''Belki de bu dünya hiç bize ait olmadı.
Belki de bu aptallığı seyretmeye gelmişiz.
Yarısında çıksak ne olur?”
🎵 Ayça Özefe – Olmuyor Bak 🎵
“Bu söyleyeceğim şey seni şaşırtabilir ama gerçek.
Bu, hedefi on ikiden vuran ilk ölüm düşüncem değildi.
Daha önce, çok defa ölmek istedim.
Defalarca düşündüm. Ama sadece bir kez…
Sadece bir kez denedim.
Ve o gün, farkında olmadan sen vazgeçirdin beni.
Hatırla sarı karanfilim… Hatırla!
Benim ve senin içinde olduğun hiçbir anıyı unutma.
Dayanamadım, anla beni.
Hep inanmak istedim dünyanın bu kadar olmadığına.
Görmediğim, görebileceğim, yaşayabileceğim bir hayatın varlığına inanmayı çok istedim.
Çoğu zaman inandım da.
Ama artık çok yoruldum.
Anlamaya çalış beni.
Hatırla! Unutma.
Beni böyle yaşat.”
*
Hayal’le tanışmamızın üzerinden bir hafta geçmişti.
Bu bir hafta boyunca, her sabah ilk teneffüste kantine geldi. Simidini ve meyve suyunu alıp kantinin en köşesindeki masaya geçerdi. Ne dışarı bakardı, ne de etrafına... Gözlerini bir noktaya sabitler, sessizce yerdi. Peçetesini ve boş meyve suyu kutusunu çöpe atıp giderdi. Hepsi bu.
Birkaç kez göz göze geldik. Ama beni görmedi. Daha doğrusu... bakıyor ama görmüyordu. Hani o dalıp gitmiş anlar olur ya, karşında kim olursa olsun fark etmezsin. Öyleydi. Baktı, ama yoktum onun için. Sanırım gerçekten görmüyordu beni.
Bahçede de birkaç kez gördüm onu. Bir keresinde basket oynarken, o boş bir bankta tek başına oturmuş, karşıya dalıp gidiyordu. O gün büyük farkla kaybettik!
Bir başka sefer, sınıfın penceresinden gördüm. Soğuk havaya rağmen, kızarmış burnuyla yine o banktaydı. Zil çalana kadar bekledi. Ben de gitmediği sürece gözlerimi ayırmadım ondan.
Yine bir gün... Pencerenin kenarına geçip dışarı bakarken gördüm onu. Gözleri kapalıydı. Başını geriye yaslamış, yüzünde hiçbir ifade olmadan duruyordu.
"Sen hayırdır böyle pencere önleri falan? Şu sıralar bir haller var üzerinde!"
Öylesine dalmıştım ki, Mert'in omzuma dokunmasıyla ürktüm.
"İnsan gibi seslensene! Korkutuyorsun insanı!"
"Sınıfın kapısından beri sesleniyorum, Devrim!"
Mahcupça gözlerimi kaçırdım.
"Kusura bakma, duymadım."
"Geç bunları! Kimi izliyordun sen söyle?"
Mert yanımda pencereye eğilince, bahçedeki tek kişi olan Hayal’i gördü.
"Bu kız mı?"
Ses tonundaki yargı beni rahatsız etti.
"Niye öyle dedin şimdi?"
"Yani... bilirsin böyle kızları. İlgi görmek için yalnız gezer, üzgün görünürler. Hakkına girmek istemem tabi. Kim bilir ne derdi vardır. Ama... Yani... Herkesin derdi var. Sadece kendi derdi varmış gibi davrananlardan hoşlanmıyorum. Savaşabilecekken saklananlardan..."
Gülümsedim. Ama sahte bir gülüştü bu. Çünkü haklıydı. Ama içimden ona hak vermek gelmiyordu. Hayal’i tanımıyordum, ama bir şekilde... kendime yakın hissediyordum. Yine de Mert’le tartışmak anlamsızdı.
"Sen de ne dedikoducu oldun be oğlum."
Gülerek söylediğim bu söz,
"Seninle de iki ciddi muhabbet edilmiyor ha!"
diye karşılık buldu ve yanımdan uzaklaştı.
Zil çalarken gözlerim tekrar pencereye döndü.
Ve... bana bakan Hayal’i gördüm.
Başta şaşırdım. Ama hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim. Kaşları çatılmıştı. Beni hatırlamaya çalışıyordu. Kim olduğumu fark ettiğinde kaşları gevşedi. Yüz ifadesi duruldu. Ama hiçbir tepki vermedi.
Uzun süre baktı. Sanki bir şey söylemek ister gibiydi. Ama... ben anlayamadım.
Sonra yavaşça önüne döndü ve aynı sakinlikle okul binasına girdi.
Ah Hayal... Seni hiç tanımıyor olmama rağmen, nasıl bu kadar yakın, ama aynı zamanda bu kadar soğuk ve uzak olabiliyorsun?
Okul çıkışında Hayal’i görebilmek için dersten erken çıkmak istedim. Ama son dersin hocası sanki inat eder gibi on dakika geç bıraktı bizi. Bahçeye indiğimde tek tük öğrenci kalmıştı.
Sinirle sırt çantamı düzelttim ve dışarı çıktım. Karşı kaldırıma geçecekken, gözüm sol taraftaki durakta oturan Hayal’e takıldı. Karşıya dalmıştı. O an, hem çok mutlu hem de çok şaşkındım.
Ama şaşkınlığım geçmeden bir otobüs geldi ve Hayal içine bindi. Koşsam da yetişemedim. Durağa nefes nefese vardığımda, otobüs çoktan uzaklaşmıştı.
Durağa oturup nefeslenirken yerde bir defter gördüm. Eğilip aldım. Siyah bir defterdi. Üzerinde isim yoktu. İlk sayfayı açtım.
SARI KARANFİL...
Gülümsedim.
"Ne şimdi bu? Sarı karanfil ne demek?"
Defterin geri kalanı boştu. Ama bu yazı, aklımdan çıkmadı. Telefonu çıkarıp “sarı karanfil”i arattım.
Hüzün çiçeği...
Bu... başkası olamazdı. Bu Hayal'di.
Defteri elime alıp gelen otobüse bindim. Hayal’in evine gitmek için...
Defteri götürmek bahaneydi. Asıl sebep bu değildi. Sonuçta okulda da verilebilirdi. Hatta hiç umursamayabilirdim. Ama... bilmiyorum. Peşini bırakmak istemedim.
Hayal’in evinin önüne geldiğimde, kalbimin anlamsızca hızlı attığını fark ettim. Kapının önünde durdum. Zile basacaktım... vazgeçtim. Balkona tırmanma fikri daha cazip geldi.
Etrafa bakındım. Bu oldukça riskliydi. Biri görse sabah sabah hırsız ya da sapık sanabilirlerdi. Ama hızla tırmandım. Neyse ki sorun çıkmadı.
Boydan boya camla kaplı balkona yaklaşmadım. Belki içeridedir diye doğrudan bakmak istemedim.
Ama içerisi de görünmüyordu. Oda da mı simsiyah acaba?
Camı tıklattım. Bekledim. Kimse gelmeyince tekrar daha sert vurdum. “Acaba içeride mi değil mi?” diye düşünürken, kapı açıldı.
Hayal’in şaşkın bakışlarıyla karşılaştım.
"Merhaba Hayal. Nasılsın?"
Yüzü soluktu. Nefes alışları hızlıydı. Uyuyordu da korkmuş muydu acaba?
"Sen ne arıyorsun burada?"
Nefes almakta zorlanıyordu. Yüzü daha da solmuştu. Kaşlarımı çatıp:
"Hayal, sen iyi misin?" diyecektim ki...
Sol elinin dirseğine kadar havluyla sarıldığını fark ettim. Havludaki kırmızı lekeler... birkaç saniye içinde anlamamı sağladı. Bu kandı.
Kaşlarım şaşkınlıkla gevşerken, Hayal konuştu:
"Meyve yiyordum. Sen cama vurunca korkup elimdeki bıçakla kestim. Telaştan havluyla sardım işte. Neyse... Ne işin var burada? Git hadi."
Hayal o kadar umursamaz davranıyordu ki...
Normalde bağırması, sinirlenmesi, “bir daha sakın gelme” demesi gerekirdi. Ama sanki uzun zamandır tanıdığı biriymişim gibi sadece gönderiyordu beni. Soğuk ama tanıdık bir şekilde.
Bence yanılıyorsun, Mert. Bu kızda farklı bir şeyler var.
Bakışları... nasıl bu kadar ruhsuzlaşır bir insanın?
Ne yapar bunu ona?
Bence bu sefer yanıldın.
Gerçekten başka bir şey var bu kızda.
''Ben...'' dedim çantamdaki defteri hızla çıkartıp Hayal'e doğru uzatırken. ''Durakta defterini buldum. Getirmek istedim.''
Hayal baygın bakışlarla deftere bakıp
''Getirmesen de olurdu.'' diye mırıldandı. Uzanıp almadı bile defteri.
''Ama çok güzel bir deftere benziyor.'' dedim gülümseyerek. ''Kaybetmek yazık olmaz mıydı?''
Öylece baktı bana. Gülümsemeye devam ettim.
''Bitmiş ve artık kullanamayacağın bir defter bile olsa yine getirmek isterdim bu defteri sana. Sonuçta senin defterin. İçinde iyi yada kötü senin anıların var. Ayrıca, insan bir şeylerden bu kadar kolay vaz geçmemeli.''
Gözleri dolar gibi olunca sertçe defteri çekip aldı elimden. Bana bakmadan konuştu.
''Sağ ol öyleyse.''
Bir şey dememe izin bile vermeden hızla kapıyı yüzüme kapatıp perdesini de sertçe çekerek kayboldu ortadan.
*
İnsan bir şeylerden bu kadar kolay vazgeçmemeli...
Bir cümleydi beni geri döndüren.
Kestiğim bileğimi sarıp hastaneye, tekrar yaşamak için dönmemi sağlayan.
O an fark ettim ki ben ölmek istemiyordum.
Vaz geçmek istemiyordum.
Bir sözdü ihtiyacım olan.
Ne var ki sen hayatıma girene kadar kimse yoktu bana yaşamam için tek bir cümle edecek.
Ben ölmek istemedim Devrim.
Ben herkesten çok istedim yaşamayı.
Ama belki de bu hayat kabul etmedi beni.
Sevmedi.
Sevemedi belki.
Senden başka kimsenin beni sevmediği gibi.
*