"Yoruldum patron. Yollarda, yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum."
♪ Faith Marie - NVM ♪
"Ne yapsam acaba? Basket oynarken topu yanlışlıkla ona fırlatmış gibi mi yapsam? Sonra gider özür dilerim, falan... Yok ya, bu çok klişe. Hem zaten bundan daha mantıklı sebepler için konuştuk."
Spor salonunda, yalnız başıma duvara yaslanıp elimdeki pinpon topunu karşı duvara atıyor, geri gelmesini bekliyordum. Bu sırada da Hayal'le tekrar karşılaşıp konuşabilmek için ne tip bahaneler bulabileceğim hakkında teoriler üretiyordum.
"Burada da karşılaştık."
Hayal'in sesini duyduğumda, şaşkınlıktan, duvara attığım top geri gelirken tutmayı unuttum. Top kafama çarparken hafifçe inledim.
"Ne zaman karşılaşsak şaşırtıcı bir şekilde canımı yakmayı başarıyorsun."
Gülerek söylediğim şeye karşılık Hayal hiçbir tepki vermedi. Elindeki voleybol, futbol ve basket toplarının bulunduğu poşeti görünce, buraya neden geldiğini anladım.
"Hep sen mi getirirsin topları?"
"Hayır ama beden öğretmeni beni görünce elime tutuşturdu, 'Bunları spor salonuna götür.' diye."
"Anladım. Bu arada..." deyip elinden başlayıp bileğini saran bandajı kafamla işaret ettim. O da bakışlarını bileğine çevirdi.
"Geçmiş olsun. Daha iyi misin?"
"Sanırım." dedi sadece.
Bitti. Hayal elindeki poşeti salonun köşesine götürürken edilecek muhabbet bitmiş oldu. Benim de onca şey düşünüp muhabbeti toplardan açmam ayrı bir faciaydı.
Hayal topları bıraktıktan sonra, dışarıya çıkacağı sırada hızla ayağa kalktım.
"Şey... Hayal!"
Hayal sakince bana döndüğünde yüzünde durgun bir ifadeyle bakıyordu.
"Efendim?"
"Şey diyecektim... Ben konferans salonuna gidecektim. Gelmek ister misin?"
Hayal kaşlarını çattığında , "Yani arkadaş olarak. Yani... Şu an saçmalıyorum sanırım ama... Demek istediğim, belki bana eşlik etmek istersin. Orada dekorasyon düzenlemesini yapmam gerek. Dersler yüzünden yoğun olduğumuzdan arada böyle şeyler yapıyoruz. Hani, senin de kafan dağılır diye. Öyle..." diye açıkladım.
Sonunda doğru dürüst bir cümle kurmayı başardığımda Hayal, "Arkadaş edinmek istediğimden emin değilim. Ayrıca... Kafamın dalgın olduğunu nereden çıkardın?" diye sordu.
Mahcupça gülümsediğim yüzümü düşürdüm.
"Kusura bakma. Öyle... Konuşuyordum işte boş boş."
Hayal bir süre orada bekledi. Tam gidecek diye düşündüğüm sırada bana dönüp, "Arkadaş edinmek istemesem de sana yardım etmeyi kabul edebilirim. Sonuçta sen de bana defterimi getirdin." dedi.
Aslında sen beni ele vermedin ve ben sana defterini getirdim. Durumlar eşit sayılır ama bunu söyleme salaklığında bulunmadım. Sonuçta yardım etmek niyetiyle de olsa benimle biraz olsun vakit geçirmeyi kabul etmişti. Belki o zaman benimle arkadaş olmayı isteyebilirdi.
Biliyorum, arkadaş meraklısı birine benziyordum şu an. Ama sadece bu kızın hayatını merak ediyordum. Ne yalan söyleyeyim, onu gülümsetmek istiyordum. Bir insan bu kadar mutsuz nasıl yaşardı? Yaşamamalıydı.
"Tamam öyleyse. Teşekkür ederim." deyip yerdeki hırkamı alarak yanına gittim.
"Gidelim mi?"
Hayal saatine baktı.
"Sadece on dakikam var."
"Ne yapacağız ki biz burada?"
Hayal yavaş adımlarla sahneye çıktığında, gülerek arkaya gidip sahnenin ışıklarını açtım. Geri geldiğimde Hayal, sahnedeki yığınlara bakıyordu.
"Tiyatro kulübü öğrencileri kullanır kullanmaz eşyaları buraya bırakıyor ama yeri arka kulis. Oraya taşıyacağız."
"Beni buraya amelelik işi için mi çağırdın?"
Hayal'in söylediği şeye karşı gözlerim kocaman açılırken, "Aah, hayır, tabii ki hayır! Sadece biraz iyi vakit geçirirsin diye. Yani ben seviyorum bu işi ama..." diye cevap verdim.
"Şaka yaptım Devrim." dedi Hayal, tıpkı deminki donuk bakışlar ve ses tonuyla.
"Şaka, sadece şaka!"
"Aah evet, şaka."
Ben olayı geçiştirmek istercesine gülümsedim. Hayal ise pek umursamadan yavaştan eşyaları toplamaya başladı. Ben de ona yardım ettiğimde birlikte işimizi yapmaya koyulduk. Bir beş dakika geçmişti ki sinirimi bozan sessizliği dağıtmaya karar verdim.
"Senin pek arkadaşın yok galiba?"
Hayal birden bana döndü.
"Ne alakası var şimdi?"
Sanki büyük bir hata yapmışım gibi ellerimi yukarı kaldırıp iki yana salladım.
"Yani kötü bir şey demek istemedim. Sadece... Hep yalnızsın ya, bu yüzden merak ettim."
Hayal elindeki bastonu bana doğru salladı.
"Biraz asosyalim sanırım."
Bir elinde baston, diğerinde kürk, sahnenin ortasında duran Hayal gülümsememe neden olurken, Hayal bastonu elinden kayacakken tutmak adına birden savurunca bana gelmesin diye hızla birkaç adım geriledim. Ama bastığım ilk adımda sahnenin sonunda olduğumu unutup aşağıya düştüm.
"Devrim?!"
Hayal'in şaşkın haykırışı acımı unuttururken hızla ayaklanıp, "İyiyim, merak etme." dedim. Hayal de sahneden inip yanıma gelince tekrar iyi olup olmadığımı sordu. Gülerek, "Yıkıldım biraz ama çabuk toparla..." derken, daha cümlemi bitirmeden gördüğüm manzara donup kalmama neden oldu.
"Kamera mı o? Hayal! Lütfen... Lütfen şu yerde, paramparça hâlde olan şeyin okulun kamerası olmadığını ve onu benim üstüne düşüp kırmadığımı söyle."
"Gerçek olan bu bile olsa, bu uzun cümleyi kurmaya uğraşamam."
Tiyatro, gösteri, konuşma vb. şeyleri kayıt altına almak için olan bu kamerayı kırmış olmak, hayatımdaki en büyük aptallık olabilirdi.
"Ne yapacağım ben?"
"Sıkıntı yapma ya. Bilerek düşmedin ya? Müdüre söyler..."
Tam o sırada içeriye bir grup öğrenci girdi. Yerde paramparça olan kameranın üstüne hızla bir örtü atıp görülmemesi için arkama saklayarak yüzüme sahte bir gülümseme takındım.
"Hayırdır gençler?" deyip içeriye giren gençlere baktım. "Niye geldiniz?"
"Prova var abi. Müdür de gelecek birazdan."
'Müdür' sözünden sonrasını dinlemedim bile. Hayal'e dönüp, "Kaçalım." dediğimde gözleri kocaman açıldı.
"Ne?"
Yanına gidip kolundan hafifçe tutarak kulise giden gençlerin peşinden gittim. Onlarla birlikte kostümlerin bulunduğu bir odaya girdiğimizde Hayal kolunu çekip, "Sorunun ne senin?" dedi.
"Hayal, anlamıyorsun! Yakalanırsam biterim. Sevmez beni müdür pek."
"Neden acaba?" dedi göz devirerek. "Allah bilir nasıl delirtmişsindir adamı."
Güldüm. "Yani... Müdürle birbirimize karşılıklı duygular besliyoruz diyelim."
Hayal kafasını iki yana sallarken, diğer öğrencilerin yan taraftaki ayı, ağaç, tavşan, kurbağa vb. kostümleri üzerlerine geçirdiklerini gördüm. Aklıma gelen fikirle Hayal'e döndüm.
"Biz de birer kostüm giyeceğiz. Bu provadaki gençler gibi yaparız, müdür çakmaz olayı."
"Hayatta bir gülme hakkım olsa şu an kullanırdım herhâlde." deyip ifadesizce bana baktı Hayal.
"Sen tamam da ben neden giyiyorum? Git giy ne giyeceksen, bana ne?"
Sinsi bir gülüş sundum ona.
"Beni kim itti ha? Kim düşmeme neden oldu? Kimin yüzünden kırdım kamerayı? Ha!?"
Hayal'in ağzı açık bir şekilde şaşkın şaşkın bana baktığını görünce gülümsemem daha da büyüdü.
"Devrim... An itibari ile insanlara olan güvenimi sayende yitirdim. Bir daha asla yardım isteyenlere yaklaşmayacağım bile. Gör sen."
Bu söylediği sesli bir gülüşe sebep olurken bende, gençlerden biri, "Haydi sahneye!" diye seslenince , "Hadi Hayal." diye çekiştirerek kostümlerin yanına götürdüm.
"Devrim! Nefes alamıyorum ben bunun içinde."
"Şşşt! Adımla seslenme bana! Müdür duyacak."
Müdür'ün kırık kamerayı hâlâ fark etmemiş olması tek temennimizken, bir fırsatını bulup konferans salonundan çıkmaya yer arıyorduk. Müdür bizi görmesin diye kafamızdaki şeyleri çıkartmamıştık. Ağaç Hayal ve tavşan Devrim! Bence çok tatlıydık...
"Hem! Hem bugün kaçsak yarın yine yakalayacak bizi. Gel söyleyelim."
"Ya öyle değil işte. Müdür yarın gidiyor. Bir hafta yok ortalıkta. O zamana kadar fark etmezse sorun yok, bir hafta sonra geldiğinde olay zaman aşımına uğramış olur zaten. Bir azarla yırtarım, tamam mı?"
Hayal sıkıntıyla oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı. Ah be Devrim! Kızı biraz olsun gülümsetebilmek, kafasını dağıtabilmesine yardım etmek ve belki de onunla arkadaş olmak isterken, şu yaşadığınız anın saçmalığına bak!
Müdür ses sistemini ayarlamak için arkaya gittiğinde, "Şimdi tam sırası!" diyerek koşar adım çıktık konferans salonundan. Merdivenleri de aynı hızla çıktık. Sanki müdür arkamızdan koşuyordu. Amacımız arka bahçeye gidip kıyafetleri oraya bırakarak hiçbir şey olmamış gibi okula geri dönmekti.
Okul bahçesine çıktığımızda etraftaki herkes bize bakıyordu. Gülenler, şaşıranlar, telefona sarılanlar... Bu durumdan fazlasıyla keyif alırken, kafamda bulunan şeyin de cesaretiyle, saçma hareketlerle daha da gülmelerini sağlıyordum insanların. Tabii bu daha da dikkat çekmemizi sağlıyordu ama olsun... Eğleniyordum işte. Eğleniyorduk. Sanırım... Bir kişi hariç.
"Ne yapıyorsun sen!" diye sinirli bir ses tonuyla, sertçe kolumdan çekiştirerek durdurdu Hayal beni.
"Ne yapmışım?" derken gülerek kafamdaki tavşan şeyini çıkarttım. Nefes almak güzel şeymiş!
"Şurada başın belaya girmesin diye bin takla atıyoruz, sen milletle makara derdindesin."
Hayal'in sesi, hâlâ kafasında o şeyle dolaştığı için boğuk çıkıyordu. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp verdim. Sonra gülümseyip, "İnsanları gülümsetmek seni öldürmez. Bir şeyler kaybetmezsin. Eksilmez, aksine çoğalırsın!" dedim.
Arka bahçeye ulaştığımız esnada Hayal duraksadı. Kafasındakini çıkartırken havasızlıktan ve utandığı için olsa gerek, yüzü kızarmıştı. Düz bir ses tonuyla, "Ne demek şimdi o?" dediğinde
"Demem o ki, hepimiz bir sürü acı çekiyoruz. Ama... Ama başa çıkmaya çalışıyoruz. Gülerek! Gülümseterek. Denesen? Ne olur ki? Acıların bu yaşta ne kadar büyük olabilir? Ya da cidden?! Pes etmeye değer mi?!"
Amacım kaba olmak ya da Hayal'i yargılamak olmasa da sonradan fark ettim, sözlerim direkt ve yargılayıcı cümlelerdi.
"Sen..." derken Hayal'in sesindeki kırgınlık zamanı geri alma isteği uyandırdı içimde.
"Sen de herkes gibisin!"
"Hayal... Özür dilerim. Aslında benim demek istediğim..."
"Bana bak Devrim!" derken sesi gür ve sertti. Gözlerindeki öfke, titreyen dudağındaki kırgınlık, dolmuş gözlerindeki yorgunluk... Çok yaraladı beni.
"Senin bulutların güçlü olabilir. İçindeki yağmurlarla aylarca, yıllarca; diyarları, yolları, yığınları alabilirsin. Rüzgârlara karşı sapasağlam durabilir, hiç dağılmadan sakin ve yavaşça ilerleyebilirsin. Yağmurlarını saklayabilir, istediğin; mesela ıssız, kimsenin olmadığı bir yerde yağdırabilirsin. Sonra da hiçbir şey olmamışçasına devam edebilirsin hayatına. Ama ben... Ben öyle değilim. Ben sen değilim. Ben benim işte! Bulutlarım korkaktır, güçsüzdür. Yaralıdır. Her şeyden önce küskündür. Parçalanmaya müsait değil, yok olmaya mahkûmdur. Tutamaz yağmurlarını. Çabalasa en olmadık yerde yağıverir. Savrulur en küçük rüzgârda. Ben sen değilim. Sen acılarınla başa çıkabiliyorsun diye ben suçlu olamam ya da korkak! Seni çok zor yaralar hayat, bense güneşin batışına bile ağlayabilirim."
Gözleri doluydu ama inatla ağlamıyor ve acımasızca bakıyordu. Sanki öldürmüştü onu içimdeki katil. Öldürmüştü bir şeyleri... Birkaç adım atıp bir nefes yakınımda durdu.
"Ne yapabilirsin? Ben böyleyim. Sen benim hakkımda ne bilebilirsin? Nasıl bunları söyleyebilirsin? Sen de..." derken işaret parmağını sertçe göğsüme bastırdı.
"Herkes... Herkes gibisin!"
Elindeki, kafasından çıkardığı şeyi üzerime fırlatıp hızla uzaklaştı yanımdan.
*
Her bulut kendi yağmurunu taşır...
Benimle konuşurken her seferinde bir hata yapmışçasına kendini düzeltmeye çalışman çoğu zaman rahatsız ederdi beni.
Ama sanırım... Bir yandan da çok hoştu bu nezaketin.
Yeterince kırılmış görünen o kızı bir de sen kırmak istemiyordun ya hani, bu naif hareketin kalbimi sızlatırdı hep.
Ama o gün...
Gerçekten çok kırılmıştı kalbim sana. Beni görmek istemeden direkt yargılaman... Yakışmadı o naif çocuğa.
Her şeyden önce hayalimi öldürdün.
Sen de herkes gibi mi bakıyordun yani bana? Bana bir gün önce sarı karanfil getiren, ölümden vazgeçiren o insan da herkes gibiydi.
Sonra bu fikrimi değiştirdin.
Bir hafta sonra... Bana kendini açtığın, kalbini anlattığın o gün sana tekrar inandım, sarı karanfilim.
Beni her umutsuzluğun ardından umutla buluşturduğun için çok teşekkür ederim
*