bile yalan söylemeye alışmıştım. Fakat bu ona söylediğim ikinci yalandı. "Şey... Aslında ben de kayboldum. Fakat merak etme eğer biraz daha gezinirsek hemen nerede olduğumuzu hatırlayabilirim."
"Sen de kaybolmuş olmana rağmen nasıl bu kadar rahat olabilirsin?"
"Sakinim çünkü kaybolduğun zaman asıl güzel şeyleri görürsün. Kendini asıl o zaman öğrenirsin. Yeni şeyleri o zaman fark edersin. Ve bunlarda benim için en önemli olan gerekçeler. Bazen bilerek kayboluyorum ama günün sonunda asıl yaşantımdan daha fazla şey yaşamış olarak evime geri dönüyorum."
Bunlar doğruydu. Kaybolarak bir şeyleri öğrenebilirdin. Ve hiç bilmediğin bir sokağın ortasında belki de gerçek benliğini bulurdun. Ve kaybolmadan gerçek dünyanı bulamazdın. Görerek ve yeni şeyler öğrenerek gerçekliğine kavuşurdun. Yıllardır bunu yapıyordum. Belki de bir yerlerde kayıplara karışan duygularımı bulabilirim diye.
"Nasıl bu kadar farklı olabiliyorsun? Ne zaman seninle konuşsam beni bir öncekinden daha fazla şaşırtıyorsun."
Sözleri bana ulaşınca nasıl tepki vereceğimi şaşırdım. Fakat sanki bu elime geçmiş bir fırsat gibiydi. Sanki bu anı iyi değerlendiremezsem bir daha böyle bir şans daha elime geçemezdi. Kendimi etkili göstermek istedim onun gözünde. Benim etkimden büyülenmesini istedim.
"Farklı olmak kötü değildir. Böylece farklı bir şeyler keşfedince onun hakkında daha fazla meraka sahip oluyor ve onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorsun."
Bana karşı bir şeyler düşünmesini istiyordum. Benimle ilgili ufak bir merakla başlayan bir dalga ile kendisini kocaman okyanusun ortasında bulmasını ve onu yalnızca benim kurtaracağım bir düşünceyle doldurmak istiyordum. Böylesine düşünceler bile ayıp mı karşılanırdı? Tek istediğim şu an olmasa bile bu bir aylık sürenin sonunda bana gelmesini istiyordum. Eğer bana tutunmak isterse onu bir daha bırakmayacak bir güç buluyordum kendimde.
Fakat sonrası sessizlik içerisinde geçmişti. Bana sadece gülümseyerek 'Evet, gerçekten öyle' demişti sadece. Yemeğini büyük bir iştahla yemeye devam etti. Dışarıya çıktığımızda ona bir dondurma aldım ve serinlemesini sağladım. Sıcaktan nasıl terlediğini görebiliyordum. Bu ülkenin sıcaklığı çok daha katlanılmazdı.
Geri dönmek istemişti. Ben ise istememiştim. Onunla biraz daha kalmak istedim. Ona bir günde birden fazla yalan söylerken sonunda beni şaşırtarak bir parkta oturmamızı önerdi. Yorulduğunun farkındaydım. Aslında ben bile yorulmuştum fakat yeni yerler keşfetme heyecanı ile kendimi durduramıyordum.
Merak ediyordum onun sayesinde içimde birbirinden farklı çiçeklerle kalbimin etrafını süslediğini bilse nasıl hissederdi? İçimde onu yıldızlarla süslenmiş bir gökyüzünün altında tuttuğumu ve orada nasıl parıldadığını bilse neler düşünürdü?
Bir ağacın altında otururduk. Sessizce etrafı izledik. Parkta dolaşan insan seslerini dinledik. Kuşların seslerini.
Arabaların hızla yoldan akıp gidişini. Bir rüzgarın tatlı tatlı esmesini. Yaprak sesleri ve ağaç dallarının arasından bize ulaşan güneş ışığını. Kolumda ki saat dördü gösteriyordu.
"Burası çok güzel bir yer. Buraya gelerek kendime çok iyi bir iyilik yaptım."
Konuşmadan edemedim. Somali bana bir çok şey kazandırmıştı. Ve hala bana güzel şeyler kazandırmaya devam ediyordu. Fakat bana en büyük hediyeyi Derin'i vererek yapmıştı. Ona baktım. Bakışları çevreyi tekrar gezindi.
"Ben burada hayatta yaşayamam. Çok sıcak ve gelişimi çok az."
"Buradan daha beter yerler gördüm inan bana gayet iyi."
Kendi düşüncesini söylerken yalan söylemeden konuştu. Ve ben de ona cevap verirken gördüğüm çingene mahallelerinden, gecekondulardan ve doğunun en ücra köşesinde yaşayan insanlar aklıma geldi.
"Dünyayı değiştiremiyorsun dünyanı değiştir." Aynı anda bakıştık. Başını sallarken dudaklarında bir tebessüm oluştu. Güneş ışığı altında nasıl da hoş durduğunu düşündüm. "Aslında her şey bu kadar basitken neden bazı şeyleri kendimize zorlaştırıyoruz? Tek yapmamız gereken yanlış olanları düzeltmek düzeltemiyorsak da onlardan uzaklaşmak."
Bunları söylerken bir an için neler yaşadığını merak ettim. Ona sormak istedim. Karşısına neler çıktığını, nelerin onu üzdüğünü bugün ki gibi gözyaşı dökmesine sebep olduğunu bilmek istedim. Ona uzanıp yüzüne düşen bir saç tutamını geriye itmek istedim. Parmaklarımı birbirine kenetlerken ona gereksiz yere dokunmak istemedim. Onun da düşüncelerine saygı duymam gerekirdi. Bugün gereksiz yere fazlasıyla tensel temas halinde olmamıza rağmen.
"Sadece bizi ne mutlu ediyorsa onu yapmamız lazım. Bize zarar veren şeylerden uzak durup kendi istediğimiz hayatı yaşamamız lazım. Her şey bu kadar basit." Sözlerime kıkırtı eşliğinde karşılık verdi. Ellerini havaya açıp bir şey gösterir gibi avuç içlerini dümdüz açtı. "İşte bu kadar basit," diye konuştu. Başımı sallayarak ona cevap verdim.
Yorgundu ve yorgun oluşu bakışlarından belliydi. Yorulan bedenini bir süre dinlendirdikten sonra geri dönebilirdik. İçim sızladı. Geri dönüş yolunu bilmeme rağmen bencil hareketime maruz kalmış ve benimle kalmak zorundaydı. Peki ya benimle kalmak istemiyorsa?
Hangi düşünce bu kadar sızlatabilirdi içimi? Duygularımı gösteremesem veya onları tam olarak anlamasam bile artık bazı şeyleri daha iyi idrak edebiliyordum. Derin benim okyanusumdu. O benim gökyüzümdü. O benim bu dünyayı daha farklı bir pencereden bakmamı sağlayan kişiydi.
Konuşmamız kısa sürdü.
Sonra sessizlik oldu. Başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı ve yorgunluğunu hemen atabilmek için bacaklarına masaj yapmaya başladı. Ben ise kamera ile ilgilendim. Bir kaç defa etrafa gezdirip çekilebilecek yerler aradım fakat o an bunu yapmak istemedim. Kamerayı önüme indirip ona göz ucuyla bakarken düzenli alıp verdiği nefes sayesinde uyuduğunu fark ettim. Bir süre ona izledim. Uykunun verdiği rahatlama ile yüz hatları yumuşamıştı. Yanımda uyumaya başlaması ile iç sesimin bana söylediklerine çok inanamamak için uğraştım. 'Acaba bana güveniyor muydu?'
Peki güven duygusu nasıl bir şeydi?
Bir gün bunu bende diyebilir miydim?
Zihnimde ki düşünceler bir türlü susmak bilmiyordu bu yüzden kamerama yeniden döndüm. Vuran güneşi kesmesi için öne iyice eğilip karanlık olmasını sağladım. Fakat uzun denemelerim sonucunda parlayan ekran yüzünden fotoğrafları göremeyeceğimi anladığım zaman bunu durdurdum. Bir süre kolumu dizime yerleştirip çenemi avuç içime yerleştirdim.
Yorgun bedenim tıpkı onda olduğu gibi uyuma isteğini üzerimde hissetmeye başladım. Gözlerime takılan dizi ile kendime bir türlü engel olamıyordum. O an başımı dizine yaslayıp birazcık uyumak istedim. Yeniden başımı kaldırıp yüzüne baktım. Uykunun içine çoktan çekilmiş olan Derin kucağında tuttuğu çanta ile öylece duruyordu. Üzerimde ki gömleği çıkarıp dizlerinin üzerine örttüm ve esen rüzgar ile eteğinin açılmadığına emin olduktan sonra zihnimde dönüp duran şeytana yenik düştüm ve birazcık dinlenmek için başımı dizine yasladım.
Yaptıklarımın her biri çok yanlıştı biliyordum fakat ondan önce uyanırdım ve dizinde uyuduğumu anlamazdı bile. Benden önce uyansa bile uyuyakaldığım için hiçbir şey hatırlamadığımı söyler geçiştirirdim. Ah ben ne yapıyorum?
Başımı kaldıracağım sırada yakamda hissettiğim ağırlıkla ne olduğunu çözmeye çalıştım. Eğer hareket edersem uyanır ve ne yaptığımı sorardı fakat tişörtümün yakasını tutan parmaklarından kurtulma ihtimalim yoktu bile.
Çantasını sıkı sıkı tutan parmakları neden şimdi tişörtümü tutuyordu ki. Başımı dizinin üzerine yeniden koyarken kendime defalarca kızıyordum. Ve içimde hissettiğim tuhaf duyguyu dizginleyemediğim için de ayrı kızarken kendime, ne zaman uyuduğumu anlayamamıştım bile.
Beni uykudan çekip alan omzumda hissettiğim dürtmeydi. "Hey... uyansana..." Gözlerimi açarken tüm düşünceler bana kendini hatırlatmaya başladılar. Derin'in dizinde uyuyordum. Kendimi dizinden kaldırıp utancımdan öldüğümü fark etmemesi için sırtımı ona döndüm ve uykudan yeni uyanan gözlerimi ovaladım.
Ben büyük kocam bir aptaldım.
Hangi akılla yatmıştım dizinde? Neden o şeytana uymuştum ki? Bana sorduğu zaman ne cevap vereceğimi bilmiyordum bile. Yüzümü buruşturup saçlarımı düzelttikten sonra ona bakmadan konuştum. Konuşmam gerektiğini biliyordum.
"Uyuya kalmışım. Hem de kucağında. Utanç verici."
Neden tekrar ve tekrar nasıl uyuya kaldığımı söylemek zorundaydım ki? Ah şu dilim neden durmuyordu ki? Bir an için bakışlarımı kaldırdığım zaman benim kadar onun da utandığını gördüm. Fakat korktuğum şey olmadı. Bana bununla alakalı bir soru sormadı. O sormadığı içinde bende devamını getirmedim.
Bu konunun bu şekilde kapanması için içimden ardı ardına sürekli dua edip duruyordum. Ayağa kalkıp üzerini düzeltirken yere gömleğim düştü. Gözlerim yerde duran gömleğe takılı kalmıştı. Uzandı ve onu aldı. Ne yaptığını izlemeye başladım. Hırkayı temizleyip düzelttikten sonra hafif tebessüm ile bana uzattı ve kelimelerin zar zor çıkabilmesini sağladı. "Teşekkürler..."
Gülümsedim. Çünkü sadece bunu yapabiliyordum. Aklımda hala başımı dizine koyuşunda ki pişmanlığım vardı. Gömleği geri aldım. Elimle yerden destek alıp kalkarken hissettiğim sızı ile acımı gizlemeye çalıştım. Koluma giren sancıya anlam veremeden onunla birlikte geri dönüş yolculuğumuza başladık.