İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 22 · 42 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 22

SUSKUN SİLAHLAR

Selam ay ışıklarım! 🌙

Yeni bir bölümle buluştuk. Bölümü seveceğinizi ve yeni bölüm diye çıldıracağınızı biliyorum ancak bu bölümün sınırı 800 yorum. 800 yorum tamamlandığında yeni bölüm gelecek. Bu yüzden satır arası yorum yapmayı ihmal etmeyin...

Instagram: ezgivani, vanililatee

Twitter: vanililate

Diğer Kitabım: KASIRGA

Keyifli okumalar!

🎧The Weeknd - Valerie

🎧Cihan Murtezaoğlu - Yanmayana Her Yer Kar

🎧Hyponogaja, ShyBoy - Here Comes The Rain Again

🎧Guns N' Roses - This I Love

(2 AY SONRA)

Canım Günlüğüm,

Özleştik sanki? En son iki hafta önce yazabilmişim sana ve bu iki haftada o kadar şiştim ki her şeyi sana kusacağım, şimdiden kusuruma bakma. Az önce romatoloji dersinden çıktım. Hastamın yanına geçmeden önce kısa bir boşluk yakaladım ve aslında ders çalışmam gerekirken sana içimi döküyorum. Burnumu kaşıyacak vaktim yok. Yemin ederim çok bunaldım. Çok yoğunum, her şey üstümden geçiyor. Dahiliye stajı zor derlerdi de inanmaz, 'he he' derdim. Zor demek biraz hafif kalıyormuş meğer. Canım çıkıyor canım! Ders çalışmamaya o kadar alışmışım ki şu bir yılda, şimdi yeniden bir düzen oturtmak çok zor geliyor. Dün o kadar yoruldum ki akşam sekizde uyuyakalmışım televizyon başında.

Rüyamda da Karan'ı gördüm üstelik. Rüyalarıma girip duruyor ve bu konudan da çok bıktım. Tamam, bunun sebebinin YouTube'da onunla ilgili videolar izlemem, kendisinin Instagram profilinde nöbet tutmam ve Google geçmişimin Karan Ateş Soykamer aramalarıyla dolu olması olduğunu kabul ediyorum ama hiç insafı yok ya. Neredeyse iki ay oldu İstanbul'a geleli. Biliyor. Nerede olduğumu, evimi, ne yaptığımı biliyor ama hiç karşılaşmadık.

Asistanıyla muhabbeti ilerlettiğim halde bir kez bile ondan haber alamadım. Açık açık sormaya çekiniyorum tabii ama bu Eda da ne ketum çıktı be! Hiçbir şey söylemiyor Karan'la ilgili. Tüm hayatını biliyor olması lazım değil mi? İnsanın azıcık dedikodu yapası gelmez mi patronuyla ilgili? Yok. Tek bir söz çıkmıyor ağzından vallahi. Geçen aradığında biraz ağzını yokladım: 'sen de çok yoğunsun ya, Karan Bey'in programı yoğunsa demek...' diyerek yem attım ama oralı bile olmadı. Amacım programını anlattırıp Karan'ın ne yaptığını öğrenmekti de yemedi işte. Ben mi çok dedikoducuyum, insanlar mı değil anlayamadım. Bu yemi bana atsalar adamın hayat hikayesini oracıkta döküverirdim herhalde.

'Gözden ırak olan gönülden de ırak olur' demiş atalarımız. Sakın atalarımıza güvenip de iş yapmayın. Yalan söylemişler zira uzak olduğu falan yok. Bak bak, salak Alelâde de hemen "Gönlünde mi ki?" diye soruyor. Açık bulacak ya, kaçırır mı fırsatını? Gönlümde olduğunu söylemedim ki ben. Atalarımız öyle demiş, ne yapayım? Atasözlerini kendime göre uyarlayamam sonuçta. Benim bahsettiğim o değil zaten. Alışmıştım Karan'a. Öyle boşluğa düşmüş gibi oldum ya o gidince. Geçmedi o boşluk işte. Geçer herhalde. Çok yoğunum zaten, bunları düşünecek vaktim mi var? Ayrıca Karan b

"Âlâ."

Başımı kaldırıp sesin sahibine bakarken aceleyle günlüğümün kapağını kapattım ve toparlanıp, "Buyurun hocam," dedim. Ayağa kalkmış, önüme düşen saçlarımı geriye atmıştım.

"Ders mi çalışıyordun?" dedi Ekmel Hoca hiç taviz vermediği ciddiyetiyle içeri doğru yürürken. Başının tepesinde saç kalmamıştı adamın. İşinde iyi bir doktordu ancak bunun bedelini bu yaşta kel kalarak ödüyordu.

Oturduğum sandalyeye astığım önlüğümü alıp panikle giymeye çalışırken, "Evet hocam," dedim. Stajın ortasında günlük yazdığımı söyleyemezdim.

Stajımın ilk gününde Maya'yı arayıp adıyla böğüre böğüre gülerek dalga geçtiğim Ekmel Hoca başını sallayıp, "Saatin farkında değilsin sanırım," dedi. "Mesai bitti. Ha, gitmem diyorsan seni acile yollayayım?"

Gözlerim irileşirken, "Ay! Çok özür dilerim hocam," dedim. "Dalmışım."

Bana düz düz baktı. "E hadi o zaman Âlâ. Yarın nöbetçisin zaten, git iyice dinlen bugün." Duraksadı. "Çıkmadan önce hastanı bir kontrol et, gerisine nöbetçi doktor bakar. Naz Hoca nöbetçi bugün. Onu bulup hastanın öyküsünü ve vaziyetini aktarırsın çıkmadan."

Aceleyle başımı sallayıp eşyalarımı çantamın içerisine tıktım ve dosyamı alıp koşar adımlarla soluğu hastamın odasında aldım. Karan'ın karar verdiği özel -beni getirdiği- hastanede staj yapıyor olmam bazı hocaların bana ayrıcalık tanımasına sebep oluyordu. Bu durumu sabote etmek istemiyordum tabii ancak Ekmel Hoca'nın da bana ayrıcalık tanıdığı falan yoktu zaten. Azarlamalarından gına gelmişti.

Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde bugün aldığım hastam, İlhan Bey yattığı yerden hafifçe başını kaldırdı ve kimin geldiğine baktı. Elli sekiz yaşındaydı. Bu sabah göğüs kafesinin yan kısımlarında şiddetli bir ağrı, baskı ve nefes darlığıyla hastanemize başvurmuştu. Plöreziden, yani akciğer zarının su toplamasından şüphelenmiştim. Üstelik satürasyonu beklediğimden düşük çıkınca da her ihtimale karşı yatış istemiştim.

Öyküsünü almıştım ve tahmin ettiğim gibi hastanın verem geçmişi vardı. Erken teşhis olduğunu umuyordum ancak öncelikle ultrason sonuçlarına bakmam gerekiyordu ve yoğunluktan dolayı sonuçlar yarın çıkacaktı.

"Rahatsız olmayın," dedim gülümseyerek ona doğru ilerlemeye başladığımda. "Ben çıkmadan evvel bir durumunuza bakayım dedim. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?"

"İyiyim," dedi öksürerek. "Ne zaman taburcu olacağım ben kızım?"

"En azından bu gece müşahede altında kalacaksınız," dedim, rahatlatmak amaçlı gülümsemeye devam ediyordum. "Yarın sonuçlarınıza bir bakayım da ona göre bir yol izleyeceğiz."

"İşim gücüm var benim," dedi sıkıntıyla. Huysuz ama tatlı bir amcaydı. Göğsündeki hırıltıyı duyabileceğim bir nefes aldı. "Bugün halletseydin keşke."

"Maalesef," dedim yanımda getirdiğim tansiyon aletini açarken. "Ultrason sonuçlarınız yarın çıkacak. Bir gececik sabredin hem, bir şey olmaz. Dinlenmiş oluyorsunuz işte." Güldüm. Gülüşüm onu biraz gevşetirken kolunu uzattı.

İlhan Bey'in tansiyonunu ölçtükten sonra nöbetçi doktora öyküsünü aktardım ve kütüphanenin yolunu tutmak üzere hastaneden çıktım. Koşar adımlarla metrobüs durağına ilerlerken başımı kaldırıp güneşe baktım ve üzerimdeki kazağın tenimi yaktığını fark edince gülümsedim. "Sonunda! Sonunda bahar geldi."

Mart neredeyse bitmişti ve kış ayı gitmemekte bir süre ısrarcıydı. Neyse ki bu ısrarı baharı da açmayı bekleyen bahar çiçeklerini de engelleyemiyordu da her yer yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçeklerle kuşanmıştı. Birkaç gündür hava kapalı olsa da nihayet bugün o kasvetli, boğucu ve soğuk günler tamamen geride kalmıştı. Artık kar yoktu, soğuk yoktu, Karan da yoktu gerçi ama her neyse.

Çalan telefonumu cebimden çıkarmaya çalışırken adımlarımı bir tık yavaşlattım. Metrobüs durağı hastanenin beş yüz metre ilerisindeydi ve tek vesaitle kaldığım aparta da okula da hep gittiğim kütüphaneye de ulaşabiliyordum.

"Efendim?"

"N'aber Sincap?"

İçime derin bir nefes çekip baharı kokladığımda, "Süperim, sen?" diye sordum.

"Pek neşelisin?" Ediz meraklanmıştı. "Hayırdır?"

"Bahar geldi, daha ne olsun Ediz?"

Güldü. "Doğru doğru. Oraya gelmiştir tabii, Ankara kazma kürek yaktırıyor hâlâ."

Merdivenleri çıkarken, "Sıkı giyin bari," diye mırıldandım. Çok sıcaklamıştım. Bugün kütüphanede çalışamayacaktım zira bunun için önce eve uğrayıp üzerimi değiştirmem gerekiyordu. Daha şimdiden terlemiştim üzerimdeki bu yünlü kazak yüzünden. Eve girdikten sonra bir daha çıkmak istemeyeceğimi de bildiğimden bu akşam evde çalışmaya karar verdim.

"Tamam tamam," dedi Ediz. "Bak ne diyeceğim, hafta sonu için gelsene Ankara'ya?"

"Bilmem ki," dedim nefesimi üfleyerek. "Gelebileceğimi sanmıyorum. Aşırı yoğunum ve henüz bir düzen oturtabilmiş değilim. Ders çalışmayı unutmuşum resmen Ediz. Bu yüzden ekstra çalışmam gerekiyor."

"Hım," dedi Ediz düşünceli bir şekilde. "Ben mi gelsem acaba ya?"

"Olur," dedim heyecanla. "Bende kalırsın hem, bayağı eğleniriz."

"İyi tamam." Ediz güldü. "Kimseyi getirmeyeceğim ama haberin olsun. Uğraşamam bizim salaklarla."

"Sen gel yeter zaten." Kıkırdadım. "Ben de uğraşamam çünkü."

"Çok adiyiz, biliyorsun değil mi?"

Kahkaha attım. "Biliyorum."

İstanbul dönüşü Ediz, Karan meselesi yüzünden benimle tam bir hafta konuşmamıştı. Telefonlarımı açmamış, mesajlarıma görüldü yapmıştı. En nihayetinde bir şişe viskiyle kapısına dayandığımda oturup konuşmuştuk ve istemeye istemeye de olsa barışmıştı benimle. Haksız olduğumu kabul ediyordum. Benim yüzümden çok onur kırıcı bir şey yaşamıştı, üstüne bir de ben Karan'ın yanında kalmayı tercih etmiştim. Ediz böyle şeylere çok kırılırdı, arkadaşımı tanıyordum ve ona göre hareket etmemiştim.

Gerçi ben de çok kırılmıştım ona. İyi olmadığımı biliyordu, daha doğrusu biliyorlardı. Buna rağmen beni yalnız bırakmış, eğlenmelerine bakmışlardı. Üstelik ben bir park köşesinde donmak üzereyken en yakın arkadaşım dediğim Ediz, ayarladığı bir kızla resmen odasına çıkmış; uçkurunun derdine düşmüştü. Elçin uyumak için odaya gelip de beni bulamayana kadar da hiç merak etmemişlerdi. Kırılmıştım elbet ama tabii ki kimse gönlümü almamıştı. Kırıldığımı bile bilmiyorlardı çünkü. Söylememiştim, uzun zamandır söylemiyordum. Onlar da zaten bunu akıl edememişlerdi.

Böylelikle bir kırgınlığı daha içime atmıştım. Biriktirdiklerimle ikiz kuleleri yeniden inşa edebilirdim sanırım.

Telefonu kapattığımızda QR kodu okutarak ödeme yaptım ve turnikelerden geçip aşağıya, metrobüs durağına indim. Kalabalıktan biraz uzakta durarak metrobüsün gelmesini beklerken tekrar telefonum çaldı. Mustafa abi arıyordu.

"Efendim abilerin en tatlısı?" diye açtığımda güldü.

"Ne yapıyorsun? Gönderdin bizi de bir başına kaldın, aklım sende."

"İyiyim ben," dedim direterek. Dört gün önce artık korunmaya ihtiyacımın olmadığına kanaat getirerek Mustafa abilerin görevine son vermiştim. Hayır, Karan'ın dikkatini çekmek için yaptın. Alelâde'ye sakın aldırmayın. Yalan söylüyor.

Mustafa abi iç geçirdi. "Karan Bey'in de hiç hoşuna gitmedi bu hareketin, haberin olsun."

İsmini duymak bir anda kalbimin teklemesine sebep olurken, "Öyle mi?" dedim heyecanımı gizleyemeyerek. "Bir şey mi dedi ki? Ne dedi?"

Madem hoşuna gitmemişti, o zaman neden beni arayıp azarlamamıştı? Keşke arayıp kızsaydı ya da kapıma gelip neden böyle bir şey yaptığımla ilgili hesap sorsaydı. Öfkesinin yokluğu bile boşluğa düşürmüştü beni. Acaba yeterince sinirlendirememiş miydim onu? Başka bir şey mi yapmalıydım? Gelmeyecek Âlâ, bırak artık. Adam senin hayatından çıktı gitti, kabul et şunu.

"Yok bir şey demedi aslında, sadece 'tamam' dedi ama hoşnut görünmüyordu," dedi Mustafa abi, bu heyecanıma alıştığı için artık garipsemiyordu. Yanımda kaldıkları süre boyunca az yememiştim başının etini. Didikleyip durmuştum Karan'ın hayatını. Elle tutulur bir şey öğrenemesem de epey dedikodu yapmıştık.

"Anladım," dedim bozularak.

"Hayırdır?" Mustafa abi güldü. "Bozuldun sen sanki?"

"Yoo," dedim kaşlarımı çatarak. O sırada metrobüs geldi ve kalabalık, panik halinde kapıya doğru yığıldı. İnsanların arasına daldığımda, "Ne bozulacağım ya?" diye homurdandım. Birkaç kişi dönüp bana baksa da umursamayarak dirseklerimle insanları ittim ve metrobüse binmeye çalıştım. İstanbul'a gelince başkalaşım geçiriyordum zira güzel Ankara'mda hiç böyle değildi. Herkes toplu taşımaya medeniyet sınırları içerisinde sırayla biner, sırayla inerdi.

"İyi hadi öyle olsun. Evde misin? Az sonra geleceğim yanına, sana iletmem gereken bir şey var."

Kendimi metrobüsün içine attığımda nefesimi üfledim ve bir köşeye sığınıp arkama yaslandım. "Gidiyorum şimdi eve. Yarım saat sürmez. Ne ileteceksin?" Kaşlarım çatılmıştı.

"Sürpriz olsun," dedi Mustafa abi. "Gelince görürsün."

Meraktan kıvranıyordum ancak birazcık sabredebilirdim. "Tamam," dedim. "Gel, birazdan evde olurum."

🌙

Kendimi eve attığımda topuklarım zonkluyordu. Üstelik ter içinde kalmış, resmen leş gibi kokmuştum. Elimdeki dosya ve kitaplardan kurtulup hiçbir yere, kapı sesini duyduğu an miyavlayarak yanıma koşan Leyla'ya bile dokunmadan banyoya koştum.

Modern ve sade; beyaz ve bej rengin hakim olduğu banyomda -ki Ankara'daki tavanından sıva dökülen eski banyomdan sonra burayı temizlemeye bayılıyordum- kendimi beyaz, kare çerçeveleri olan duşakabine soktum ve derim kızarana kadar keselenerek bir güzel yıkandım.

Evin en sevdiğim köşesi banyoydu. Minik olmasına rağmen öyle ferah ve aydınlıktı ki duşakabinde uyuyabilsem bunu cidden yapardım. Bej rengi dolapları, bembeyaz fayanslarıyla her şey gözümü gönlümü açıyordu. Bu apartı ben seçmemiştim, ben Ankara'ya gelmeden evvel Karan çoktan ayarlamıştı ama sanırım seçebilecek olsaydım burayı gördüğüm an aşık olurdum.

Yüksek katlı, güvenlikli bir rezidansın üçüncü katında kalıyordum. Üçüncü katı özellikle mi seçmişti bilmiyordum ama üst katlardan birini tutmadığına çok mutluydum zira evimin minik balkonunda korkmadan çay/kahve keyfi yapmaya bayılıyordum. Kendinle ilgili her detayı anlattığın gibi yükseklik korkundan da bahsettin, yani bilerek tutmuş olabilir Âlâ. Karan düşünceli bir adam.

Yıkayıp rulo haline getirdiğim havlulardan birini çekip saçıma sardım, duvara asılı duran bornozumu üzerime geçirdim ve ayaklarımı duşakabinin önündeki havluda kurutarak banyodan çıktım. Cilt bakımı yapmak istiyordum, sabah erken uyanamadığım ve geç kalmak üzere olduğum için sadece yüzümü yıkayabilmiştim ama şu an hiç halim yoktu. Mustafa abi her an gelebilirdi, bir an önce giyinsem iyi olacaktı.

Yine beyaz ve krem tonlarındaki yatak odama geçip sürgülü dolabın karşısına geçtim. Yatak odam da küçüktü ama kocaman bir dolabı ve çift kişilik bir yatağı sığdırabilmişlerdi. Üstelik evle ilgili en sevdiğim şey eşyaların sıfır olmasıydı. Daha önce hiç kullanılmamıştı ve içimden bir ses bunu da Karan'ın ayarladığını söylüyordu.

Üzerime hızlıca beyaz bir pantolonla somon renginde bir tişörtü geçirip saçlarımı taradım ve birazcık kurutup nemli haliyle iki yandan hızlıca ördüm.

Kapı çaldığında dolapları antrasit rengi ve Amerikan çam tahtasından yapılan mutfağımda, sıcak bir çay içmek için su ısıtıcısının düğmesine basıyordum. "Geldim!" diye seslendim kapıya koşmaya başladığımda. Neyse ki evim minikti de hemen ulaşabiliyordunuz kapıya. Leyla da miyavlayarak benimle birlikte kapıya yönelmişti ancak onu yarı yolda yakalayıp salona bırakmıştım. Kaçmasından ödüm kopuyordu zira olur da dışarı çıkacak olsa karşıdan karşıya geçemeden ölürdü.

Çelik kapıyı açmadan evvel parmak uçlarımda yükseldim ve Mustafa abinin giderken sıkı sıkı tembihlediği gibi delikten kim olduğuna baktım. Ta kendisiydi. Gülümseyerek kapıyı açıp boynuna atladığımda kahkaha attı. "Kız dur!" dedi beni son anda yakaladığında. Ellerini sırtıma koyup sıkıca sarıldı. "Düşüreceksin ikimizi de."

"Özleştik abi," dedim, ondan ayrıldım ve sırıtarak yüzüne baktım. "Çok alıştım ben sana vallahi."

"Ben de," dedi kaşlarını çatıp dargın dargın bakarak. "Niye yolladın ki sen bizi? Benim keyfim yerindeydi burada. Bağıran yok, azarlayan yok, çetele tutan yok!"

Kıkırdadım. Karan hakkında uzun uzun dedikodu yaptığımızdan dolayı artık benim yanımda rahat rahat konuşabiliyordu.

"Ne oldu yine?" dedim ve ayakkabılarını çıkarıp eline aldığında onu içeri çekip kapıyı kapattım. "Bunalmışsın belli."

"Sorma," dedi sıkıntıyla nefesini üfleyerek. Yarısı beyazlamış sakallarını sıvazlayarak ayakkabılarını ayakkabılığa koydu ve önüne bıraktığım ev terliğini giydi. "Karan Bey hepimize kök söktürüyor. Çok sinirli, huysuz, agresif..."

"Hadi ya," dedim gözlerimi kırpıştırarak. "E zaten öyleydi? Hep öyleydi yani? Anlatıyordun ya bana hep..."

Holde ilerleyip salona ulaştığında orman yeşili rengindeki L koltuğun köşesine oturdu. Salon, diğer odaların aksine biraz daha renkliydi; mobilyalar krem, orman yeşili ve kahverengiyle harmanlanmıştı. Üstelik geçen hafta şans eseri denk geldiğim bir bahçe marketinden aldığım yeşil yapraklı iç mekân bitkileri de inanılmaz bir hava katmıştı eve. Salonum cıvıl cıvıl bir orman gibiydi. Çok mutlu oluyordum burada zaman geçirdiğimde.

"Öyleydi öyleydi ama işte bir ara durulmuştu," dedi takım elbisesinin ceketini çıkarıp kucağına koyduğunda.

Aceleyle ona doğru ilerledim ve ceketi alıp, "Asayım bunu kırışmasın," dedim. Sonra ekledim: "Ne içersin? Bitki çayı yapacaktım tam ben de."

"Varsa her zamanki gibi düz çay alırım ben," dedi Mustafa abi.

"Tamam, geliyorum hemen! Lafını sakın unutma!"

Koşa koşa önce ceketi vestiyere astım sonra dış kapının hemen solunda olan mutfağa daldım. Aceleyle Mustafa abiye siyah, kendime yeşil çay yaptım ve yanına bir tabak da kurabiye alıp içeri geri döndüm.

Tepsinin üzerindeki kupaları ve tabağı beyaz ahşaptan yapılma orta sehpamın üzerine bırakırken, "Anlat bakalım," dedim merakımı gizlemeye çalışarak ama hiç başarılı olamayarak. Karan'ın K'sini duyduğunda en sevdiği kelimeyi duyan köpekler gibi kulakların dikiliyor Âlâ.

Leyla artık ona çok alıştığından, hemen Mustafa abinin bacaklarının dibine kıvrılmıştı. Mustafa abi gülümseyerek başının tepesini okşamaya başladığında da zeytin yeşili gözlerini hemencecik kapatmıştı.

"Ben geldim geleli bu adam böyleydi. Kaya abim bizi yanına yolladığında ben onunla da haşır neşir olacağız sanmıştım, Kaya abim ile öyleydik. Bak, abi diyorum yani sen anla samimiyeti."

Kaşlarımı çattım. "İyi de sen ondan büyüksün? Hem de Allah bilir kaç yaş? Neden abi diyorsun ki?"

Aslında müştemilatta bana ondan bahsederken bey diye hitap etmişti ama sanırım bizzat Kaya'nın kendisine abi diyordu.

"Yaştan değil," dedi gülümseyerek. "Abim nefret eder bey kelimesinden. Söyletmezdi bize, bizi ailesi gibi gördüğü için olsa gerek... Çocuklar abi derdi küçük olduklarından, ben de Kaya demek istemedim. Demem için beni ikaz etti ama diyemedim işte. Kaldı öyle."

"İlginç," diye mırıldandım uzanıp beyaz renkteki, geniş ağızlı kupayı alırken. Bacaklarımı topladım ve dizlerimi kendime çekip kupayı ellerimle sardım. "Ee? Ne diyordun sen?" Konuyu dağıtmıştım ve lafını unutacak diye ödüm kopuyordu.

"Ne diyordum ki ben?" Kaşlarını çatıp hatırlamaya çalıştığında panik oldum. Hatırlaması gerekiyordu.

"Karan Bey diyordun," dedim çok da meraklı görünmemeye çalışarak ama yine asla başaramayarak. Gözlerinin içine bakıyordum resmen bilgi alabilmek için.

"Ha evet!" dedi ve o da kupasına uzandı. İçinden sarkan ipi gördüğünde de muzip bir şekilde gülümsedi. "Aşk olsun Âlâ, artık abine çay demlemiyor musun?"

Birlikte olduğumuz süre boyunca ona hep demleme çay ikram ederdim, bu sefer sallama yaparak epey ayıp etmiştim ama demlemekle uğraşamayacak kadar merakımdan çatlıyordum.

"Bitti abi," dedim melül melül bakarak, yalan söylüyordum. "E siz yokken kimse içmiyor. Ben sallama içiyorum diye almadım... Ama söz alırım bir dahaki gelişin için."

Güldü. "Şaka yapıyorum, hemen de açıklama yapıyorsun."

Gülümsedim ve devam etmesi için susup yüzüne bakmaya devam ettim.

"İşte Karan Bey'le ben hiç yüz yüze gelmemiştim. Yeni ve vukuatlı olduğum için bana güvenmiyordu. Onun çok güvendiği birkaç adamı vardır, onlar dışında kimse pek yaklaşamaz yanına." İç geçirdi. "Sen gelene kadar tek kelime konuşmamıştık. Uzaktan görmüşlüğüm, yanımdan geçip gitmişliği vardı ama ben malikânenin içine de girmemiştim hiç. Çevre korumasında görevliydim, arsa sınırları içerisinde oluyordum genelde."

Başımı sallayıp devam etmesini beklerken buharı tüten çayımdan ürkek bir yudum aldım.

"Senden sonra beni iç güvenliğe aldılar. Daha çok sana göz kulak olmam için..." O da bir yudum içti çayından. "İlk başlarda sana güvenmiyor sanmıştım çünkü seninle ilgileneceğimi söylediklerinde güvenliğinden sorumlu olduğumu söylememişlerdi ama sonra öğrendim ki meğer seni Koral'dan korumaya çalışıyormuş."

Yüzüm buruşurken şaşkınlıkla, "Ne?" dedim.

"Anlamış o gün Koral'ın seni hırpaladığını. Senin kar kürediğin günün gecesi Koral'ı yanına çağırıp bir güzel benzetmiş sonra da kovmuş."

"Şaka! Nasıl ya? Benzetmiş derken..."

"Ağzını yüzünü dağıtmış işte."

"İnanmıyorum! O yüzden bir daha görmedim onu ben... Aaa! Bir de beni denemişti kar küremeye giderken ben! Koral bekliyor seni demişti ama gittiğimde Koral falan yoktu. Demek ki tepkime bakıp emin olmak istemiş!" Parçalar oturdu Âlâ.

"Ben demiştim," dedi Mustafa abi gülümseyerek. "Karan Bey aksi ve sert bir adam ama kadınlara konusunda hassas, her şeyi geçtim adamın da bir kızı var yani..."

"E sen kimden duydun bunu?" diye sordum şaşkınlığımı atmaya çalışarak. Koral pisliği resmen benim için kovulmuştu.

"Sağ kolundan," dedi Mustafa abi arkasına yaslanarak. "İsmi Çetin. Yaşı benle yakın, geçen çay içme fırsatımız oldu da o sırada anlattı. Sen de kesin görmüşsündür çünkü senin ilk sorgunu o gerçekleştirmişti."

"Kül tablası kokan adam mı acaba?" dedim yüzümü ekşiterek. "Iyy! Evet kesin o! Diğerlerinden farklı duruyordu, Karan'ın sağında dikiliyordu."

Başını salladı. "Muhtemelen odur. Tam bir tiryaki, günde iki paket sigara içer. Onu malikânede sık sık göremezsin. Karan Bey'in eli kolu olduğu için hep bir yerlerde bir şeylerle uğraşıp duruyor olur. Manyağın tekidir aslında ama hakikatlidir; Karan Bey'in gözü kapalı güvendiği tek adamıdır." Vay be! Bizim kül tablasına bakın hele!

"Hiç sevmedim o adamı ben... Çok acımasızdı."

"Öyle," dedi iç geçirerek. "Ama iyiye zarar gelmez ondan. Bakma sen o gün konuş diye korkuttu seni ama bir şey yapacağından değil. Sorgulara hep o girer, korkutur çünkü; konuşturur herkesi."

"Korkuttu valla sağ olsun." Mustafa abi gülünce ben de güldüm. "Eee?" dedim bir ayağımı altıma alıp kurabiyelere uzandığımda. "Sen de ye abi."

"Yerim," dedi ve kupasını orta sehpaya bıraktı. "Aslında senin Karan Bey'i ilk tanıdığın o hali var ya... Bağıran, çağıran, azarlayan hali. O bizim normalimizdi. Sonra ne olduysa bir anda yumuşadı, hepimiz şaşırdık hatta. Bir hafta falan sürdü gerçi ama adamların diline düşmüştü o bir haftada. Herkes her fırsatta yeni haline alışamadığını söyleyip duruyordu. Eskiden o bir yere gelmeden haberi gelirdi, saniyesi saniyesine her şeyi hesaplardı. Ne olduysa bir hafta boyunca çok rahat takıldık biz..."

Güldü. "Bir tane adam var, adı Naim; Karan Bey'den ödü kopuyor. Kaya abimlerin geldiği akşamın ertesi günü var ya... O gün sabah Karan Bey çıkarken Naim arabaları siliyormuş. Karan Bey buna gülümsemiş ve 'kolay gelsin' demiş. Tabii bizim Naim şok olmuş, dili tutulmuş adamcağızın. Dedikodu çıktı müştemilatta sonra, 'Karan Bey hastaymış, ondan böyle iyi davranıyor hepimize' diye."

Kıkırdadım. "Ne?"

Mustafa abi kafasını sallayarak gülmeye devam etti. "Ama şimdi yine aynı tas aynı hamam. Hatta eskisinden de beter, kan kusturuyor herkese. Ben yeni döndüm malikâneye ama dün Bartularla konuştuk: 'Ankara'ya gidip geldikten sonra eski halinden de beter bir şeye döndü, Ankara havası yaramadı adama' dedi." Bartu iyileşmiş miydi? "Bilmiyorum artık, zorluyor herkesi bu aralar. Dün kahvesini beğenmemiş, Merve'yi bir güzel azarlamış. Kız iki göz iki çeşme ağlıyordu."

Alt dudağımı dişledim. "Bir sıkıntısı mı var acaba?"

Üzüldüğü bir şey olabilir miydi? Annesiyle ilgili kötü bir şeyler mi olmuştu acaba? Kardeşi miydi konu yoksa? O gün beni bırakıp Mira'nın yanına gitmişti? Belki o zaman bir şey olmuştu? Bir derdi olduğu belliydi ama ne olduğunu öğrenemeyeceğim kadar uzaktık artık.

"Bilmem," dedi dudaklarını aşağı büküp omuzlarını kaldırdığında. "Vardır elbet. Adamın derdi bitmiyor ki."

İç geçirip çayımdan bir yudum daha aldım. Mustafa abi mezarlıktaki vedamızı görmüştü, Karan'ın yanağımı sevdiğini de saçlarımı öptüğünü de görmüştü ama bana bunu hiç sormuyordu. Sanırım ortada sorulacak bir şey olmadığındandı. Artık geriye dönüp baktığımda yaşadığımız her şeyi gözümde önemsizleştirdiğimi görüyordum. Aslında çok büyütmüşüm gibi geliyordu aramızda geçen her şeyi. Öyleydi de zaten. Zira tek bir telefon dahi açmamıştı neredeyse iki aydır. Gün içinde aklına bile gelmiyordum muhtemelen. O benim aklımdan hiç çıkmazken, devamlı rüyalarımdayken onun beni tamamen unuttuğuna emindim.

"Neyse," dedi Mustafa abi çayından bir yudum daha alıp kupasını orta sehpaya bıraktığında. "Gelelim asıl konuya."

"Aa evet!" dedim merakla irkilerek. Bana bir sürprizi olduğunu söylemişti ve ben tamamen unutmuştum. "Ne ileteceksin bana sen?"

Ayağa kalkıp vestiyere doğru ilerlemeye başladığında, "İçeriğini bilmiyorum ama sana bir mesaj var," dedi.

Gözlerimi kırpıştırarak vestiyere astığım ceketinin cebinden bir zarf çıkarışını, bana doğru ilerleyişini ve gülümseyerek zarfı bana uzatışını izledim.

"Bu ne?" dedin kaşlarımı çatarak zarfı elime aldığımda. Tersini düzünü iyice inceledim ama üzerinde ne olduğunu anlamamı sağlayacak hiçbir şey yazmıyordu.

"Aç," dedi tekrardan Leyla'nın yanına oturduğunda. "Oku bakalım." Leyla'yı kucağına aldı ve gıdısını parmaklarıyla sevmeye başladı.

Leyla mest olmuş bir şekilde mırlamaya başladığında yavaşça zarfı açtım ve içindeki katlanmış iki kağıdı çıkardım. Ne olabilirdi ki bu? Bir mektuba benziyordu fakat kim yazmıştı? Karan mı? İyi de neden mektup yazacaktı ki? Arayabilirdi, mesaj atabilirdi hatta direkt yanıma gelebilirdi? Karan sana neden mektup yazsın Âlâ?

Derin bir nefes alıp kağıtlardan birini açtım ve dağınık bir el yazısıyla yazılan yazılara baktım. Bir kadının el yazısına benziyordu, hızlı hızlı yazılmıştı.

Canım Âlâ'm.

Sana mektup yazmak istedim ama ben yazmayı bilmiyorum çünkü daha okula başlamadığım için öğrenmedim. Bu yüzden ben söyleyeceğim, Zara yazacak.

Ceylin. Ceylin bana mektup göndermişti. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken yutkundum ve devamını okudum.

Seni çok özledim, neden hiç gelmiyorsun? Bana söz vermiştin ama çok bir sürü zaman geçti, sen gelmedin. Beni de hiç aramadın. Bazen ağlıyorum seni özlediğim için ama babam okulunun çok zor olduğunu ve hiç zamanın olmadığını söyledi. Keşke okulun tatil olsa da gelsen. Babam okulun tatil olduğunda görüşebileceğimizi söyledi ama çok zaman varmış daha. Of.

Seninle puding yapmayı çok bir sürü özledim, film izlemeyi çok bir sürü özledim, benimle oyunlar oynamanı çok bir sürü özledim ve uyurken bana masal söylemeni de çok bir sürü özledim.

Biliyor musun ben Mira'yla barıştım. Sen gittikten sonra bir daha geldi ve bu sefer havai fişek patlatmadı, babamla da kavga etmediler. Üçümüz beraber film izledik, yemek yedik ve Mira bana pasta almıştı ya onu üfledim. Doğum günüm sandım ama değilmiş sadece Mira doğum günümde yanımda olmadığı için bir daha kutlamak istemiş. Çok mutlu oldum Âlâ ama keşke sen de olsaydın.

Bana Barbie bebeklerin yeni çıkanlarından almış Mira. O kadar güzel bir bebek ki çikolata renginde! Siyahi deniyormuş onlara, babam öyle dedi. Dünyada sadece beyaz tenli insanlar yokmuş. Çikolatalı insanlar da varmış. Çok şaşırdım ama bence çok güzel Âlâ. Keşke bebeğimi görebilsen, birlikte oynardık. Adını 'Çikolata' koyacaktım ama babam ten rengi bizden farklı olan insanlara lakap takmanın güzel bir şey olmadığını söyleyince Esila koyduk.

Mira o gün benimle kaldı. Babamla ikisi benim yanımda yattılar ve hep birlikte uyuduk. Sabah uyandığımda babam işi olduğu için gitmişti ama ikisi de yanımda olunca çok seviniyorum. Mira artık deli gibi hareketler yapmıyor bu yüzden ondan sadece birazcık korkuyorum.

Oyun evimi artık kullanabiliyorum biliyor musun? Zara ile hep burada oynuyoruz. Şimdi de oyun evimdeyiz. Keşke sen de gelsen de burada ikimiz oynasak hep. Kimseyi almam içeri, sadece sen girebilirsin ama gelmiyorsun.

Aaa! Bir de geçen gün Pars geldi biliyor musun? Babam bana sürpriz yaptı. Annesi ve babasıyla birlikte evimize geldiler ve birlikte oyun oynadık. Çok güzeldi ama gidince biraz ağladım. Olsun bir daha geleceklermiş, babam söz verdi bana.

Canım Âlâ'm seni çok seviyorum. Babama seni soruyorum hep ama seni hiç görmüyormuş artık. Küstün mü sen yoksa babama? Üzüldüm keşke babamla küsmesen. Neden konuşmuyorsun onunla? Babam bence seni çok sevmişti ve seninle arkadaş olmak istemişti. Küstüysen bana söyle lütfen, tamam mı? Ben sizi barıştıracağım.

Benim aklıma artık başka bir şey gelmiyor. Sadece seni çok özlediğimi bil ve lütfen gel. Birlikte puding yapıp oyun oynayalım. Tamam mı? Bir de bana mektup gönder olur mu? Cevap yazmanı bekleyeceğim. Senin için bir hediyem var. Diğer kağıda bakabilirsin. Çok bir sürü kocaman öpüyorum Âlâ'm.

-Ceylin Lila Soykamer

Kağıdı tekrar katlarken burnumu çekip gözyaşlarımı sildim ve Mustafa abiye baktım. "Nasıl bir çocuk bu? Hüngür hüngür ağlattı beni."

Gülümsedi. "Çok özlemiş seni. Adın ağzından düşmüyor. Bir ara bence."

İç geçirdim. Aramamıştım çünkü aklına gelmek istememiştim. Yanına gitmemi isteyecekti ama ben gidemeyecektim. Gidemezdim çünkü yüzüm yoktu. Karan beni hayatında istemediğini çok net olmasa da kibarca ifade etmiş, bir kez bile iletişime geçmeyerek de bunu kanıtlamıştı. Ceylin'i üzmek istemiyordum bu yüzden. Gidemezdim, umutlanıp hayal kırıklığı yaşardı.

Onu bunu bırak da Mira kısmında kaldım ben Âlâ. İçim bir tuhaf oldu, senin olmadı mı? Olmuştu. Fakat buna takılamazdım. Ne olursa olsun bir aileydiler ve çocukları için -daha fazlasının olmadığından emin değildim- bunu yapmak zorundalardı. Sağlıklı olan buydu ve anladığım kadarıyla Ceylin annesinin bu değişimden çok memnundu. O mutluysa gerisinin bir önemi yoktu. Aynı yatakta yatsalar bile. Ben bu düşüncenin hissettirdiklerinden nefret ettim Âlâ.

Beni ilgilendiren bir şey yoktu.

"Bilerek aramadım," dedim kuru bir sesle. "Aklına düşecektim çünkü. Üzülecekti."

"Unutmuyor ki seni," dedi gülerek. "İlk defa işi bırakan bir oyun ablasının arkasından yas tutmuş çocuk. Normalde pek umursamazmış."

Bunu Karan da farklı bir şekilde dile getirmişti. Yorum yapmadan diğer kağıdı açtım ve Ceylin'in dikkatli bir karalamayla ikimizi çizdiği resme gülümseyerek baktım. İçime dokunmuştu. Bana mektup yazması, sitem etmesi ve resim çizmesi çok içime dokunmuştu.

"Ona bir cevap yazacağım," dedim başımı kaldırıp Mustafa abiye baktığımda. "Seni ararım, alır götürürsün. Olur mu?"

"Tabii ki," dedi Mustafa abi. Buruk bir şekilde gülümsüyordu.

🔥

Günün geri kalanı için planım sıcak bir şeyler içip harıl harıl ders çalışmaktı. Tıkına tıkına, evde atıştırmalık tek bir şey kalmayana kadar ders çalışmak istemiştim sadece ancak gel gör ki işler hiç beklediğim gibi gitmemişti.

Yarım saat önce, fakültedeki en sevdiğim arkadaşım olan Aliye'den bir telefon aldığımdan beri yatak odamdaki şifonyerin önüne geçmiş hazırlanıyordum. Aslında bugün beni hiçbir güç evden çıkaramaz, çalışma masamın başından kaldıramazdı fakat hassas bir konuya denk gelmişti.

Şöyle ki ben tam Mustafa abiyi uğurlamış, dün yaptığım sebze yemeğini yiyerek karnımı doyurmuştum ve ders çalışmaya başlamadan evvel koltukta biraz Leyla'yla sevişiyordum ki telefonum çaldı. Tabii Aliye arayınca o masaya asla oturamadım.

"Efendim?" diyerek açmıştım telefonu.

"N'aber Âlâ?" diye sordu öksürerek.

"İyiyim... de? Sen hasta mısın?"

"Çok fena üşütmüşüm. Mevsim değişikliğinden işte, nevrim dönüyor her sene. Geberiyorum şu an, serum taktık Gamze'yle yurtta gizli gizli. Sen düşün."

"Ay çok geçmiş olsun ya!" dedim üzgün bir sesle. "Yapabileceğim bir şey var mı senin için?"

"Evet," dedi Aliye hızla. "Bunun için aradım seni ve kabul edersen bana çok büyük bir iyilik yapmış olursun Âlâ."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Tabii ki, elimden ne gelirse..."

"Bazı akşamlar çalışıyorum ben biliyorsun, organizasyon şirketinde," dedi ve tekrar öksürdü. "Bugün iş varmış. Çağırdılar ama gidemeyeceğimi söyleyince caz yaptılar. İnanılmaz bir eleman eksiği varmış bu aralar ve gitmezsem büyük sıkıntı yaşanacak. Açık açık olmasa da bugün gelmeyeceksen bir daha gelmeye getirdiler lafı." Derin bir nefes aldı. "Yerime birini bulacağımı söyledim panikle, kabul ettiler. Yani... benim yerime gider misin? Bak vallahi paraya dokunmayacağım! Hepsini sen al, ben sadece kovulmak istemiyorum. Çok iyi para ödüyorlar çünkü. Haftada iki gün gidip bir aylık masrafımı çıkarıyorum! Lütfen bunu benim için yapabileceğini söyle! Lütfen n'olur!"

Ders çalışmak istiyordum. Tek istediğim sadece ders çalışmaktı ama Aliye'nin devlet yurdunda kaldığını ve ailesinden bir kuruş yardım almadığını bildiğim için kabul ettim. Geçen sene ben de aynı durumdaydım. Hasta da olsam ölsem de gebersem de kalkıp işe gidiyordum üç kuruş için. Ben kovulmayayım diye yerime çalışan kimsem de yoktu benim üstelik. Aliye'yi çok severdim. Üstelik benim yokluğumda o bir üst sınıfa geçtiği için dersler konusunda çok yardımcı oluyordu bana. Geçen senenin çıkmış sorularını, ders notlarını gözü kapalı veriyordu. Bu iyiliği ona çok göremezdim.

Saçlarımı arkadan dalgalı bir at kuyruğu yapıp önden iki tutam saç bıraktım ve hava henüz akşamları serin olduğu için üzerime ince bir deri ceketi alarak evden çıktım. Siyah, dar bir kot pantolonun üstüne beyaz, dar bir tişört giymiştim. Aliye yanıma muhakkak ten rengi bir çorap almamı söylemişti. Özel bir davette servis yapacağımız için özel bir üniforma vereceklerdi anladığım kadarıyla. Ne daveti olduğu hakkında pek bir fikrim yoktu ancak Aliye çok fena bahşiş toplayacağımı söylemişti. Gerçi ben aldığım paraya dokunmayacak, hepsini Aliye'ye verecektim. Paraya ihtiyacım yoktu. Karan, bana da Maya'ya da fazla fazla yetecek kadar para yatırıyordu her hafta.

Maya demişken, kendisi Ankara'nın en pahalı muhitlerinden birinde oldukça lüks bir sitede oturuyordu artık. Benimkisi gibi küçük bir apart tutmuştu Karan ona. Keyfine diyecek yoktu. Her gün evinde parti verdiğinden emindim ama kanıtlayamıyordum.

Tabii ki tüm bunları ona ve o çok sorgulayıcı kişiliğine kabullendirmek zor olsa da en nihayetinde Karan'ın hayır olsun diye bizi okutmak istediğine ikna olmuştu. İkimiz de gurur yapacak konumda olmadığımızdan ve kardeşimin elbette benim okula dönmemi istediğinden dolayı biraz kolay olmuştu kabul etmesi. Öyle ki yeni evine taşınırken eski evimizdeki bütün o uyduruk eşyaları spotçuya geri satmıştı.

Ah bir de Şule karısından parayı geri alamamıştık ve giderayak bir güzel kavga etmiştik. Bu konuda hâlâ içim yanıyordu. Kadın resmen Karan'ı dolandırmış, beni de borçlandırmıştı. Karan'ın da çok umurundadır ya Âlâ!

Tam bir buçuk saatin sonunda, kaldırımda durmuş; üç vesait değiştirerek ulaştığım mekâna dik dik bakıyordum. Boğaz kenarındaki bir caddedeydim. Davet salonu kiralaması oldukça zor, lüks bir yere benziyordu.

Bir saat sonra başlayacak olan davete hazırlıkları tamamlamak için bir saat öncesinden gelmem gerekiyordu. Tabii ki yapacağım tek iş elimde bir tepsiyle ikramlık dağıtmak olmayacaktı. Arka planda daha davet başlamadan bizi yoracaklarını biliyordum. En basitinden içkileri dolaplara yerleştirmemizi, davete az bir süre kala da kadehleri doldurmamızı isteyeceklerdi. En nefret ettiğim işlerden biriydi davetlerde servis elemanlığı yapmak. Bir kez yapmıştım ve zenginlerle uğraşılamayacağına kanaat getirerek bir daha aklımdan bile geçirmemiştim. Gerçi Aliye haklıydı, iyi para vardı bu işte. Verilen paradan çok bahşişler dolduruyordu cebini çünkü.

Kırmızı halıya ve girişte bekleyen gazetecilere tuhaf tuhaf bakarak arka tarafa dolandım ve personel kapısından içeri girip oradaki diğer çalışanlara ve müdüre durumu izah ettim. Yapabileceğimden emin olamayıp kısa bir an şüpheyle yaklaşsalar da bu işlerde oldukça tecrübeli olduğumu öğrenince ses çıkarmamışlardı. Toplam yedi elemandık. Üçümüz içki ve ikramlık servisine bakacaktık, diğerleri ise mutfakta kalacaktı. Her biriyle teker teker tanışmıştım ama isimlerini sorsanız yakalıklarına bakmadan söyleyemezdim.

Depoda verdikleri kıyafeti üzerime giyerken kendimi temiz olduklarına inandırmaya çalışıyordum. Beyaz bir gömlek üstüne bordo renk bir yelek; onun altına da siyah, dizimin bir karış üstünde biten dar bir etek vermişlerdi. Papyondan bahsetmek bile istemiyordum. Nefret ederdim papyon takmaktan. Ankara'da çalıştığım davette de zorla taktırmışlardı.

Üzerimi giydikten sonra hızlıca lavabolara geçtim ve yolda dağılan makyajımı toparlayıp ikramlıkların ilk turunu hazırlamak üzere mutfağa koştum.

Yarım saatlik bir koşuşturmanın sonunda salon yavaş yavaş dolmaya başladı. "Hadi!" dedi yaşı bizden büyük olan servis elemanı. O ve diğer üç kişi sonradan gelmişlerdi. Esmer, kısa boylu bir adamdı ve fazla heyecanlıydı. "Salon elemanları birer tepsi alıp başlasın ikramlara!"

Benimle ikrama başlayacak diğer üç kişiyle beraber sol ellerimize birer tepsi alıp salona açılan kapıdan çıktık. Bir süredir boğuk sesle duyduğum piyano sesi gittikçe yükselirken koridorda ilerledim ve şaşaalı davet salonuna şöyle bir baktım.

Yüksek boylu, beyaz, pahalı kumaştan yapılma örtülerin serildiği daire şeklindeki masaların etrafında dikilen herkes grand tuvaletti. Kadınlar en pahalı mücevherlerini takıp takıştırmış, en güzel ve gösterişli elbiselerini kuşanmışlardı. Beylerin tamamı takım elbiseliydi. Herkes birbirleriyle selamlaşıyor, gülüşerek sohbet ediyorlardı.

Salon büyük, sarı ışıklarla aydınlatılmıştı. Yüksek tavana asılı, kristal taşlarla süslenmiş avizeler; her yere hakimiyet kurmuş altın rengi ve bordonun uyumu göz alıcıydı. Masalara yerleştirdiğimiz estetik meyve tabakları ve kuruyemiş sunumlukları ne kadar zengin olursa olsun kimsenin hayır diyemeyeceği kadar iştah açıyordu. Zira gülüşerek sohbet eden herkes tırtıklamaya başlamıştı.

Şanslıydım ki kokteyl ve içki tepsisini değil; kanepe ve ismini bilmediğim diğer ikramlıklardan oluşan tepsiyi almıştım. Zorlanmadan masaları teker teker dolaşabilmeyi bu uyanıklığıma borçluydum sanırım.

Sol kanattan başlayarak birkaç masaya uğradığımda tepsimin üzerindeki kanepelerin yarısından fazlası tükenmişti. Sanırım herkes buraya aç gelmişti. Bir de zengin olacaklardı, hayvan gibi saldırmışlardı kanepelere.

Kurallar gereği tepsi tükenmeden yenilemem gerektiği için tekrar mutfağa döndüm ve bu sefer biraz fazla ikramlık aldım. Masaların arasında dolaşmaya geri döndüğümde daha şimdiden ayaklarım ağrımaya başlamıştı. Neden kadınlar topuklu giymek zorundaydı ki? Bu haksızlıktı. Erkek elemanlar rahat rahat servis yaparken biz işkence çekiyorduk!

Bir masanın önünde durup tepsiyi görebilecekleri açıda davetlilere doğru tuttuğumda masadaki iki kadın aralarındaki sohbete ara vermeden birer kanepe aldılar. İkisi de genç ve güzeldi. Birinin civciv sarısı saçları, ela gözleri vardı. Diğeri ise onun tam zıttıydı, esmer güzeliydi. Yanlarındaki adamların yaşı büyük duruyordu, saçları kırlaşmış; orta yaş göbekleri önlerinden fırlamıştı. Üç adam da ikramlıklara göz ucuyla bile bakmayınca umursamayarak yoluma devam ettim.

"Soykamer de burada. Gördün mü?"

Fakat kadınlardan birinin, diğerini dürterek bu cümleyi sarf etmesiyle beraber kulaklarım en sevdiği kelimeyi duyan köpek gibi dikiliverdi. Karan'dan mı bahsediyorlardı? Heyecanla olduğum yerde kaldığımda kadınların hemen arkasında, onlara sırtım dönük bir şekilde duruyordum. Kalbim hızlanmış, bakışlarım etrafta dolaşmaya başlamıştı bile.

"Hani nerede?" dedi diğeri de heyecanla. Gerçekten hani neredeydi? Göremiyordum.

"Çaktırmadan sağ taraftaki masalara bak," dedi kadın. "Kandemir ve nişanlısıyla birlikteler. Az sonra gidip tanışacağım."

"Ne? Saçmalama!"

"Koydum kafaya kızım! Göreceksin bak, ben bir şeyi istersem alırım."

Kalbim heyecan ve öfkeyle atmaya başladığında yavaşça sağ tarafa döndüm ve bakışlarım masaların üzerinde gezinirken nefesimi tuttum. Saniyeler sonra sadece ensesini ve sırtını gördüğüm halde onu tanımış ve olduğum yerde heyecanla titremeye başlamıştım. Takım elbise giymişti ancak bugün siyah, ceketli bir takım yerine lacivert, yelekli bir takım giymeyi tercih etmişti.

Üstelik gerçekten de Kaya ve Gece de buradaydı. Yüzleri bana dönük bir şekilde Karan'la sohbet ediyorlardı. Hiç görmemiştim. Kanepelerden gözünü ayırdığın mı var Âlâ?

Yanlarında bir kadın daha vardı ama kim olduğunu bilmiyordum. Yan duruyordu, ensesinde topuz yaptığı kahverengi saçları vardı. Kırmızı, dar elbisesi beyaz tenine epey yakışmıştı.

"Durma burada! Ne duruyorsun burada?" Biri kolumdan tutup beni harekete geçirdiğinde irkilerek bakışlarımı onlardan ayırdım.

"Pardon," dedim gözlerini belerterek bana bakan müdürüme. "Kanepeleri sayıyordum da."

Bana düz düz baktı. "Toptancı mısın sen? Servis elemanısın. Yürü! Tempo!"

Derin bir nefes alıp ayaklarıma komut verdim ve sağ taraftan uzak durmaya, yüzümü saklamaya özen göstererek diğer masaları dolaştım. Keşke saçlarımı açık bırakmış olsaydım zira bu şekilde saklanmam mümkün değildi. Yapacak bir şey yoktu, o tarafa uğramayacaktım. Kızacaklardı ama umurumda değildi. Kovsalardı bile kaç yazardı ki? Kovamazlardı gerçi, eleman kıtlığı yaşıyorlardı ama Aliye'ye sıkıntı çıkarabilirlerdi.

Sağ tarafa uğramadan işime devam ederken kanepe servisi yapan diğer kız yanıma geldi. "Şu üç masa kaldı," dedi. "Oraya da sen servis yap. Benim tepsim boşaldı. Kokteyle geçeceğim çünkü içki servisine yetişememiş çocuklar."

Bakışlarım gösterdiği tarafa kaydı ve Karan'ların masasıyla buluşunca panikle tepsimi kıza uzattım. "Al sen götür. Ben şey yapayım... senin tepsini yenileyeyim!"

Kaşlarını çattı kız. "Ne alaka? Herkes kendi işini yapabilir."

Ardından umarsızca yanımdan geçip mutfak kısmına gitti ve ben minik bir küfür mırıldanmak zorunda kaldım. O tarafa gidemezdim. Bunu yapamazdım. Onu görmeye bile kendimi hazır hissetmiyorken bu halde karşısına çıkamazdım. Utanıyordum. Biraz fakir ama gururlu olur musun Âlâ? Utanılacak bir şey yok. Hırsızlık mı yapıyorsun sanki? Hadi! Yürü de Aliye'nin başını belaya sokma.

Sanırım Alelâde haklıydı ama engel olamadığım bir mahcubiyet duygusuyla dolmuştum. Üstelik heyecandan da tir tir titriyordum. Kalbim ağzımdaydı. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışırken minik adımlarla sağ tarafa ilerledim ve Karan'ın masasını en sona bırakacak şekilde teker teker diğer masaları dolaştım.

Korktuğum başıma gelirken sıra onların masasındaydı. Beni fark etmemelerini umarak, tepsiyle yüzümü gizleyip masaya yaklaştım. "Bilmiyorum," dedi Gece'nin sesi o esnada. "Bence bir sorun yok ama Kaya kuruntu yapıyor işte." Altın sarısı, askılı bir elbise giymişti ve bal rengi gözleri buradayım diye bağırıyordu. Saçları su dalgası şeklinde omuzlarından aşağı dökülüyordu.

Kaya homurdandı. "Gitsek ne kaybedeceğiz doktora? Şu inadından biraz feragat edemez misin?" Siyah, papyon taktığı bir takım elbise giymişti. Saçları derli topluydu.

Karan'ın arkasında durarak tepsiyi ortalarına doğru tuhaf bir açıyla uzattım. Yüzümü saklamaya çalışıyordum kendimce. Şu anlık başarılıydım da ama dışarıdan bakınca çok salak göründüğümün de farkındaydım.

"Bence ihmal etmemelisin," dedi Karan hemen önümden, tok bir sesle. Sesini duymanın heyecanıyla hafif sendeledim ama neyse ki bir sakarlık yapıp da kanepeleri üstüne devirmedim.

"Ay tamam, gideriz ya!" Gece uzattığım tepsiyi fark edip önce tuhaf tuhaf duruş şeklime baktı ardından hafifçe eğilerek ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Tuttuğum tepsinin altından göz göze geldiğimizde de şaşkınlıkla, "Aaa! Âlâ?" diyerek beni bir güzel ifşa etti.

Kaya bana baktığında ve Karan kaşlarını çatarak bana doğru dönmeye yeltendiğinde, "Ben Âlâ değilim. Sanırım birine benzettiniz," dedim ve hızla tepsiyi geri çekip arkamı döndüm ama bunu yaparken tepsiyle masadaki diğer kadının yüzüne vurunca kadın inleyerek burnunu tuttu.

"Ah! Burnum!"

Geriye bir kez bile bakmadan ilerlemeye başlamıştım ki Karan'ın o hasret kaldığım sesi, "Âlâ!" diye seslendi arkamdan. Durdum, gözlerimi kapattım ve yüzümü buruşturup yok olmayı diledim.

"Manyak mısın sen be?!" diye bağırdı masadaki diğer kadın da arkamdan. "Burnumu kırıyordun! Ah, burnum! Müdürünü çağır bana hemen!" Sıçtık Âlâ.

Yavaşça onlara döndüm ve boku yediğimi kabullenerek Karan'a baktım. Çatılmış kaşları, gizleyemediği şaşkınlığı ve gerilen yüzüyle doğrudan bana bakıyordu.

Yanındaki kadın burnunu tutarak söylenmeye devam ediyordu ama duyamıyordum. Gözlerimiz birbirine bakarken, iki aydır sızlamayan burnumun direği o gözleri gördüğümde öyle bir sızlamıştı ki şaşkınlıkla yutkundum. Onu bu kadar özlemiş olduğumun bile farkında değildim. Neden özlediğimi bile bilmezken hayatımdaki boşluğu can sıkıcıydı.

"Gel buraya!" diye bağırdı kadın bana parmak sallayarak. "Müdürünü çağır dedim!"

Pes ederek onlara doğru ilerlerken, "Kusura bakmayın," diye mırıldandım ve kadının yanında durdum. Sesimden oluk oluk mahcubiyet akıyordu. "Yanlışlıkla oldu. Buz getirmemi ister-"

Kadın acıdan yaşarmış öfkeli bakışlarını bana çevirdi ve, "Siktir git bana müdürünü çağır dedim sana!" diye bağırdı. Birkaç masa dönüp bize baktığında yüzüm cayır cayır yanıyordu. O kadar küçük düşmüş hissediyordum ki kendimi, tam şu anda yerin dibine girsem Allah'a teşekkür ederdim.

Karan'ın da Kaya ve Gece gibi kadına döndüğünü hissettim.

"Çok özür dilerim. Gerçekten yanlışlıkla oldu, si-"

"Kızım anlamıyor musun?" Kadın aptala anlatır gibi üzerime eğildiğinde bir adım geri gittim. "Defol git müdür-"

"Hale."

Gözlerim hızla onu bulduğunda o, sertleşen kızıl kahve gözleriyle doğrudan kadına bakıyordu. Kadın da Karan'a döndü ve soran bakışlarla baktı.

"Düzgün konuş, hareketlerine de dikkat et."

Adının Hale olduğunu öğrendiğim kadın, Karan'a hayret dolu bir bakış attıktan sonra, "Anlamadım? Bana mı diyorsun?" diye sordu.

Karan kaşlarını kaldırdı. "Evet, sana diyorum. Terbiyeni takın. Karşında çocuk yok, azarlayamazsın onu."

"Burnumu kırıyordu!" Hale kahverengi, biçimli kaşlarını çatmıştı. "Görmedin mi nasıl vurduğunu! Çelik bu tepsi!" Elimdeki tepsinin ucunu tutup kontrolsüzce salladığında ben de sendeledim.

"Tamam da bilerek mi yaptı kız?" dedi Gece öfkeyle konuştuğunda. Karan'ın sakin ama tehditkâr bir ifadeyle açtığı ağzını kapatmasına sebep olmuştu. "Ne bağırıp duruyorsun bas bas?"

Hale hızla Gece'ye döndü. "Bilerek yapamaz zaten!"

Gece kaşlarını kaldırdı. "Hayırdır? Kimsin ki sen?"

Kaya'nın, Gece'ye eğilip sinirlenmemesi için uyarıda bulunduğunu gördüm. Kalbim güm güm atıyordu ve ne yapacağımı bilemeyerek yanlarında dikilmeye devam ediyordum. Utançtan ve aşağılanma duygusundan ölmek üzereydim. Üstelik ağlama isteği boğazıma dayanmış, göz pınarlarıma yığılmıştı. Elimdeki tepsinin kenarlarını var gücümle sıkarak ağlama isteğimle boğuşuyordum.

"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz ya?" dedi Hale şaşkınlıkla hepsine bakarak. "Bir garson parçası gelip burnuma vuruyor ve siz bana mı tepki gösteriyorsunuz gerçekten?"

Gece öfkeyle güldü, Kaya kadına dik dik baktı.

Karan ise sabırla başını çevirip kısa bir an boşluğa baksa da ardından hızla Hale'ye döndü. "Bak sana senin kullandığın üslupla bir şey söyleyeceğim, kulaklarını aç ve beni iyi dinle." Hepimiz Karan'a odaklandığımızda o öfkeyle parlayan gözlerini kadının gözlerine dikmişti. "Siktir git masamdan, belanı benden bulma."

"Ne?" dedi Hale şok geçirerek. "Sen benimle nasıl böyle ko-"

"Anladığın dilden," dedi Karan anında. "İlerle. Yoksa güzel giden kariyerini yakmak zorunda kalacağım."

Hale'nin yüzü öfke ve şaşkınlıkla kızarırken bakışlarını bana çevirdi ve öyle iğrenç bir bakışla yüzüme baktı ki kendimi bok gibi hissederek gözyaşlarımı tutamadım. Arkamı döndüm ve koşar adımlarla mutfağa doğru ilerledim.

"Kovduracağım seni! Pis bücür! Görürsün sen!"

Bilerek yapmamıştım. Bu kadar büyük bir tepkiyi hak etmemiştim ve kendimi o kadar aşağıda hissediyordum ki utanç her yerdeydi. Tepsiyi mutfağa koyup gözyaşlarımı kimsenin görmesine izin vermeden lavabolara doğru ilerledim. İnsanlar çok kötüydü ve eğer maddi durumunuz yeterli değilse sizi insan olarak bile nitelendirmiyorlardı.

Kendimi altın varaklı lavaboya atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığımda biri kapıyı açtı ve içeri girip bana doğru ilerledi.

"Ağlama!" dedi şefkatle, arkamda durup elini omzuma koydu. "Sen ne bakıyorsun o salağa? Beyninin yerine meme silikonu koydurmuş bir kadının canını sıkmasına neden izin veriyorsun?"

Ona dönüp tereddüt etmeden boynuna sarıldığımda Gece iç geçirip sırtımı sıvazlamaya başladı. "Yapma Âlâ. Sakın böyle aptal insanların sana kendini değersiz hissettirmesine izin verme."

"Çok gücüme gitti!" dedim zorlanarak konuştuğumda. Gözyaşlarım Gece'nin çıplak omzunu ıslatıyordu. "İnsanlar çok kötü!"

"Ay beni de ağlatacaksın şimdi!" Bana biraz daha sıkı sarıldığında sesi titremişti. "Zaten çok duygusalım bu aralar. Yapma böyle!"

"Özür dilerim!" dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Hâlâ ağlıyordum.

Gece iç geçirip benden ayrıldı ve yüzümü ellerinin arasına alıp gözyaşlarımı sildi. Bakışlarım gözlerine çevrildiğinde bal rengi gözlerinin dolduğunu gördüm. Gerçekten ağlamak üzereydi.

"Senin yaşındayken tanıştım ben Kaya'yla," dedi buruk bir gülümsemeyle. "Gencecik, taze bir avukattım ve boyumdan büyük bir işi yapmamı bekliyordu patronum benden. Kandemir Holding'in hukuk departmanında çalışmamı ve başarılı olmamı."

Ağlamam kesilirken yüzüne yaşlı gözlerime aldırmadan merakla baktım. Gece iç geçirip arkasındaki peçetelikten bir peçete çekti ve nazikçe gözyaşlarımı silmeye başladı.

"Şimdi anlıyorum neden öyle davrandığını ama Kaya genç ve tecrübesiz olduğum için ilk zamanlar beni öyle bir aşağılamıştı ki ben de şirketin tuvaletinde aynı böyle senin gibi ağlamıştım."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Sana her zaman aşkla bakan adam mı yaptı bunu? İnanmam!" Burnum tıkandığı için sesim boğuk çıkıyordu.

Gece kıkırdadı. "Aşık olmuş. İlkokulda sevdiği kızın saçını çeken erkekler var ya, aynı onlar gibi davranıyordu. Bunu şimdi görebiliyorum tabii ama işte. Kendisiyle savaşıyordu bunu da bana bok gibi davranarak örtmeye çalıştı."

Ben de kıkırdadım ve şakacı bir şekilde, "Yani Hale de bana mı aşık oldu?" dedim.

Gece kısa bir an şaşkınlıkla yüzüme bakıp tiz bir kahkaha attığında ikimiz de birkaç saniye aralıksız güldük. En nihayetinde sustuğumuzda, "İlahi Âlâ. Hiç güleceğim yoktu!" dedi ve akan makyajımı düzeltmeye çalıştı. "Kastettiğim o değildi! Hale'nin tavrının seninle bir ilgisi yok. Bence kendi kompleksleriyle alakalı. Dedim ya, Kaya'nın tavrının altında başka bir şey vardı diye... Bence Hale'ninki tamamen aşağılık kompleksi. Ödü kopuyor estetikli burnuna bir şey olacak diye çünkü kendisiyle barışık değil."

İç geçirdim ve hafifçe başımı salladım. "Haklısın."

"Bak ne diyeceğim? Sen bana numaranı ver de bir gün ofisimde ağırlayayım seni. Bir kahvemi içersin, muhabbet ederiz. Olur mu?"

Hafifçe başımı sallayıp gülümsedim. "Olur."

🌙

Mutfak kısmında düşünceli bir şekilde ikramları tepsiye doldurup yeniden salona döndüğümde Karan'ın gergin gözleri üzerimdeydi. Teker teker masaları dolaşıp servis yapıyordum ama aklım o kadar dağınıktı ki bazı davetlilerin elini havada asılı bırakarak masayı terk ettiğim oluyordu. Açıkçası çok umurumda değildi ve Karan'ın göz hapsi yüzünden çok gerilmiştim.

Yeniden onların masasına geçtiğimde yüzümde tek bir duygu yoktu. Tepsiyi masaya doğru uzattığım, tüm bakışlar bana çevrildi. Onlara bakamıyordum bu yüzden bakışlarımı kanepelerin üzerinden çekmedim.

"Kusura bakmayın az önceki tatsızlık yüzünden," diye mırıldandığımda sesim kulağa bomboş geliyordu.

Karan tek kelime etmeden yüzüme bakmaya devam ederken Kaya, "Kusura bakılacak bir şey yok Âlâ," dedi nazikçe. "Hale'nin şuursuzluğuydu. Kendini kötü hissetme."

Bakışlarımı yüzüne kaldırıp kahverengi rengi gözlerine baktım ve hafifçe gülümsedim. "İkramlıklardan almadınız. Çok lezzetliler, içeride birkaç tane aşırıp tadına bakmıştım da... Denemelisiniz kesinlikle."

Gece ve Kaya nazikçe tepsiye uzandığında göz ucuyla Karan'ın bana doğru eğildiğini gördüm ve heyecanla donup kaldım. Dudakları kulağımın dibine yaklaştı ve kokusu burnumu doldurdu. "Sen," dedi kısık ama öfkeli bir sesle. "Burada ne bok yediğini sanıyorsun? Anlaşmadık mı biz seninle? Sadece okuluna odaklanman gerektiğini sana açıkça ifade etmedim mi ben?"

Yutkundum ve heyecanla büyüyen gözlerimi kapattım. Gece ve Kaya heyecanımı çoktan görmüş ve anlamışlardı. Birbirlerine döndüklerinde bakışmaları sessiz bir anlaşmaydı sanırım zira anında ikisi de el ele tutuşup masadan uzaklaştılar.

"Şey," dedim dudaklarımı ıslatarak. "Mecburiyetten oldu. Özür dilerim." Aptal gibi görünüyordum ama o kadar heyecanlanmıştım ki burnuma dolan kokusu dilimi zincirlemişti adeta.

Karan sabırla nefesini üfledi ve sıcak nefesi boynuma dökülürken, "Âlâ, Âlâ, Âlâ," diye mırıldandı. "Bazen beni kışkırtmak için özellikle uğraştığını düşünüyorum."

"Ne?" dedim zorlukla konuştuğumda. "Hayır, ben..."

"Eda'ya kendinle, ne yaptığınla ilgili özellikle bilgi vermiyorsun, güvenliğin için görevlendirdiğim adamları gönderiyorsun, evde oturup ders çalışacağına buraya gelip paraya ihtiyacın olmadığı halde servis yapıyorsun ve ne komiktir ki çalışmaya karar verdiğin yerde bizzat ben de varım." Hafifçe geri çekilip çatık kaşlarının altından bana baktı. "Sana gelmemi istiyorsan bir telefonuna bakar, hemen gelirim. Bu saçmalıklara gerek yok."

Kesik bir nefes aldığımda öfkelenmeye çalıştım ama başaramadım. Heyecan her yerdeydi. Öfkelenemiyordum. "Özellikle yapmadım," dedim yutkunarak. Ona bakamıyor, doğrudan önüme bakıyordum. "Arkadaşım çalışıyor organizasyon şirketinde. Hastalanmış ve gelememiş. Benden rica edince kovulmaması için onun yerine geldim çünkü maddi durumu kötü." Nefesimi üfledim. "Bana gelmeni falan istemiyorum. Gelmeyeceğini çok net ifade etmiştin zaten."

"Gelmek derken farklı şeyleri kastediyoruz sanırım," dedi düz bir sesle. "Yanına gelmekten bahsediyordum, sana gelmekten değil."

Gururumun kırıldığını hissederek başımı salladım ve ona dönüp gülümsedim. "İkramlıkların tadına bakmak ister misiniz? Çok lezzetliler."

Karan gözlerini kıstı ve ne saçmaladığımı anlamaya çalıştı.

"İster misiniz?" diye sordum geriye doğru bir adım atarak tepsiyi aramıza aldığımda. "Kanepeleri öneririm."

"İstemiyorum," dedi bakışları kısa bir an kanepelere çevrilip tekrar benimle buluşurken. "Sana, bana kırılmaman gerektiğini kaç kez söyleyeceğim?"

"Estağfurullah." Hafifçe eğilerek geri geri yürüdüm. "İyi akşamlar."

Ancak birkaç adım daha geri gittiğimde birine çarptım ve ciyaklamasından anladığım kadarıyla da ayağına bastım.

"Dikkat etsene ya!" diye bağırdı az önceki, Karan hakkında konuşan esmer kadın. "Ayağıma bastın!"

"Çok özür dilerim!" dedim mahcup bir şekilde. "Buz getirmemi ister misiniz?"

Kadın öfkeyle yüzüme baktı ama hemen ardından kahverengi, badem şeklindeki gözleri arkamda bir noktaya çevrildi. "Gerek yok, tamam. Çekil," dediğinde yüzüme bile bakmadan yanımdan geçip gitti.

Omzumun üzerinden ne yaptığına baktım ve Karan'ın yanına gittiğini, kocaman bir gülümsemeyle elini ona uzattığını gördüm. Karan bakışlarını benden çekip kadına baktığında nazikçe gülümsedi ve kadınla tokalaştı. Esmer kadın düz saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp Karan'ı fethetme planını başlatırken gözlerim sütun gibi bacaklarını buldu. Uzun, parlayan, bronz bacakları ben buradayım diye bağırıyordu. Başımı eğip kendime baktım ve kuru bir gülümsemeyle işime devam ettim.

Bir süre sonra Kaya ve Gece de onlara katıldığında içkilerini yudumlayarak sohbet ediyorlardı. Esmer kadının Karan'a yaptığı cilveyi metrelerce uzaktan anlıyor ve resmen kıvranıyordum. Çok gurur kırıcıydı. Ben elimde bir tepsiyle servis yaparken onun, kendi seviyesindeki bir kadınla sohbet ettiğini izlemek berbat hissettiriyordu. Yanına gelmekten bahsediyordum, sana gelmekten değil.

Eve gidip yorganımın altında öylece durmak istiyordum. Canım çok sıkılmıştı bu akşam. Aşağılanmış, küçük düşmüştüm. Gururum incinmişti. Kendimi bok gibi hissediyordum.

Masalardaki boşalan içki bardaklarını toparlayıp dolularını almak için mutfağa gittiğimde açılan bütün şişelerin tükendiğini gördüm. Üstelik mutfakta da yalnızdım. Oflayarak içkilerin muhafaza edildiği küçük depoya doğru ilerlediğimde içeriden duyduğum bağırtı yüzünden durdum ve kapıya yaklaşıp sessizce kulak kabarttım.

"Ne zaman komut verecek bunlar? Yoruldum amına koyayım servis yapmaktan! Tetikçi miyiz şaklaban mı belli değil!"

Dehşetle donup kalırken kalbim tekledi, nabzım yükseldi. En son gelen elemanlardı bunlar. Genç olanlardan biri konuşuyordu; esmer, yaşı büyük adam da buradaydı. Komut vermek derken... neyden bahsediyordu? Tetikçi demek... kiralık katil gibi bir şey değil miydi?

Aman Allah'ım birini öldüreceklerdi! Birini öldürmek için kiralanmışlardı! Hassiktir Âlâ!

"Az sonra," dedi esmer, yaşlı olan. "Ardınç indi mi aşağıya? Tam zamanında kesmesi lazım elektriği."

"İndi indi," dedi diğeri. "Haber bekliyor bizden."

"Kimin vurulduğunun bir önemi yok ama Kasırga'yla Soykamer'i indirdiğinizden emin olun. Onları buradan sağ çıkarmayacaksınız, duydunuz mu? O herifler buradan nefes alarak çıkarsa hepimizi sikerler."

"Katliam çıkacak amına koyayım karanlıkta," dedi genç olan. "Araba hazır mı arkada? Hemen çıkmamız lazım bak. Dışarısı beli silahlı adamlarla dolu. Kapıda üç tane polis memuru var. Yaşatmazlar bizi."

Devamını dinleyemeden sessizce mutfağın çıkışına doğru ilerlemeye başladığımda nefeslerim hızlanmıştı. Kalbim boğazımda atıyordu. Salgıladığım adrenalin tüm vücudumu soğuk soğuk terletirken titriyordum. Tir tir titriyordum.

Kendimi salona attım ve paniğimi gizleme gereği duymadan masaların arasına dalıp Karan'a ulaşmaya çalıştım.

Dehşet kalbimde pompalanıyor, damarlarımda dolaşıyordu. Gözlerimin telaşla büyüdüğünün, odağının silindiğinin, korkuyla ağladığımın farkındaydım ve insanlar bu halimi ufaktan fark etmeye başlasalar da anlam veremeyerek öylece bakıyorlardı.

Masaya ulaştığımda Karan'ın az önceki esmer kadınla konuştuğunu gördüm önce. Gece'nin bir şeye histerik bir kahkaha attığını fark ettim ardından. Kaya sessizce konuşulanları dinliyordu. Esmer kadın kolunu Karan'ın koluna koymuş, kıkırdayarak bir şeyler anlatıyordu.

Bilinçsiz adımlarla Karan'ın sağ koluna yapıştığımda diğerlerinin bakışları bana çevrildi ve Kaya'nın kaşları çatıldı. Karan yavaşça bana döndüğünde ilk etapta yüzündeki gülümsemeyi gördüm ama ne halde olduğumu fark ettiği an yüzündeki ifade değişti. "Âlâ?" dedi kolunu esmer kadından kurtarıp bana döndüğünde. "İyi misin sen? Ne bu halin?"

"Tuzak," dedim onu kolundan çekip masadan biraz uzaklaştırırken. Panikle konuşmaya çalışıyor, kekeleyip duruyordum. Gece ve Kaya bana doğru geldiler ve temkinle yüzüme baktılar. "Tetikçiler!"

"Ne?" dedi Karan yüzünü buruştururken. "Ne tetikçisi?"

"Sizi öldürecekler!" dedim kısık sesle konuşmaya, insanları panikletmemeye çalışarak. "Kaya ve seni öldürmek için... tetikçi tutmuşlar. Garsonlar! Diğer garsonlar! Erkek olanlar! En son geldiler onlar. Organizasyon şirketinden değiller."

Kaya hızla Gece'ye döndü. "Âlâ'yı da alıp hemen çık buradan."

Gece dehşet içinde kalakalmıştı ama Kaya'nın sesini duyduğunda, "Asla!" diyerek karşı çıktı. "Seni burada bırakmam! Asla!"

Karan omuzlarımı tutup yüzüme eğildi. "Âlâ," dedi bana ulaşmaya çalışarak. Gözlerini gözlerime kenetlemişti. "Hemen buradan çıkacaksınız. Tamam mı? Bartu dışarıda. Onunla gidin ve uzaklaşabildiğiniz kadar uzaklaşın."

Başımı iki yana salladım. "Hayır! Hayır sen de gel! Siz de gelin!"

"Bir şey olmayacak. Gece ile birlikte hemen çıkın buradan. Hiçbir şey olmayacak. Malikâneye gidin. Duydun mu beni?"

"Olmaz!" dedim ağlamaya devam ederek. Birkaç kişi bize şaşkın şaşkın bakıyordu. Esmer kadın korkuyla bir şeyler soruyordu ama duyamıyordum. Kaya ve Gece de kendi aralarında tartışmaya devam ediyorlardı.

"Sana dediğimi yapmazsan senin derdine düşeceğim ve emin ol beni gafil avlamaları için yeterli bir sebep bu!" dedi sertçe. "Buradan çıkarsan ikimize de buradaki insanlara da bir şey olmayacak! Hadi!"

Ağlamaya devam ederek Gece'ye döndüm ve onun da ikna olduğunu gördüm. İkimiz de bakışlarımızı onlara çevirdik ve son bir kez baktık. Ben geriye doğru bir adım attığımda Gece bir anda Kaya'ya sarıldı ve gözyaşları içinde dudaklarını öptü. "Buradan sağ çık!" dedi ağlayarak. "Duydun mu beni? Buradan sağ çık."

Kaya gergin görünüyordu ama Gece'yi rahatlatmak amacıyla hafifçe gülümsedi. "Sizi yalnız bırakır mıyım ben? Hadi!"

Gece bana döndü ama ben ona bakamadım. Karan'a baktım ve o emreden bakışlarla yüzüme bakarken düşünmeden boynuna sarıldım.

"Elektrikleri kesecekler," dedim kulağına. "Sonra seni ve Kaya'yı vurmak için saldıracaklar ama diğer insanları da umursamıyorlar. Garsonların birinin adı Ardıç. Diğerlerinin adını bilmiyorum. Dört kişiler. Üçü genç, biri sarışın, diğer ikisi kumral. Kumrallardan biri gözlük takıyor, diğerinin boynunda dövme var. Bir de diğerlerine göre yaşlı olan var. Kısa boylu, esmer."

"Tamam." Karan belime sarılıp şakağıma minik bir öpücük kondurdu. "Aferin sana. Git hadi."

"Malikânede seni bekleyeceğim," dedim hıçkırarak. "Gel ne olur!"

"Hadi Âlâ," dedi ve beni yavaşça itti. Yüzü kaskatıydı. "Buradan hemen çıkın. Arkana dahi bakma."

Gözyaşlarımı silip Gece'ye baktığımda Gece hızla elimi tuttu ve koşar adımlarla beni peşinden çekti. Onunla birlikte dışarı doğru koşarken salondaki insanlar huzursuz bir uğultuyla neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Arkamı dönüp Karan'a baktım ve Kaya ile birlikte mutfak kısmına yöneldiklerini gördüm. Ağzımı açıp oraya gitmemelerini haykıracaktım ki Gece beni açılan kapıdan dışarı çekti ve tam o anda salon karanlığa gömüldü.

"Gece!" diye bağırdım ancak beni duymadı. Koşarak dışarıdaki adamlara ve polis memurlarına yöneldi.

"Saldırı yapacaklar! İnsanları öldürecekler! Garsonlar tetikçi! Yardım edin!" Gece'nin çığlığı adamları şaşkına çevirirken hepsi birden silahlarına davrandı ama tam o anda içeriden gelen silah patlama sesleriyle herkes donup kaldı.

Gece yeniden koluma yapıştığında, "Araba şu tarafta!" diye bağırdı. "Koş!"

Onunla beraber koşarken ikimiz de ağlıyorduk. Korku öyle yoğundu ki kalbime dolanmıştı. Bütün bedenim uyuşmuştu ve yaprak gibi titriyordum. Silah sesleri ve insan çığlıkları birbirine dolanmıştı.

Koşmaya devam ettim ama Gece beni bırakıp yolun karşısındaki arabaya ulaşarak elinin içinde tutmakta zorlandığı anahtarla kapıyı açarken yolun diğer tarafında durdum. Tir tir titreyip korkuyla ağlarken başımı çevirip çatışma seslerini dinledim, çığlık atarak dışarı kaçan insanlara baktım.

"Âlâ!" diye bağırdı Gece dehşetle.

Başımı çevirip ona baktım ama tam o esnada siyah bir minibüs ani bir frenle önümde durdu, kapısı açıldı ve bir çift el beni hızla içeri çekti.

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Sınırı aştığınızda bölüm gelecek.

Beni Instagram'dan takip etmeyi unutmayın: @ezgivani

@vanililatee

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.